Pazar sohbeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bizim Eller Ne Güzel Eller  

Posted by Asuman Yelen in


Hafif bir baş, orta şiddette boğaz ve çok şiddetli sırt ağrıları içinde kanepede uzandığım

yerden arada uyukluyarak TV izliyorum. Üçüncü filmden sonra baş ağrımın artmasından

korktuğum için Hollywood a istemeyerek veda ettim. Sese gürültüye pek tahammülüm yok,

şöyle kulağa hoş gelen, yormayan bir müzik olsun diye oradan oraya atlarken temiz beyaz

yüzlü efendiden bildik bir yüz çıkıyor karşıma. Ses de yumuşacık. Acılı bir tebessümle giden

sevgiliyi geri çağırıyor.

Omzumda başın eksik, yatağımda kokun

Tenimde tenin eksik, gel de bir dokun

Gecelerden uykum eksik, yüzde tebessüm

Elimde elin eksik, yaşlı hep gözüm


Çok hüzünlü geliyor. Ne yaşıma başıma ne de şu anki ruhiyatıma uyan bir yanı yok.

Tam kumandayı elime almışken devamı geliyor kulağıma


Ne oluuuur dön geriiii sevindirmeee elleriiii ...


Hoppalaaa diyesi geliyor insanın. Kuuzum, evlaadım. Biricik sevdiğini kaybetmişsin. Zaten

derdin boyunu aşmış. Gözyaşların sel olup taşmış. Uykuların kaçmış. Hasretinden yanıp

tutuşurken eller nereden düşer ki aklına. Aşkınızı nasıl yaşadınız ki ayrılıkta elleri düşünürsün.

Sevda dediğin iki kişiyle yaşanmaz mı. Başkaları birden yok olmaz mı. Ben öyle bilirim.

Böyle bir sevgi yaşanırken öyle mutludur ki insan, kimseleri gözü görmez. Herkesi

herşeyi sever. Etrafında düşman kalmaz. Belki daha çok artar ama sen görmezsin.

Sevgiye yoğunlaşmışsındır . Tüm kötülükleri, kıskançlıkları yok sayarsın.

Böyle bir sevginin ayrılığı da iki kişiliktir. Tüm acı, tüm hasret o yeri doldurulamıyacakmış

gibi görünen kapkara yokluğa yoğunlaşır. Aranan, özlenen sadece gidendir.

Tabii ki yaşanan arı-duru gerçek bir sevgiyse.

Sevindirme elleriiii.... derkeen?

"Ah Ayşe, nasıl da bırakıp gidersin beni. Hani o taç yaptığımız çiçekler. Hani kuşlar ağaçlar.

Hande şimdi uçuyodur sevincinden. 'Beni almaz mı, oh oldu Ayşe de terketti gitti, kaldı

bi başına' diyodur eminim. Ya annen, bir türlü içine sindirememişti beni. Ne olur dön

geri, omuzumda başın eksik. Gözlerim hep yaşlı. Sensiz uykularım yok. Bir de o sinsi

ablanın pis pis sırıtması geliyo gözümün önüne, hepten uykularım kaçıyo."


Biraz abarttım galiba. Ama düşünmeden edemiyorum. İnsanın aşkını, acısını adam

gibi yaşamasına engel olan bu "eller" nasıl bir güç böyle.

Çok ama çok büyük bir güç olduğu kesin. Özellikle bizim gibi gelişmekte olan, içe dönük,

gelenekçi ve okumamış oranı yüksek ülkelerde.

