Türkçemizin Başı Boş  

Posted by Asuman Yelen








 Uzun uzun yürüdükten sonra yorgun argın evime ulaştım. Ayakkabılarımı antredeki

dolaba bırakıp hemen banyoya geçtim, uzun uzun ellerimi sabunladım ve kirlenen

havluyu kirli sepetine bıraktım. Salona geçip televizyonu açtım. Gazeteci siyasetçı

karması, bize akrabalarımızdan da yakın bir grup, yine aynı sözcüklerle aynı konuları

tartışmaktaydı. Amarika PKK ile ticari anlaşma yapmış. İstanbul Sözleşmesi aile kavramını

yıpratmış. "Ben istihbaratçıyım ama türkçeyi de çok güzel konuşurum" diyen bir zat

 "konunun koncuktürel olarak ele alınması gerekli" şeklinde bir saptamada

bulundu. Biraz dinlendikten ve mutfağa geçip aldıklarımı ilgili yerlere bıraktıktan

sonra kendime yemek hazırlamaya koyuldum. Tencereyi ocağa bıraktım. İçine

bıraktığım yağ ısınınca önce soğanları sonra sırasıyla diğer malzemeleri bıraktım.

Sonra yemeği pişmeye bırakıp balkona geçtim. Niyetim birşeyler yazmaktı. Hevesle

bilgisayarın başına geçtim. Hevesle diyorum çünkü konsantrem yerindeydi.

Tam yazmaya başlayacakken zil çaldı. Arkadaşımın kızı. Annesi çok sevdiğimi

bildiği bir yemeği kızıyla yollamış. Kabı mutfak fayansının üzerine bırakıp kızı

balkona aldım.  "Nasılsın Yıldız' cım ?"  "İyii??"  "Evdekiler nasıllar? " " İyii??"

" Allah iyilik versin. "  Dolaptan dondurma kutusunu çıkardım. Ben kâselere dondurma

bırakırken o da  Pupa' yla oynuyordu. "İyi korkmuyorsun Pupa biraz asabi

bir kedi. Annen çekinir bu yüzden"  " Ben kedileri severim kii. "  " Ne güzel ..."

Ben boşalan kâseleri mutfağa götürürken telefonu çaldı. " Hayır evde değilim. Üst

katımızdaki Asuman Teyzede toplantıdayım. " Birazdan eve geçcem. Ben sinemaya

geçelim diyorum  ama istemezsen bizim mekâna geçeriz."  Yüzü biraz pembeleşmişti.

" Yeni erkek arkadaşın galiba. " Evet çok tatlı biri. Bir aydır çıkıyoruz. Hem çok

yakışıklı hem çok komik. Aynı zamanda benim her konuda destekçim " O çok

rahat anlatınca ben de çekinmeden sordum. "Seviyor musun onu? " Yok Asuman

Teyze benimkisi sadece hoşlantı."  "En çok nesinden hoşlanıyorsun ?"  "Hiç yalan

söylemiyor. Nişanlımdan çok yalan söylediği için ayrılmıştım biliyorsun " " Ya evet,

annen olanlardan bahsetmişti. "  Artık erkek arkadaşlarımda  aradığım  en önemli

şey doğruluk..  Doğruluk en büyük erdemliktir. "


O gittikten sonra ilgi isteyen Pupamla salonda bir küçük toplantı yaptık. Daha sonra

ben yeniden yazmak üzere balkona geçip, PC. min başına oturdum.

Heyhaaat...!!!   Ne hevesim ne konsantrem ne de motivem kalmıştı.

Bilgisayarı kapatıp kitabımı okumaya başladım. Akşam yaklaşınca hava serinlemişti.

Yatak odasına geçip gardolaptan kendime bir şal aldım.

Okuduğum kitap felsefik bir eserdi. Son zamanlarda ilgi alanım felsefe. Biraz okudum.

Esnemeye başlayınca onu da bırakıp uyumaya karar verdim. Telefonumu şarza takıp

yatak odasına geçtim. Komidinin çekmecesinden geceliğimi alıp giydim. Lavobaya

geçip dişlerimi fırçaladım. Islanan fayansı kopardığım selpakla kuruladım.

Uyumak üzere yatak odasına geçtim.


İyi uykular Türkiyem...!!!











