blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yazık  

Posted by Asuman Yelen in , ,



Dün keyifle üçüncü yılımı kutlamış, blogumun beni nasıl mutlu ettiğini , emeklilik günlerimi nasıl keyifli bir hale dönüştürdüğünü, geçmişi ve bu günü bir yerlere not ederek hiç bir şey hatırlayamayacağım günler için nasıl zevkle stokladığımı....

Çeşitli yaşlardan edindiğim yeni dostlarla bir çok güzelliği nasıl zevkle paylaştığımı, mesafelerin,sevgi konusunda hiç de engel teşkil etmediğini, insanların yanyana ve gözgöze gelmeden de birbirlerine sarılabileceğini idrak etmenin nasıl güzel bir şey olduğunu...

Bu blogu açmamın gerçek sebebi ( başlangıçta) çok sevdiğim Tagore ' umun naif sevgi, insan ve de özellikle de çocukla ilgili güzelim yazılarını otantik resimlerle bezeyerek mümkün olduğunca herkesin beğenisine sunma çabalarımı, bunu yaparken duyduğum zevki...

Tüm bunları düşündükçe,

bu güne kadar yaptıklarımın yokolma,

ve bir daha bunları hiç yapamayacak olma ihtimali karşısında hissettiğim

şaşkınlığı

hayal kırıklığını

üzüntüyü

ve

en çok da

öfkeyi

ifade edecek sözcük bulamıyorum.

Bulabilseydim yazabilir miydim ondan şüphe duyuyorum.

Bunun için de utanıyorum.

Ama kendimden değil.

Bana bunu hissettirenlerden.



Mitoz bölünme.  

Posted by Asuman Yelen in , ,






Artık Sanal Dünya' nın keyfini çıkarmaya karar verdim.
Hem de öyle böyle değil. Çok eğlenmeyi düşünüyorum.

Nasıl mı? Anlatayım.

Asu Teyzem' i parçalara böleceğim. Sayıda kararsızım.

En zorundan başlayabiliriz. Örneğin onu dört ergen yapabilirim.
Dördü de 14, 5 yaşında ya da ikisi ondört ikisi on beş yaşında dört yavrucak.

Biri emo olacak dünyasından bezmiş...Biri her gün dayak yiyen bir talihsiz...

Yok bundan vazgeçtim. Bu beni yorar. Başedemem...Noktasız, virgülsüz ki- ler de -ler ters. Bu kadar sene sonra.

Üç genç kız, üçü de ondokuz' ar yaşında. (Biri yirmi ya neyse)

Biri mutlaka üniversitede okuyor olmalı. Ben okuyamadım içimde kaldı.
Biri mutlu bir aşk yaşıyor, çiçek böcek kelebek.. lay lay lom...
Üçüncüsü hep ayrılık yaşıyor olmalı. Ağıtlar yakmalı. Hüzünlü şiirler yazmalı.. Yok bu hoşuma gitmedi. Yoksa Naz Elmas mı olsam...

En önemlisi...

Biri sarışın, biri kumral biri de kızıl, üçü de porselen duruluğunda beyaz tenli olmalı...
Aynaya bakınca siyah saç, siyah göz, esmer ten görmekten bıktım çünkü. Öögh...Pis...

Bu kızları düşünebilirim.

Aslında bir alternatif daha var. Ama buna esaslı donanım lazım.

Biri otuzlu yaşlarda biri yirminin sonlarında iki genç kadın.
Otuzlu yaşlarda olan ki işte favorim odur... Ama çok zor yahu...

Bayılıyorum onlara... Fiziken en hoş zamanlar. Yüzde hatlar yerine oturmuş. Fit. Hit.
Öz güven tavan. Kültür, sanat. Hafif bir boşvermişlik. Arada bir yurt dışı.
Bunu mutlaka düşünmeliyim. Beni bloglara cezbeden dünya kadınları. Hem ulaşılmaz hem mütevazı hem gizemli. Acayip de bilgili. Onları okurken insan kendini yuva çocuğu gibi hissediyo.
Hemi duygusal hemi de kaya gibi sert.
Evet galiba bunu seçeceğim. Zoru severim. ;))

Çok heyecanlandım. Sims geldi aklıma. Çok eğlenceli olacak.

Yeni bir baş, yeni bir yaş.
Ve bana bir de isim lâzım.
Yeni bir ev, yeni bir iş
Bir de yepyeni cisim lâzım.

Kısacası...

Yeni bi hayat, eskisi bayat
Kendime yeni bir ben lâzım.



Not: İki neşeli post arka arkaya geldi. Bu çok iyi. Bir dostum telefon açıp "akilane" uyardı dün akşam. Dostlarım benim için endişe etmişler. 'N 'oluyor bu Asuman' a dellendi mi, bi gün gülüyor bi gün ağlıyor' diye. Bu arada bazılarının da foyası ortaya çıktı. "Ah Asucum bi türlü vakit bulup bakamadım bloguna ama söz ilk fırsatta bakcam" diyenlerin de gizliden göz attıkları ortaya çıktı. Sizi gidi kuntizler siziii;)))

Bilgisayar kariyerim  

Posted by Asuman Yelen in , , ,



“Ben de senin çok daha akıllı olduğunu sanıyordum teyzecim.”