Dünyanın hiç bir ülkesinde, bu kadar geniş kapsamlı, her konuya el atan, kitleleri

ve doğrudan bireyleri (olumlu ya da olumsuz) etkileyen, görünür ve görünmez bir sivil

toplum örgütü bulunduğunu sanmıyorum. Belli bir merkezden yönetilmezler. Her bir

bireyi kendi başına buyruk çalışır. Okul dönüşü gözü saatinde, 'onbeş dakika geciktin',

market dönüşü gözü poşette, ' yine tükkanı yüklenmişsin ' diyen camdaki komşu teyze

benim örneklerimden biri olabilir. Bazan da gruplar halinde çalışırlar. Bazan bir kahveyi

kullanırlar, bazan da nöbetleşe takiptedirler. Tıpkı askerden döndüğünde ağabeyimi

yakalayıp, ' kızkardeşlerin temiz, tebrikler, görevimiz sona erdi ' babında bir rapor vererek

zavallıyı afallatan bıçkın Fatih delikanlıları gibi.

İlerleyen yıllarda "başta bi büyük yok ne giren belli ne çıkan, hadi hafta içi gündüz

çalışıyolar hafta sonu nerdeler" diyen apartman sakinleri, "bekâra ev mev vermeyiz"

diyen ev sahipleri.

"Şu ikisini bi karşılaştıralım" diyen işgüzar tanımadığımız çöpçatan tipler. (Dostlarım böyle bir

şeyi denemeye bile kalkışmazlar hışmımdan korkarlar.)

Ve daha kimler, neler...


Bu örgütten ne ölçüde korunabileceğiniz, sizin yetiştirilişiniz, karakteriniz, görgünüz,

tahsiliniz, yaşam biçiminizle bağlantılı olarak değişebilir. Hiç zarar görmemek, en azından

rahatsız olmamak mümkün değildir.

Çok uzun zamanlardan beri bu örgütün işgüzar kişilerinin ataklarından bol bol nasibini almış biri

olarak, aynı oranda büyük dersler aldığımı da söylemeliyim.


Bu güne gelecek olursak, tonton emekli teyze tadında yaşamımı sürdürürken ve herkes

gibi görünür görünmez dost ve düşmanlara sahip olduğumun bilincinde, bir de ek bir

karanlık örgütü, muhayyel düşmanı da düşünerek yaşamımı düzenlemeye asla niyetim yok.

Yaşadığım güzel bir şeyi "düşmanlar çatlasın" düşüncesiyle abartmadan "dostlar sevinsin"

diyerek anlatırım. Üzüntümü sıkıntımı da asla "düşmanlarım sevinecek" korkusuyla

dostlarımla paylaşmaktan kaçınamam. Ya da başka bir nedenle.

Tabii ki "yen içinde kalması gereken kırık bir kol" değilse.

Nazar değme ihtimalini yok saymam ama dua ile savuşturulacağına inananlardanım.

Dostluklar kurar, yeni dost seçerken ve o dostluğu yaşarken, başkaları ne der, birileri

gücenir mi diye asla düşünmem. Kimseyi kimseden saklamam.

Benim üzüntümle sevinecek, sevincimle üzülecek kişilerin, benim yapmak istediğim

herhangi bir şeyi varlıklarıyla engellemesine asla izin vermem.

"Ah guzzum şu başımdaki akılla, şu öğrendiklerimle senin yaşında

olabilseydim keşke
"

diyen anneannemi nasıl da güzel anlıyorum :) Nurlar içinde yatsın...


Sevgiyle kalın...

Post-it notlarından Pazar sohbeti...  

Posted by Asuman Yelen in


‪Akşam masamı toparlarken gözüme kutunun içinde birikmiş not kağıtlarım ilişti. Duyduğum,

gördüğüm ilginç şeylere dair ipucu cümlecikler. Çoğunu unutmuşum. Şöyle bir göz atıyorken,

kendimi bu postu yazar buldum...



İlk küçük notum Ayçi'den. Sevgili dostum Şünter' in güzel kızı yetenekli

profesyonel fotoğrafçı Ayçi' nin blogundaki enfes bir fotoğraftaki bir yazı o kadar

etkilemiş ki hemen kaydetmişim.

Görüldüğü gibi yazı aynen şöyle:


"Demir tava geldi kömür bitti.

Akıl başa geldi ömür bitti."




Bu anlamlı ve çaresiz olgunluk dersini, ihtimal ki, on sekizimizdeyken birilerinden,

belki anneannem ya da babaannem veya bir komşu teyzeden duyduk ve güldük geçtik.