Pandemi ve Romantik Diziler  

Posted by Asuman Yelen




A Romantic Cartoon Design Of Virus Corona Cell Holding Heart ...


 Tecavüzcülerin, katillerin, fetöcülerin ilk duruşmadan sonra salınıverilip, bazılarının hiç

 sorgulanmadığı, hepsinin ellerini kollarını sallaya sallaya dolaştığı bir zamanda

 birileri, çok iyi niyetlerle, koruma amacıyla (!) beni ve yaşıtlarımı evlerimize

 kapatıverdi.  En unutmaya çalıştığımız zamanda, başımıza vura vura yaşlarımız

 hatırlatıldı. Gençler işlerinde güçlerinde yorgun argın çalışırken biz düzenli yürüyüşlere

 çıkıyor, sabah kahvaltılarımızı  keyifle, genellikle dışarıda yapıyor, öğlenleri şık

 şıkırdım giyinip bakımlı ve keyifli bir şekilde sahillerde balıklarımızı yiyorduk.

 Çocukları evlendirmiş, kocaları başka dünyalara uğurlamış ya da bir köşeye

 sindirip oturtmuşken, tam özgürlüğümüzü tamamen ele geçirmişken ve kıymetini

 anlamışken, otoritenin iyi niyetli eli uzandı, bizleri pamuklara sardı ve en yumuşak

 sesiyle şöyle dedi:

 " Dedelerimiz...Ninelerimiz... Sizler yaşlı ve korunmaya muhtaç kişilersiniz. Zaten

  çoğunuz hastasınız. Corona sizi hammm eder. Artık sizler evinizin en mutena

  köşesinde oturacaksınız. Bizler sizlerin eli-ayağı, gözü-kulağı, ağzı-burnu ve daha

  birçok uzvu olacağız. Sizi çok seviyoruz. Ama asla ve asla bir adım bile dışarı

  çıkmanıza izin vermiyoruz. Sevgimiz saygımız sonsuz olsa da, şakamız yok

  cezalarımız da amansız. Sakın ha çıkayım demeyin zamansız...! "


   Böylelikle, değerli ve keyifli ikinci, hayır üçüncü, yoksa dördüncü mü ( her neyse

  bahar bahardır kaçıncı olduğu kimseyi ilgilendirmez ) baharımız ansızın kışa

  dönüşüverdi.

  Genel durum böyle...

  Bana gelince bu, bana hiç yabancı olmayan bir yaşam tarzı aslında. Evimi severim.

  yalnızlığı severim. Ama gelgelelim, hastalığı hele de yalnızken hiç sevmem.( Hayret! )

  Hele de pandemi boyutunda, şakası olmayan, nereden geleceği bilinmeyen, tedavisi

  belirsiz bir illet ise...

 Bir sürü ölüm, bir sürü ihtilal,  üçü büyük bir sürü deprem, kıbrıs çıkartması,

 çatışmalar, tartışmalar, kalkışmalar derken, "bu da mı gelecekti başımıza" dedim ve

 kaderime boyun eğip oturdum.

 Zaman geçince, başlardaki korkumu yenerek, her zamanki gibi yalnız yaşamıma

 devam etmeğe kendime farklı meşgaleler aramağa başladım.

 Tabii bir alışverişe bile çıkamamak, rutin dost toplantılarını yapamamak, standart

 bakımları yaptıramamak gibi can sıkıcı durumları da eklemek gerekir.

 Biraz okudum. Televizyon izledim. " Survivor" u her zamanki gibi takip ettim.

 Yayınlandığı zaman hiç ilgilenmediğim yerli romantik komedilerinin tekrarının

( Yerlisini, yabancısını hiç sevmem ) üçünü birden eş zamanlı olarak izledim.

