
14-15 yaşlarındaydım. 1964-65 yılları...
İstanbul' a döneli 1 yıl filan olmuştu. Biraz acılı, biraz şaşkın, biraz meraklı, biraz öfkeli
bir dönemim. Fiziksel, ruhsal, çevresel yeniliklerle başetmeye çalışırken henüz
büyümeye vaktim olmamıştı. Benimle yaşıt, bir yaş büyük ve küçük üç kardeş, teyze tarafından
kuzenler, belki biraz da annelerin teşvikiyle (kardeşileri de aralarınıza alın) ailecek görüşme
dışında bir gün evlerindeki bir arkadaş toplantısına beni de davet ettiler. Delikanlılar
Galatasay Lisesinde okuyorlardı, benimle yaşıt kızkardeşleri de Atatürk Kız Lisesinde.
Oğlanlar tam fırlamaydılar o dönemde. Anlamakta güçlük çektiğim muhabbetler, çılgın
müzik, serbest tavırlar... Kezban misali bir kenarda oturuyordum. Sonra kuzen ortalıkta
dolaştırdığı anket defterini elime tutuşturdu. Standart sorular, en sevdiğiniz renk, şarkı vs.
En sonunda da son zamanlarda en beğendiğim fıkrayı yazmam isteniyordu. Özenle ve
ciddiyetle tüm sorulara ayrıntılı cevaplar verdikten sonra o günlerde çok güldüğüm
pikniğe giden kaplumbağa ailesinin macerasını yazdım. Hani yıllarca giderler ormana
ulaştıklarında anne aylar süren sofra düzenlemesinden sonra tuzu unuttuğunu farkeder.
Yavru kaplumbağa eve gidip tuzu getirmeyi önerir. Senelerce beklerler. Sonra yavru
gülerek bir ağacın arkasından çıkar. Sizi kandırdım daha yola çıkmadım diye.
Evet, bu sevimsiz çocuk fıkrasını çok da ayrıntılı biçimde fırlama Galatasaraylı ergen
kuzenin anket defterine özenle yazdım. Defterde 2 sayfadan fazla yer işgal etmiştim.
Deftere bir göz attı, buz gibi bir sessizlik... Bir terslik olduğunu anladım. Sonra bir ara
defteri alıp benden öncekilere bir bakiim dedim. Komik, çapkın cevaplar, o yaşa uygun
müstehcen (imsi) fıkralar ve hiç kimse bir sayfayı bile doldurmamış. Sırtımdan ter boşandı.
Kaçıp gitmek, o yazdıklarımı koparıp un ufak etmek istedim. Çok utanmıştım.
Bu kadar zaman sonra bu anı, son zamanlarda ortalıkta dönen abuk
bir reklam dizisinden birini izlerlen birden düştü aklıma. Ne güzel unutmuşken.
Hani şu lunaparkta atlı karıncayla adrenalin patlaması yaşamak isteyen kızla ilgili...
O gün bu gün olsaydı eminim hepsi birden beni işaret ederek TİFİTİ BU YAW derlerdi.
İkinci bir yıkımı da bir tanıtım filmiyle yaşadım.
Dede torununa gitarını veriyor. "Al bunu, çal müziğini, kazan bu yarışmayı. Baban da
bu gitarla birincilik kazanmıştı. Gençliğimde ben de bu gitarla yıkmıştım ortalığı"
diyor. Geride fon müziği olarak Erkin Koray' ın ESTARABİM' i...
Yahu ben kocaman adamların ninesi olmuşum da haberim yokmuş :(((
Daha ruhum "abla" dan "teyze" ye zor transfer olmuşken...
Kar yüzündan toplantılar iptal edilip, Paçozu bile kayıp düşerim korkusuyla
çıkaramadığım bu günlerde beyaz cama iyice düştüm. Hollywood filmlerinden
sonra Gözyaşlarıyla "Ağustosta Rapsodi", müthiş bir zevkle "Arka Pencere".
Sevdiğim dizilere mazoşist bir yaklaşımla sevmediklerimi de ilave ettim.
Örneğin, "Öyle bir Geçer Zaman ki".
İlk birkaç bölümünü izlemiştim. Nasıl bu hale gelmiş geçen zaman içinde.
Erkan Petekkaya' nın ayrılmak istemesine hak vermemek mümkün değil.
Ben rastlantı sonucu intihar sahnesiyle başladım izlemeye. Çok da vâkıf değilim
olana bitene ama sırayla, biri kendini öldürdü-biri nikaha gitti, sonra, vazgeçti,
çok güzel gelinin babası damadı eşşek sudan gelene kadar dövdü. Gelin çıldırdı.
