öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bir mim ve Saroyan  

Posted by Asuman Yelen in , ,


Can blogger Sishyphos bana çok güzel bir mim yollamış. Tam da bana geleceğinden ümidimi

kesmişken. Niyeyse aklımı takmıştım bu mime. Konu kitap olunca....:)))))

Şu gerekenleri bir kopyalayalım önce.

"Kitaplığınızın karşına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde

gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın

aldığınız ya da hediye gelmişte olabilir anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler

düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza

gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir

paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de

arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin.

Kuralları:

- Mimlenenler mimi cevaplamak zorundadırlar, mim bozulamaz.

- Mimin bozulması teklif dahi edilemez.

- Mim yalnızca 3 kişiye gönderilebilir.

- Karşılıklı mimlemeler yasaktır.

- Mim, her bir blog için sadece bir kez cevaplanabilir.

- Mim kurallarının ilk 6 maddesi değiştirilemez."

Evdeki farklı duvarlara yaslanmış üç kitaplıktan "ya şundadır" yaparak birinin karşısına geçtim.

Çektiğim kitabın adı: Altın Çağ Orijinal adı: Little Children

Yazarı: William Saroyan Çeviri: Tarık Dursun K.

Cem Yayınevi 1967

William Saroyan' ı 1980 yılında bankamın gönderdiği 1 yıllık ileri İngilizce kursunda, "Gaston"

isimli çok meşhur hikayesini çevirdiğimiz günlerde tanımış ve hayran olmuştum. Annesiyle

yaşayan küçük bir kızın Paris' te bohem bir yaşam süren babasıyla geçirdiği birkaç saati anlatan

bu hikayeyi bilmeyen dostların "William Saroyan-Gaston'"u tıklayarak mutlaka okumasını

öneririm (naçizane).

Senesini hatırlamıyorum ama emekli olmamıştım. Cağaloğlu' nda bir sahafta bir öğle tatili

yazarın adını görünce hemen satın almıştım bu kitabı. İlk hayal kırıklığını içinde Gaston' u

göremediğimde yaşamıştım. Baktığımda çocuklardan bahseden bu hikayelerde o naif tadı da

bulamadığımı hatırlıyorum. Bu vesile ile varlığını bile unuttuğum bu kitabı yeniden çevirince

yeniden okumaya karar verdim doğrusu. Sadece çocuklardan bahsediyor olması bile benim için

yeterli bir neden. Geçen senelerin kattıkları da yardımcı olacaktır eminim.

Gelelim 55. sayfaya

"Yolunu kestim
Bazan severdim, bazan sevmezdim onu, sevmek zordu ya,

sevmemek kolaydı tabii. Öbür
çocukların hiç birine benzemiyordu ki.

Yeryüzünde garip, bir başına kalakalmış biri, üstelik, her
zaman herşeye

gülerdi."


.....

Ben de bu mimi

Esti Nesim-i Newbahar

Gökçedeniz ve,

Define Adası

isimli blogger dostlarıma yolluyorum.



Teşekkürler Sis.

Aşk 1944  

Posted by Asuman Yelen in , , ,



Genç bopstil, fötr şapkasını ensesine yıkmış, koltuğunda iki haftadan beri taşıdığı ve henüz

kesmeğe vakit bulamadığı bir kitap, sağına soluna bakmadan yürüyor. Allah esirgesin, işiniz

düşüp de kendisine bir şey sormanız icabetse, cevap vereceği şüpheli. Hatta içinizden şöyle

söylenirsiniz. : " Acaba türkçe bilir mi?"

Boynunda çıbanı olmadığı halde donmuş gibi yürüyen delikanlıyı yer yüzünde hiç bir şey

meşgul
edemez kanaati hasıl olur insanda. Fakat işte, nihayet, kalabalığı yararak sökün etti,

geliyor. Ah
amur!

- Bonjur Şeri!

- Oooo... Bonjur!

-Ne iyi oldu buluştuğumuz. Fakat gözleriniz? Ağlamışsınız.

-Hayır, hayır uykusuzluktan. Akşam çok dansetmişim.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Delikanlı, avurdunu pastanın yarısıyla doldurduktan sonra cesaret buldu:

-Bugün size hislerimi söylememe müsaade edeceksiniz değil mi? Jövüzem dötu monkör.

-Ah ne iyi, ne iyi! Fransızca da biliyorsunuz. Bana da öğretseniz.

-İleride, avek plezir!

-Doğru mu söylüyorsunuz?

-Oooo, Parol döner!

-Kuzum evvela şu döner kelimesinden başlayalım. Türkçeye benziyor.