 Bu, çok eğlenceliydi. Baş rollerde şortlu uzun beyaz bacaklı üç güzel kız,

 o kızların biri genellikle topluca üç beyaz uzun bacaklı, şortlu ( üçü de yaz dizisiydi

 zannımca ) kankası, (  çoğu zaman bu hangi dizideydi diye düşündüğüm, )  üçü de mavi

 gözlü, yapılı ve havalı üç delikanlı, onların da daha az yapılı orta boylu arkadaşları,

 oğullarının ve kızlarının yanında kızkardeşleriymiş gibi duran botokslu anneleri, ve

 olmazsa olmaz hatta ( biri  iki dizide de aynı anda oynayan ) akıllara seza nev-i

 şahsına münhasır bir şaklaban erkek tipi. Varlığıyla fena halde sinir bozucu,

 yokluğuyla hiç bir şeyin değişmeyeceği garip tipleme. Konu (ları) şöyle, adeta

 bir beyaz kâğıda tek bir senaryo yazılmış, iki fotokopi kâğıdıyla iki beyaz kâğıtla

 üçleşmiş, yürek hoplatan bir romantizmle bezenmiş üç dizi. Kalbim çarparak izledim.


 Bu eski yaz dizileri, emeği olan herkese minnetarım, tam amansız yaşımın moduna

otorite eliyle sokulmaya çalışılırken, beni aldılar, taaa 17 yaşıma yeniden getirdiler.

( Götürdüler demiyorum dikkatinizi çekerim. Zaten oradaydım çünkü...)


Sevgiyle ve keyifle kalın..








 

Altın Kubbeli Mabet  

Posted by Asuman Yelen


                                     
                                      
 

                                   
                                      Köle krala haber verdi:

                                     "Efendimiz" dedi. "Aziz Narottam,

                                      sizin krallık mabedinize girmeye asla tenezzül etmemiştir.

                                      "O açık yolda, ağaçların altında Tanrı' nın zikrini terennüm

                                       ediyor. Mabet boştur, içinde tapanlar yoktur.

                                       "Onlar, altın bal kâsesine ehemmiyet vermeyerek beyaz 

                                        nilüferlerin etrafına üşüşen arılar gibi, onun etrafında

                                       toplanıyorlar."

                                        Kral içinden kızarak, Narottam' ın çimenlikte oturduğu yere gitti.

                                        Kral ona sordu: " Neden altın kubbeli mabedimi bırakıp da,

                                        Tanrı sevgisini vâz etmek için, dışarda toz toprakta oturursun

                                         Peder?"

                                         Narottam: "Çünkü Tanrı senin mabedinde değildir" dedi.

                                         Kral kaşlarını çattı ve: "Bu san'at harikasının yapılması için

                                         20 milyon altının harcandığını ve pahalı ayinlerle Tanrı' ya

                                         tahsis edildiğini biliyor musun ?..." dedi.

                                         Narottam cevap verdi: "Evet biliyorum. Evleri yanmış ahalinden

                                         binlercesinin kapında boşuna bekleyerek yardım dilediği 

                                         senede olmuştu bu...

                                         "Ve Tanrı, ' kardeşlerine barınak temin edemeyen zavallı mahlûk

                                         benim evimi mi yapacak...' dedi.

                                         "Ve o yol kenarında ağaçların altındaki barınaksızların arasına karıştı.

                                         "Ve şu altından habbede ise gururun sıcak buharından başka hiçbir

                                         şey yoktur. İçi bomboştur."

                                         Kral hiddetle bağırdı. "Arazimden çık!..."


                                         Aziz sükunetle:  "Evet, tanrımı sürdüğün yere beni sür!..." dedi.


                                          Rabindranah TAGORE

                                          Meyve Zamanı

                                     

















                             

Anlatma İhtiyacı  

Posted by Asuman Yelen














Geldim... Geleceğimi biliyordum aslında.

Hiç gitmek istememiştim ki..

"Okumak" ne kadar önemli idiyse benim için, ve çok uzun yıllar, açıklaması

zor ya da belki imkânsız nedenler, nasıl bunu yapmamı engelledi ise aynı şeyler

iradem dışında yazmama da engel oldu. Her iki durumda da bu yoksunluk beni

fazlasıyla üzdü. Okuyamadğım için, için için yanarken, yazmak ihtiyacıyla da

kıvrandım durdum.

Okumak tamam da, niçin ille de yazmak?

Bir sürü nedeni var.   Sıralayalım...


Ben sosyal yaşantımda iyi bir dinleyiciyim. Karşımdakini güzel dinlerim. O

anlatırken, kös dinlemem, kendi söyleyeceğimi tasarlamam, başka taraflara

kulak verip, lafın ortasında bir başkasına cevap vermem ya da "aaaa bu bina

ne zaman dikilmiş al sana bir taş yığını daha" şeklinde abuk bir cümleyle

konuyu değiştirmem.