Aynı gün en iyimser tahminle, ertesi gün, ablası kocasını aldattı, anne kızılarıyla
ilgilenirken, şirkette birileri kuyusunu kazdı, bu arada bir adam öldü. Aynı gün
oğulları sevgilisinin önce evlendiğini görerek kahroldu, sonra intiharına şahit
oldu. Gece geç vakit eve perişan geldiğinde babasına olanı biteni anlattı. İşte tam
kızın evlenme haberini alıp oğlunu teselli etmeğe çalışırken "baba bitmedi" deyip de
kızın kendisini arabanın altına attığını söylediğinde Petekkaya' nın (babanın demiyorum
özellikle) bir YOK ARTIK deyişi vardı ki içinden, "ben bu diziden giderim arkadaş,
bu kadarı da pes artık" dediğinden eminim.
Sonrasında damat intihara teşebbüs eder, hastaneye kaldırılır, kız da aynı hastanede
rehabilite olmaktadır ve bir kadın, bir erkek iki doktor her yere yetişmektedir.
O dönemleri iyi bilen biri olarak, otuzlu yılların garip çantaları, az doktorlu tek hastane
keyfiyeti... Bu arada anne fakir düşer. Büyük kız çocuğunu kaybeder. Karısı babayı aldatır.
Ağabey, elti ve kızları "Cemile artık fakir" diye göbek atarlar...
Bu diziyi izlerken hep aklıma "kedi nerede-ağaca çıktı-ağaç nerde.............dağ nerde -
yandı bitti kül oldu" tekerlemesi gelmekte nedense...
Ve ewweet ...
Bir sevgililer günü daha...Ve bir reklam.
"Sadece aşktır rüyaları gerçeğe dönüştüren.
Şimdi aşk zamanı.
Şimdi PIRLANTA zamanı...."

Koray' la şirin mutfağımda yemek yiyor, sohbet ediyoruz.
İş yerindeki bir olaydan bahsediyor. Yetiştirmesi gereken bir iş için bir yere yetişmek üzere hızla merdivenlerden inerken...
"Birden ayakkabımın burnu kocaman açılmaz mı. Acelem var, değil koşmak, yürümem bile çok zor." "Eyvah n'aptın sonra? Bak görüyor musun aksiliği...Hay allah..." "Allahtan hemen aşağıda bir lostra salonu vardı da hemen koştum. İnanılır gibi değil. Nasıl bir yapıştırıcıysa beş dakika içinde ayakkabıyı ayağıma giydim..."
Ben atılıyorum. "Oğlum ne sanıyorsun, yapışır tabii. Ama sen nereden bileceksin. Sana kalsa, acelen olmasa, hemen atardın o ayakkabıyı. Aaah ah, bizim çocukluğumuzda ayakkabılar eskimeden atılmazdı. Babamın, ağabeyimin pabuçlarına yapılan pençeleri hatırlıyorum. " "Yapma yahu inanmıyorum. Pençe ha, çok komik." "Tabii ya, bizler de iyice eskimeden katiyyen yenisini istemezdik. Öyle AVM ler markalar, çeşitler nerdee. Bir ya da iki mağaza, seçenekler sınırlı. Adıyaman' da hazır ayakkabı bile satılmazdı." "Hadii beaa..Terlikle mi dolaşırdınız..."
Gülüyor. "Gülme de dinle. Kunduracı bize bir katalog verirdi. Bizler oradan önce ayakkabı beğenir, renk seçerdik." " Şaka gibi..." " Sonra yere koyduğu kağıdın üzerine ayağımızı bastırır, kurşun kalemle ölçülerimizi alırdı. Aynen de yapardı beğendiğimiz ayakkabıyı. Hey gidi Adıyaman..nasıl güzel günlerdi..."
Koray eli çenesinde dinliyor kim bilir kaçıncı kez anlattığım Adıyaman anılarını. Neden sonra lafı bağlamak geliyor aklıma. "Son sipariş ettiğimiz ayakkabılar gelmeden tayinimiz çıkmıştı
Mersin' e. Babam bir kere daha gitmişti Adıyaman' a, o getirmişti. Hiç unutmam, annenle balkonda oturmuş komisyoncuların portakalları sandıklara yerleştirip kamyonlara yüklemelerini izliyorduk. Sana anlatmış mıydım? Mersin' de ilk oturduğumuz evin altında narenciye komisyoncuları vardı....."