Ne yaşanırsa yaşansın. Gezmek, görmek, okumak, acı çekmek yetmiyor bilinçlenmek için.

İlla ki zaman dolacak. Tıpkı meyvalar gibi olgunlaşmak için yeterli sürenin geçmesi gerek.


Bu buruk filozof havasından sıyrılalım, biraz neşelenelim derseniz....



Bu not da TV. den.

Şimdilerde başlamış olması gereken bir diziyle ilgili.

Yeni bir dizi tanıtımından diyaloglar. (En az on kere işittiğim bir tanıtım)

Bir genç kızın doğum günü kutlanıyor. Her seferinde arkam dönük olduğu ve

tek bir şeye odaklandığım için ayrıntıları bilemiyorum.

Ortada bir pasta var muhtemelen. Kız mumları söndürürken birşeyler dilemek istediğini

söylüyor.

Baba:

"Birşeye sahip olmak için pasta üfleyip dilemene gerek yok. Biz çok zenginiz. Bana söylemen

yeterli. Sana istediğin her şeyi alırım " diyor

Biliyorsun ki biz çok büyük bir servete sahibiz."

Anne oradan atlıyor:

"Benim ailemin desteğini unutuyorsun. Babamın katkıları olmazsa sen bu günleri zor görürdün."

Ece Uslu' nun anneyi oynadığı bu diziyi bu saçma tanıtım yüzünden (ki adı geçen sanatçıyı

çok da beğenirim) seyretmeyi baştan reddettim.

Kalabalık bir mekanda eş dost toplanmış tam pasta kesilirken böyle saçma bir

diyalogu geçirmek akıl işi değil. Bir yapımcının bunu gözardı etmesi en azından seyırciyi

hafife almak demektir. O kadar da değil artık.

Güya ilk bölümde seyirciye aile ile ilgili bilgi veriliyor da bunu daha zamana yayarak

yapmak varken acele yüzünden ortaya böyle bir abukluk çıkıyor.

Allahtan bu tür ayrıntılara dikkat edilerek insanı şaşırtacak kadar özenli çekilmiş

güzel hayli dizi var ve bu abes şeyler dikkati çekecek kadar azınlıkta.



Bir başka diyalog, seyrettiğim gün beni çok etkilemişti. Aynı gün gelen Paçoz' un veterineri

bir çok şey gibi bunu da unutturdu. O cümleyi kaydederken niyetim bununla ilgili uzun uzun

yorum yapmak, tek bir post hazırlamaktı. Şimdi kafamı toparlayabileceğimi sanmıyorum.


TRT kanallarından birindeydi sanırım. Sabah haberlerinde bir adli vakayla ilgiliydi. Sunucu

genç bir adama kendisini aldatıp kaçan karısıyla ilk karşılaştığı an neler hissettiğini

sordu. Kavruk gencin bezgin bir görünüşü vardı. Cevap çok çarpıcıydı.

"Birden karşıma gelince kafam karmakarışık oldu. Önce müthiş bir öfke duydum. Sonra

şiddetli bir korku öfkemi bastırdı. Önce onu vurmaktan korktum. Sonra vuramamaktan

korktum."



Önce onu vurmaktan korktum. Sonra vuramamaktan korktum.


Küçük bir kağıda karalayıverdiğim büyük ikilem. Kocaman bir çaresizlik. Hiç düzelmeyecek

gibi görünen aksine giderek kronikleşen toplumsal yaralarımızdan birinin en yalın

ifade biçimi.

Aslında üzerine yazılacak o kadar çok şey var ki...






Sonuncu notu ben yazmadım.

Bugün gittiğim alışveriş merkezinin servis aracında, ön çaprazımda oturan ben yaşlarda

bir hanımın çantasından çıkarıp incelediği küçük alacak listesinden bahsetmek istedim son

olarak. Tatlı niyetine.


En üstte büyük harflerle şöyle yazıyordu.