Tüm bunlar  çoğunlukla bana yapıldığı için ben  dinlemeyi tercih ettim.

Muhtemelen ben de kendimi dinletmeyi beceremedim. Bu da yetenek işi.

Babaannemin gururlu genleri bana geçmiş anlaşılan. Ama  benim de muhteşem

"Möhteşem Hanım " larım yok değil tabii. Az ve de öz sayıda..


Anılarımı özellikle çocukluk anılarımı yazmayı;  bazı şeyleri hatırlayıp

yazarken, yeni başka şeyleri hatırlamayı, araya zaman koyup tekrar okumayı

çok sevdiğimi gördüm. Başkalarının da bunu sevdiğini görmek çok hoşuma gitti.


Çok sevdiğim, beni çok derinden etkileyen, içime işleyen, gözyaşı döktüren,

mutlu eden hatta güldüren parçaları  (Baudelaire gibi, Tagore gibi, Fikret gibi,

Kisshon gibi) benimle aynı frekansta olan dostlara sunmak, onların sunduklarını

alıp kabul etmek, öğrenmek, sevmek, birlikte duyumsamak dünyalara bedeldi.

Ve daha bir sürü hoşluk..


Buna bir de her şeyi yavaş yavaş unutacağımız yaşlara hızla koştuğumuz

gerçeğini eklersek...


Bu arada yine Satürn Yengeç burcunda. Umarım korktuğum gibi olmaz... Bu sefer

de buna engel olmaya kalkmaz.


Herkese güzellikler diliyorum...

Ve tabii Sağlıklı, keyifli bayramlar.











Mendilimin Yeşili  

Posted by Asuman Yelen


Altmışların ortaları....

Annem hariç, hepimiz ergeniz.  Biz tam ortasındayız. Rayuş da biz

ne yaşarsak onu yaşıyor. Biz neyi seversek onu seviyor. Duygusal anlamda bizim kadar

ergen. Aslında çocuk.

Radyoda bangır bangır yabancı müzikler çalıyor. Başka hiç bir şey dinlemiyor ve

dinletmiyoruz neredeyse. Hafta sonları bizde kalan küçük teyzem dünya listeleri yüzünden

çok sevdiği Türk Sanat Müziğine hasret. Annem mahcup, arada kalmış vaziyette.

 Çocuklukta Sadettin Kaynak, Selahattin Pınar, Nev' eser Kökdeş' lerle  keyifle geçen

 hafta sonları, ders çalışırken radyoda hafif hafif çalan Muzaffer Sarısözen korosu, Pazar günleri

 dinlemeye alıştığımız fasıllar, hepsi hepsi unutulmuş. Ergen bünyeler hain bir bencilliğin

 pençesindeler. Dediğim dedik çaldığım düdük durumları. Bi üstten bakmalar, bi "sen

müzikten ne anlarsın" halleri. "Dünya bunları dinliyor haberin var mı" tripleri.


"Aaaaa...' A place where no one goes' birinci bu hafta. Ben söylemiştim."

Siera radyo sonuna kadar açık . The Four Pennies aslanlarını coşarak dinliyor,

başından sonuna her kelimesine eşlik ediyoruz. ( Hâlâ her kelimesi ezberimdedir. )

Bu durum listenin diğer dokuz şarkısı için de geçerli. Marino Marini' nin "Perdoname" si

Adamo' dan "Tom be la neige"  Gigliola Cinquetti' den  Non Ho' leta içimizi titretiyor,

The Monkees 'in " I'm a believer" iyle, Los Bravos' un "Black is Black" iyle coşup kuduruyor,

Scott Mc Kenzie'nin "San Fransisko" sunu, Petula Clark' ın Downtown' ını onlarla 

birlikte söylüyoruz.


60 lar böyle sürüp giderken, okullarda folklor oyunları yeni yeni popüler olmaya

başlıyor. İşine aşık bir hoca çok güzel ve yetenekli kızlarımızı özenle hazırlıyor.

Lisenin (Fatih Kız Lisesi) yıllık geleneksel etkinliğinde harika bir gösteri yapan

ekip bizi folklor oyunlarına hayran kılıyor. Her yörenin ritmi, müziği, kıyafetleri...