-Döner, söz demektir. Tesadüfe bakın, en çok dönen şey de odur.

-Bence öyle değil. Verilen söz tutulmalıdır. Peki, mesela "Ben sizi seviyorum" nasıl söylenir?

Delikanlının gözleri, berbat bir zeka kıvılcımı ile parladı:

-Siz bana onun türkçesini öğretir misiniz?

-Eeeeeh! Sanki bilmiyorsunuz! Sevmek demek, daima beraber gezmek, sevgili ile birlikte

gününü hoş geçirmek. Haydi şimdi sizde sıra!...

-Jö, ben. Mektepten hatırınızda kalmadı mı ? Jö, tua, ila...

-Sahi öyle bir şeyler vardı.

-Jö, ben, vu, seviyorum, zem sizi...

İlk ders bu tertip devam ederken yiyebildikleri kadar pasta yediler, çıktılar. Cadde üzerinde

delikanlı, Tino Rossi' yi taklit etmeğe çabalayarak şarkı söylemeğe başladı:

Leflör palissö löfö saten,

Lombrozo glissö dan löjarden

Lorlojo tissö...

Oraya kadar mı biliyordu, yoksa kızın esnediğini mi gördü, kim bilir.

- Biraz akordeon çalarım; güzel step yaparım; şiir yazarım...

-A, sahi mi? Şiire bayılırım.

-Fakat edebiyat tarihlerinde geçen ve bugün meşhur olan şairlerin yolunda değil, başka bir

çığırda. Onlar, herkesin bilip duyacağı şeyleri temcit pilavı gibi önümüze sürer dururlar. Beni

ve
arkadaşlarımı bu devir anlayamaz. Bu daima böyle olmuştur. Biz de Bethofenlerin

Şekspirlerin
akibetine uğradık. Mesela size bir parçamı okuyayım:


Gözlerinin üstünde vardı kaşları

Birgün gözleri çıktı.

Kaşlarına gözlük taktı

Çekilin körler!

Çekilin körler, sürmeli geliyor!


- O kadar mı?

- Evet bu beş satırcıkta gizlenmiş olan ruhu bu asır görmez. Onu görebilene ben dahi derim.

- Evet, hakikaten hoş bir şey.. İnsanın gözleri önünde canlı tablolar meydana geliyor dinlerken.

Delikanlı alınmış kaşlarını kaldırdı ve ancak parmaklarının ucu görünen ellerini sarkık

ceplerine
indirerek gözlerini mahmurlaştırdı:

- Amur! Nasıldı Türkçesi şey. Aşk yani! İşte o yazdırır.

- Demek ilham aldığınız bir kaynak var?

- Evet, menekşe kadife gözlerinin lacivert bakışları.

Delikanlı aynasına bakarak kravatının minicik düğümünü tutup boynunu sağ ileriden ve sol

ileriden yukarıya uzattı
.

Kısacık etekli ve türül türül boyalı sevgili:

- Şairler dedi, genç kızların kalbine giden yolları kolay bulurlar.

-Fakat sizi cidden seviyorum... Jövüzem boku!.

- Jövüzemini anlamadım ama...

- Lamur filyal, Lamur maternel, ojurdüi ilfe botan...

- Ah ben de böyle konuşabilsem!

- Çok yakında şeri. Dökel kulör e lakre, lakre e blanş. Yani, dünyayı öğrenmek istersen Fransızca öğren!.

- Çok doğru. Bizim mecmualar sanki Holivutta olanı biteni harfi harfine yazıyorlar mı? Avrupa salonlarındaki kibar hayatı acaba, sadece bildiğimiz gibi mi?

- Evet şeri, muhakkak ki bambaşkadır. Sizinle nerede buluşabileceğiz şeri?

- Bize gelirseniz!

- Anneniz?

- Sizi çok iyi karşılar!

- Ablanız?

- O da taylorile beraber yukarıki odada olur ekseriya.

- Nişan oldu mu?

- Olacak ama daha öbürünü savamadı. Taylör, şimdiye kadarkilerin içinde en yapışkan çıktı.

Pazara beklerim.

- Oruvar şeri teşekkür ederim

- Oruvar!.,






Not: Elimizdekini onlarca taşınma, telaş, koşuşturma arasında kaybettiğimiz, babamın 1944 yılında yazdığı bu öykü kitabını bulup bana yollayan kuzenim Hikmet Ağabeyime bu güzel jesti için sonsuz teşekkürler.


(Karikatürler de babama aittir. Öykünün tek bir kelimesi tek bir noktalama işaratini değiştirmemeye özen gösterdim.)

Sevgiyle kalın.....

Blog Widget by LinkWithin