1- BİR KUTU TAVŞAN KANI

Gülmekten kendimi alamadım.

Yurdum insanı hem çayı hem de mizahı çok seviyor.

Tıpkı benim sevdiğim gibi...



Herkese güzel bir Pazar diliyorum...



Sevgiyle kalın.

Bizim kelimelerimiz  

Posted by Asuman Yelen in


Öğlen Rayuş fincanıma baktı baktı, tek kaşı havada bana çevirdi bakışlarını:

"Sen bir şeyleri kuruntu etmişsin yine . Nedir??"

"Yooo, nerden çıkardın. Gaayet iyiyim."

"Hadi hadi, burada öbük öbük sıkıntılar çıkmış."

"Öbük öbük de ne??"

Ay ne bilym, hem köpük köpük, hem de öbek öbek. Birleştirivermişim kafamda.

Hiç şaşırmadım. Biz bunu hep yapıyoruz.


Çoğu ailede olduğu gibi bizim de kendimize göre bir jargonumuz, sadece birbirimizin anladığı

eskilerden gelen ve bu gün olduğu gibi aniden ağızdan çıkıverip ilave edilen kelimelerimiz

mevcut. Eminim bu abuk öbük lafı da yerleşecek literatürümüze.

İşte size anneannemden kalma bir kelime. Feniks. Sanıyorum bizden başka kullanan yoktur.

Zaten bir Rayegân kullanır, bir de ben. Bazan delikanlılar da. Ama sıkı sıkı tembihlidirler. Sadece

evde. Sabah Rayuş telefon açar :

"Ninom günaydın nasılsın?" "İyiyim sen nasılsın?" "Yaa bu sabah biraz başım feniks kalktım."

Allah rahmet eylesin anneannem biz gençler biraz fazla gürültü yapınca (yaşı seksenin

üzerindeydi) bağırırdı: "Yavaşın kızlar, bu ne gürültü, başım feniksidi."


Çocukkan ablamla evcilik, daha doğrusu senaryolar üretip üslendiğimiz rolleri, oynarken

kelime konusunda tıkanırdık. Çerden çöpten bir aparat uydurur, bir isim

koyamadığınız zaman uydurduğumuz hep aynı kelime yetişirdi imdadımıza. Triko. Örneğin

"masuscuktan" ekmekleri ıslatır, bölüp şekillendirir, bulduğumuz bir tahta parçasına yerleştirir

ateşe koyup "masuscuktan" kızartırdık. (Sonra o ekmekleri henüz bir bebek olan zavallı Rayuşa

"sahicikten" yedirirdik.) İşte o tahta parçasının adı "börek kızartma trikosu"

olurdu. Bunun gibi "....karıştırma trikosu" "...ezme trikosu" uzar giderdi. O tarihlerde triko

kelimesi gerçek anlamıyla geçmemişti hayata. Ya da biz duymamıştık.

O günlerden bu günlere, kah bilgisizlik ve çaresizlikten, daha sonra büyüklerden duyduğumuz

komiklik olsun diye kullanmaya başlayıp yaşamımıza soktuğumuz kelimeler var var olmasına da

esas en kötüsünü şimdi anlatacağım.

Gençlik yıllarımda bir şarküterinin ışıklı tabelasına kocaman "...... Şarküteli" yazdığını görmüş

gülerek bizimkilere anlatmıştım. Şaklabanlık olacak ya başladım o şekilde kullanmaya. Tabii

kendi aramızda. Sonunda olan oldu. Yaş ilerledi, kafa karıştı. Şimdi zaman zaman karıştırıyorum.

Emin olun bu gün bu satırları yazarken bile emin olmak için Can' a odasına seslendim hangisi

doğru diye. Şimdi hatırlamadığım, şaklabanlık yapayım derken üzerime yapışan ve zaman zaman

beni orda burda rezil eden birkaç kelimem daha var.

Yaşlılık rezillik diye boşuna dememişler :)))


Herkese iyi haftalar diliyorum...

Blog Widget by LinkWithin