Hareketlerin birliği, uyumu, estetiği.. Gözümüzü alamıyoruz.

 "Ne güzel danslar bunlar böyle... "


  O günlerden birinde boş dersimize giren  edebiyatçıların felsefecisi ( Ben fen bölümündeydim)

  ansızın soruyor. "Folklor nedir ?..."   100 (+5 -5) kişilik sınıf hep bir ağızdan "halk oyunu"

  cevabını veriyoruz. " Başka bir cevabı olan yok mu " diye soruyor. Cevap yok...

  Şaşırmıyor. Bu soruyu sormaya rastgele girdiği bir fen sınıfından başlamadığı kesin.

  O gün, folklor kelimesinin " halka dair her şey" olduğunu, kızların yemenisinden

  kuşağına her dokunun, müziğin ritminden adımların temposuna kadar her ayrıntının;

  yörenin kendi halkına ait bir duyguyu, sevgiyi, coşkuyu, acıyı, sitemi, hüsranı, talebi

  ifade ettiğini öğreniyoruz.  Yalnız ülkemizin değil tüm dünya ülkelerinin değişik yörelerine

  özgü, o yöre halkının yüreğinden kopmuş motiflerin, ezgilerin, yapıların, dansların, çalgıların,

  desenlerin, öykülerin, masalların, ağıtların, yazarların, çizerlerin, sahibi belli olmasa da tüm

  dizelerin, türkülerin;  o halkların gerçek hazinesi olduğunu anlıyoruz.

  Kendi adıma ben, babamın kızı olan ben, yaşına göre çok fazla okumuş, harçlığını kitaba

  yatırmış olan ben, sığlığımdan utanıyorum doğrusu.. Ama hepsi o kadar...


 Aynı tarihlerde dinlediğimiz yabancı müzikleri çok anlamlı, içerikli, kendi

 müziğimizi, özellikle türküleri pek saçma buluyorum. En çok kullandığım örnek de:

" Kundurama kum doldu atmaya kürek gerek.

  Nazlı yarin yanında yatmaya yürek gerek.

  Amanın başım nanay

  Ağrıdı dişim nanay

  Çok içmişim nanay."

  Ne mana...!   Başı ayrı telden sonu bambaşka bir telden.

  Bir de Frank Sinatra' nın "Nature Boy" unu dinle...



 Hayat devam ediyor. Güldürüyor...Ağlatıyor...

 Annemin gidişi üzerinden az bir zaman geçmiş. Gelen giden azalmış

  ya da bitmiş,  salt özlem ve acı şaşkınlığın yerini almış, göğsümde saplı

  bir bıçak, usul usul gözyaşı döküyorum.

  Bir zaman sonra dalıp gittiğim anılardan yorgun, gözüm avucumdaki

  buruşmuş parçalanmış mendilde takılı, öylece kalıyorum.

  Sonra birden aklıma takılıveren bir türküyü içimden usul usul geçiriyorum.
 
"Mendilimin yeşili
 Aman aman
 Ben kaybettim eşimi
 Al bu mendil
 Sende sende dursun
 Sil gözünün yaşını"

 Sonra da, "aman doktor canım gülüm doktor derdime bir çare" diye feryat eden

taze gelinin elindeki ıslak, yeşil oyalı mendil ile avucumda paralanmış kağıt

mendilin aynılığını fark ediyor, dinleyiverip geçtiğimiz hatta genellikle

o yaşlarda küçümsediğimiz ezgilerin, birilerinin (bilindik, bilinmedik)

bağrından kopup dökülüveren gerçek duygularla hayat bulduğunu

buruk bir başarı duygusu ile,  o an, idrak ediyorum.

Sonraki zamanlarda dinlediğim türkülerin ortaya çıkış öyküsünü, kendimce,

hiç bir araştırma yapmaksızın hayalimde canlandırmaya başlıyorum ve

bundan büyük zevk alıyorum. Bunu bir çok türküde deniyorum.

Sonra sıra kırsalın o temiz, saf, çok çaresiz çok dertli delikanlısına
geliyor.

Asık suratlı genç, eli cebinde, kafası düşüncelerle dolu,  için için
söylenerek biraz da yalpalayarak yürüyor. " Benim gibi çulsuzu istemez tabii.  