Bu sözler şimdilerde 30 yaşını doldurmuş olan mühendis yeğenim Koray’a ait. Galiba 9-10 yaşlarındaydı. Sanıyorum, ilk defa kozlar eline geçmişti ve en acı bir biçimde, içi kin dolu bir sevinçle parlayan gözlerini güya şaşırmış gibi iri iri açmış, herkesin içinde, hiç utanmadan (hatta gizli bir gururla), bana, babaannesinin tabiriyle “aadaabaat teyze” sine, dedesinin ifadesiyle teyzelerin en mükemmeline hem de. Sen misin, başına vura vura matematik , ingilizce çalıştıran, sen misin, sessizce odasına çıkıp, televizyon karşısında yakalayınca tiz sesinle bağıra çağıra odasına, çalışmaya yollayan. Sen misin, o annesinden su isteyince, senin ayağın yok mu oğlum, kendin alsana diyen..

Şimdi artık sıra geldi şu, baştan beri yetmiş milyon’un :))) merak edip, ”eee neymiş” dediği olaya. Malum , “radio days“doğumlu, daha radyonun içindeki insanları çözememişken televizyonla afallayan, cep telefonu ile iyice abandone olmuş bir neslin insanı olarak, bizlerin, bilgisayar başında “çölde yolunu kaybetmiş bir penguen” e dönüşmemiz kaçınılmaz oluyor.

Sen ne cesaretle o çocuğun odasına gider, daha ne olduğunu bile bilmeden o fareyi eline alırsın. Hem de herkesin içinde. Tıpkı Koray’dan gördüğüm gibi fareyi sağa sola hareket ettiriyorum ama ekranda ne varsa bir oraya savruluyor, bir öbür tarafa. Ekrandakileri takip etmeyi bırakın görmek mümkün değil. Koray bağırıyor (benim dehşet çığlıklarımı bastırmak için) teyze imleç imleeeç. Ben panik halinde ne imleci, imleç de ne ki diyorum. Epey cebelleşmemize rağmen, utanarak itiraf ediyorum ki, o gün o imleci görmem mümkün olmadı. Ondan sonraki birkaç yıl da. Zira bilgisayara hiç yaklaşmadım. Hatta görmiyim diye Koray’ın odasına bile girmedim. Uzun bir süre sonra o meşum cihazla ilişkim, hadi Koray, bi hastane oyna da seyrediim, hadi Can, şu hayvanat bahçesini aç, ben de bakiim kıvamında sürdü gitti.

Bütün arkadaşlarım aldıktan sonra bir cesaret ben de kendi bilgisayarımı aldım. Bundan sonrasını da Can’a sormak lazım. (Sosyoloji son sınıftaki yeğenim) Zaten cihazımı alırken yanımda götürmüştüm. Satıcıya sorduğum alakasız ,abuk soruları işittiği an kulaklarının seğirdiğini hissettim. Başına gelecekleri anlamış gibiydi. O günden itibaren aylarca o ve ben kendi evlerimizde, bilgisayar başında, cep telefonlarımız kulaklarımıza yapışık bir vaziyette yaşadık. Ben sordum o cevapladı.(x1000) Telefonuna yolladığım kontürlere verdiğim paranın haddi hesabı yoktu. Bir gün aradım: “ Can, o gün yüklediğin resimleri görmek istiyorum, naapiym? Cevap: “Bilgisayarımı aç..” Ben, sözünü keserek asabi bir şekilde: “Ne münasebet o benim bilgisayarım. Karşı tarafta, gülmek, ağlamak, boğulmak arası garip bir çığlık. Meğer o esnada elma yiyormuş yavrum.

Blog fikri de tamamiyle Erdem’e ait. Küçük kardeşimin oğlu. O da seneye bilgisayar mühendisi inşallah. Sayemde olup olacağına pişman herhalde. Davudi sesli bu yeğenimle olan bilgisayar maceralarımdan, Beddua başlıklı yazımda söz etmiştim. Şimdilerde başını dersten kaldıramıyor. Pek sevmezdi çalışmayı ama benden kaçıp ehven-i şer’e sığınıyor anlaşılan.

Bugüne gelince, gururla söyleyebilirim ki, üçünün de bitiremediği hastane ve hayvanat bahçesinin her etabını bitirmiş bulunuyorum. Bitmedi. Sims’de kendime tıpatıp benzeyen bir kadın ve Paçoza tıpatıp benzeyen bir köpek yarattım. Kızımla ikinci bir hayat sürdürüyoruz özgürce orada. Bitmedi. Tenis Turnuvalarına katılıyor, Andre Agassi ’yi Venus Williams’ ı yerle yeksan ediyorum. Bugünlerde de Zuma’ya hastayım. On ikinci leveli oynuyorum ve kendi kurduğum bir düzenekle (Mouse’u kullanmak üzere kucağıma koyduğum tahta bir levha :))) elimde Mouse ile uyuyana kadar oynuyorum. Tabii bir de blogum var ve yavaş yavaş her şeyi ile kendim meşgul olmaya başlıyorum.

Kim söylemiş onlara ihtiyacım olduğunu?


Hep sevgiyle kalın.

Blog Widget by LinkWithin