Ben kiiim  o kim.  Vah benim çileli başım on sekiz yaşım ...
Bir sürü isteyeni varken dönüp bana bakar mı. Bakmıyor işte...!

Bi baksa, yüreğimi bi görse... Onu nasıl sevdiğimi bi anlasa..."

Ve  o hırsla karşısına çıkan ilk kum tepeciğine sert bir tekme savuruyor.

Bir anda yıpranmış, yanı açılmış pabucunun içi kumla doluyor.
Bitkin bir şekilde oracığa çöküp pabuçlarını boşaltmaya çalışırken...
Bilin bakalım hangi türkü vücut buluyor dudaklarından dökülen dizelerde... 


Sevgiyle..


































Gezinen Bir Gölgedir Hayat  

Posted by Asuman Yelen





Gezinen bir gölgedir hayat, gariban bir aktör
sahnede bir ileri bir geri saatini doldururve sonra duyulmaz olur sesi, bir masaldırgürültücü bir salağın anlattığıki yoktur hiç bir anlamı.

William Shakespeare




Milattan çok önceden itibaren yaşam ve tiyatro, tiyatro ve yaşam, birarada hatta birbirinin içinde, bugüne kadar hayatımızda varolmuştur. Dinsel törenler, hasat şenlikleri, biçiminde, Ortaçağda yasaklanarak, Rönesansta estetik kazanarak daha sonra da yayılıp, romantizm ve diğer akımlarla çeşitlenerek ve özgürleşerek günümüze kadar gelmiştir.

Bu kısacık lise dönemi ve biraz da sonrasından aklımda kalan bilgiler ışığında yapmaya çalıştığım girizgahtan sonra, lafı hemen hepimizin klişesi " yaşam bir tiyatro sahnesi bizler de onun oyuncularıyız" şeklindeki günümüz aforizmasına getirmek istiyorum.






Başımı yastığa koyup gözümü kapadığımda üzerinde çok düşündüğüm konulardan biri bu.
Kendimi her zaman, bir büyük senaryonun içinde, üslendiğim muhtelif rolleri -ki bunların kimi geçiciydi ve bitti- kimi zaman rol arkadaşlarımla birlikte, kimi zaman tek başıma üstlendiğimi düşünüyorum. "Evlat" , "kardeş" , "öğrenci", "arkadaş" rolü, sonra "çalışan kadın." Sonra bazı yan roller "görümce" "baldız" gibi. En önemli karakter rolleri "hala", "teyze". Ve ölene kadar üzerime yapışan, başarıyla yürüttüğüm "emekli" rolü. En sürprizsiz en sorunsuz, kalıcı rolüm.

Mekan, kostüm ve ışık zamana ve senaryoya göre, iyi ya da kötü yönde farklılaşmakta ise de bu değişikliklerin daha doğrusu bu üç faktörün beni fazla etkilediğini söyleyemem. Ama insan faktörüne gelince durum tamamiyle değişiyor.

Yaşantımdaki insanları iki ana guruba ayırıyorum. Rol arkadaşlarım ve seyirciler.

Rol arkadaşlarımla aynı sahneyi paylaştığımız sürece, küçük takılmalar tökezlemelere rağmen, zaman zaman ezber bozulsa da, arada bir trak da girse, sahneyi terketme şansımız olmadığı için, sufleyle, birbirimizin desteğiyle roller bitene kadar birlikte olmaya devam ederiz. En çok "dost" lar zorlar. Bazen maskeler takılır. Bu işi biraz zorlaştırır ama durum değişmez. Zaman zaman eskiler gider, yeniler gelir. Ama siz hep ordasınızdır. Sizin oyununuzda baş rol sizindir.

Benim esas korktuğum seyirciler olmuştur. Karşıda bir yerlerde, tanımadığım, dost ya da düşman oldukları hakkında fikir sahibi olmadığım yüzlerini karanlıktan göremediğim ama varlıklarından emin olduğum, beni gören, beni izleyen bir sürü insan. Önemserim önceleri onları. Benimle ilgili düşünceleri, yargıları önemlidir. Onlar hep ordadır ve gözleri hep üzerimde. Gösterim onlar içindir. Beni mutlaka beğenmeleri gerekir. Ve onaylamaları.

Gong çalar, yaşam sahnesine atılır, karşımızda önce onları görürüz. Karşı camda aralanan perdenin arkasında, dolmuşta, markette, vapurdaki insanlar gibi. Hep incelerler. Oturuşunuzu, kalkışınızı, yürüyüşünüzü, konuşmanızı şaşırırsınız onların yüzünden. Sanki hep asık suratlıdırlar, kimileri de alaycı. Hep eleştirir dururlar.

Yaşam devam eder, gaileler, sorunlar, felaketler, mutlu ve mutsuz, olaylar gelişir, oyun hareketlenir, unutmaya başlarsınız seyircileri . Artık tüm dikkatiniz ve enerjiniz oyundadır. Ya çok mutlusunuzdur görmez gözünüz kimseleri, ya da gözleriniz yaşla doludur görüşünüzü engelleyecek. Artık seyirci yavaş yavaş uzaklaşmaya başlar. Yalnız kendiniz için oynamak istersiniz. Onlar silikleştikçe siz netleşirsiniz.

Aslında onlar hiç olmamıştır. Bu, sizin kendinizi çok fazla önemsediğiniz dertsiz tasasız gençlik günlerinizin küçük yapay dertleridir. Orada sahnenin karşısında sadece anlamsız bir karanlık vardır. Koltuklar boştur adeta. Umursmamaya başlarsınız, kendinizi rolünüze kaptırırsınız.

Oyun sona doğru yaklaştıkça hiç görmez olursunuz seyircileri. Unutursunuz varlıklarını. Ya da artık önemsemezsiniz. Tek önemli "siz" sinizdir artık. Tek anlamlı, tek değerli ve yetkin. Onların varlığı, sizinle ilgili düşünceleri, sizi sevmeleri, sizden nefret etmeleri ya da sizi yok sayıp uyuklamaları hatta sizi alkışlamaları.

Sahne tenhalaşır yavaş yavaş. Rol arkadaşlarınız da sahneyi terketmiştir birer birer. Işıklar yavaş yavaş azalır. Sesler kesilir.






Ve perde kapanır. Sizin oyununuz bitmiştir.




Görüşmek üzere...








53 yıl sonra...  

Posted by Asuman Yelen







Çok eskiden aile fertleri eğer evde iseler bir arada otururlardı.

Çok eskiden Pazar günleri radyoda Klâsik Batı Müziği programı olurdu.

Ve çalanların arasında çoğunlukla Bhrams' ın 5 numaralı Macar Dansı olurdu.

Ve bu müziği dinlemek biz çocuklar için müthiş bir keyfti.

Her seferinde çizgili pijamasıyla (hep çizgili pijama giydi o dönemin çoğu babaları

gibi)  uzandığı yerde gazetesini ya da kitabını okurken müziğin temposuna uygun

olarak önce yavaştan sonra giderek hızlanan bir tempoyla ayağını sallamasını

biz çocuklar izleyip kıkırdaşırdık. Zaman içinde o, bunu farkettikten sonra bunu daha da

abartılı yaparak kıkırdaşmalarımızı kahkahalara çevirmişti ve bu eğlenceyi de sık sık

tekrarlar olmuştuk.

Babam...

Bu ve bu gibi bir çok şeyle o günlerde evlatlarını varlığınla mutlu ettiğin için,

yokluğunda bile bu gün beni, bu anı ve tüm diğer benzerleriyle gülümsetebildiğin için

bir kez daha minnetimi belirtmek istedim.


Seni sevmekten hiç vazgeçmedim Güzel Babam..

MÖHTEŞEM HANIM  

Posted by Asuman Yelen






           Paadişaanın üç kızı varmış. Bir gün onları yanına çağırmış. "Hadi bakiim cevap
verin" demiş. "Hanginiz beni ne kadar seviyor." Büyük kız kollarını iki yana açarak
"dünyalaar kadaaar" diye bağırmış. Ortanca atılmış, heyecanla haykırmış. "Kaaainat kadaar." Paadişaa küçük kıza dönmüş. Kız  düşünmüüş, taşınmıış. Sakin bir sesle 
"Paadşaaım ben de sizi tuz kadar seviyorum" demiş. Paadşaanın gözleri öfkeden 
yuvalarından fırlamış.
Adamlarını çağırıp "tiz bu hayırsızı ormana götürün, kesin, kanını da gömleğine 
sürüp bana getirin.." diye gürlemiş.

           Bu masalı biz ilk defa ondan dinlemiştik. Ve daha pek çok başkalarını.
 1958 yılında Adana' da. Ben yedi ablam dokuz yaşlarımızdaydık. 
Tiz sesiyle, kendine has kelimeleriyle, hoş mimikleriyle öyle güzel anlatırdı ki, 
gözlerimizi gözlerinden ayırmadan dinlerdik.

          Dünyalar tatlısı babaannemden bahsediyorum. Hayatımdan geçen insanlar içinde,
(ailem dışında) en çok sevdiğimden…

            Biz o şehirden öbür şehre dolaşırken o İstanbul, Kuzguncuk' ta amcamlarla yaşıyordu.
Her gittiğimiz yere (Adıyaman hariç) bizleri görmeye gelir, bir miktar kalırdı. Bizim
Için öyle büyük bir heyecan ve mutluluk doluydu ki o gelişler..  Hep kalsın isterdik ama
hep dönerdi tadını damaklarımızda bırakarak.

           En son Mersin' e gelmişti. Gündüz okula gidiyor gece de derslerimizle ilgileniyorduk.
Gündüz annemin eşi-dostu, bazı akşamlar- ki bu çok sık olurdu-karı-koca çoluk çocuk
bir araya gelinir, uzun sohbetler edilirdi.

            Babaannem eğer yürekten dinleyen birisi olmazsa laf olsun diye konuşmayı
pek sevmezdi. Öyle özel bir hayatı, anlatacak öyle ilginç hikayeleri vardı ki oysa…
Ağır ağır, sindire sindire her anlattığının hakkını vererek sıralardı sözcüklerini.
Gündüz "hoşgeldin teyze" ye gelen, ocağında yemeği, okulda çocuğu olan komşuların
ne sabrı ne de vakti vardı doğrusu. Kibarca başlarını sallayarak söylediklerini dinler
görünür, "bize müsaade" "bize de buyrun" diyerek çekip giderlerdi. O da sıkılıp
köşesine çekilir, kitabını ya da kuranını okumaya koyulurdu.

            O günlerden birinde Muhteşem Hanım Teyze bizi ziyarete geldi.

            Annemin "paşanın hanımı" diye bahsettiği, çok saygı gösterdiği, babamın da 
çok değer verdiği çok kibar bir hanımefendi idi. Önce at kuyruğu yapıp sonra
 kıvırarak tokayla ensesine tutturduğu bembeyaz ipek gibi saçları, masmavi
 gözleri vardı. Teni duru beyazdı. Pembe ruj sürerdi.

          İlk karşılaşmalarıydı. Saygıyla babaannemin elini öptü. Karşılıklı oturdular.
 Babaannem koyu esmer teniyle, diğeri duru  beyaz teniyle hoş bir tezat 
 oluşturmuşlardı. Bildik birkaç nezaket cümlesinden sonra Muhteşem Hanım Teyze 
babaannemdeki cevheri keşfediverdi. Annem kahve tepsisiyle yanlarına 
geldiğinde babaannem İngiliz subaylarına elleriyle kollarıyla işaret ederek ve
ağlayarak, önce çocuklarını en son kendisini öldürmelerini nasıl istediğini anlatıyordu.
(İngiliz-Yemen harbi esnasında esir düştükleri dönemde.) 
Muhteşem Hanım Teyze ise kâh hafif çığlıklar atarak kâh mendiliyle maviş 
gözlerindeki yaşları silerek bırakın dinlemeyi adeta yaşıyordu anlatılanları.
             
             O günden sonra çok değerli "Möhteşem Hanım" (o öyle söyleyebiliyordu) 
babaannemin gözdesi olmuştu. 
   
              Saygısıyla, güzelliğiyle ve asaletiyle…

             Ve  babaannem de, eskisinden daha sık bizi ziyaret etmeye başlayan 
ve gelir gelmez uslu bir öğrenci gibi geçip karşısına oturarak saygıyla 
dinlemeğe hazırlanan teyzemizin kahramanı oluvermişti. 

             Yaşamışlığıyla, görmüş geçirmişliği ve tatlı diliyle…




Blog Widget by LinkWithin