Bir on beş dakika da önce turunçgillerin sevkiyatı, sonra da Adıyaman' dan sonra bize saray gibi gelen Mersin' deki ilk evimizin odaları, mutfağı, servis penceresi, bizden sonra o evin otele dönüştürüldüğü anlatılıyor. Koray' ın sandalyesinde iyice geriye kaykılıp çoktan boşalan tabağına bıçağın ucuyla sıkıntılı sıkıntılı küçük darbelerle vurması beni kendime getiriyor. Silkinip konuya dönüyorum. "Biz annenle balkonda otururkan köşeden deden göründü. Elinde küçük valizi ve birbirine bağlı iki ayakkabı kutusunu sallaya sallaya eve doğru geliyordu." Bir fasıl da ayakkabıları anlatıyorum. Koray sabırla ve saygıyla ve sanki biraz da kaygıyla dinliyor.
Artık sohbet yok. Monolog var. Sonunda o da bitiyor. Bir müddet sessizlik.. Koray kim bilir kaçıncı çayını yudumlarken, durumun tadını çıkarıyor. Bense artık bir burgu gibi beynimi kurcalayan o bildik, o hain soruya cevap bulmaya çalışıyorum. "Neydi...neydi... Esas konu neydi? Tabakları bulaşık makinesine yerleştirirken tüm konuşulanları geriye sarmaya başlıyorum. Hayalimde hızla hareket ederek önce ayakkabıları ve babamı bırakıp balkona, oradan trenle Adıyaman' a geri dönüyorum.Biraz evde biraz komşuda biraz çarşıda dolaşıyor, tam elimde yıkadığım düdüklüyü kurulamış yerine kaldırırken, kendimi ayakkabıcıda buluyorum.
Ayakkabıcı??? Ewwweett. Unutmadan, hemen kurulama bezini yerine asıp telaşla Koray' a dönüyorum.
"Eeee, Koray' cım, n'ooldu o iş, vaktinde yetişebildin mi o gün gideceğin yere, halledebildin mi?..."
Koray önce şaşırıyor. " Ne işi, hangi iş?" Sonra gülmeye başlıyor. " Ha evet hallettim" diyor. Sonra hemen gözlerini kaçırıp yeniden suskunluğuna dönüyor.
Şu gençler de ne sıkıcı...
Halbuki geçen hafta, evinde kaldığım kadim dostum Nural' la akşam yemeğinde başladığımız sohbeti dallandıra ballandıra sulandıra bulandıra sabahlara kadar sürdürmüş sonunda birlikte bir geri bir ileri ipin ucunu kaçıra yakalaya şahhane bir muhabbet gerçekleştirmiştik. Ona henüz döndüğü Almanya' da ameliyat olan ablasının sağlığını sormuş, cevabını alamadan geçmiş olsuna gelen bir komşusunun dramıyla devam etmiş, bu arada birden kendimizi Türkiye' de başka birinin dramının içinde bulmuş, nasıl olduysa politikaya girmiş, ansızın, her yazımı sabırsızlıkla okuduğu için, birden benim bloguma dalmış, oradan TV. programlarına atlamış, bu arada sık sık birlikte geçmiş günlere batıp çıkmış, biraz ölenlerden, biraz kalanlardan bahsetmiş, azıcık dedikodu yapmış ve birlikte birbirimizi ite kaka başa dönebilmiş ve ablasının ikinci bir ameliyat daha geçirmesi gerektiği konusunu da konuşabilmiştik nihayetinde...
Bu bizim marazi bir şekilde sürdürdüğümüz, artık alıştığımız ve zevk almaya başladığımız diyalog biçimimizdi. Bu hafta sonu neye benzediğini anladık ve adını koyduk. Dantel.
Örenler bilirler. Önce mutlaka zincir çekilerek başlanır, sonra o ana zincire küçük küçük motifler eklenir. Çeşitli motifler yapılır, kimi yaprak şeklinde, kimi çiçek şeklinde, arada bir dolgularla, bu motifler, önce birbirlerine, sonra da ana zincire bir şekilde bağlanır, hepsi birleşir ve bir sehpa, masa ya da yatak örtüsü oluşturulur. Tıpkı bizim muhabbetler gibi. Sadece biraz zaman, biraz sabır şunun şurasında...
Bizim o güzelim el örgüsü örtülerimiz ne güzeldir. Baktıkça gözü gönlü açılır insanın. Mutluluk, huzur verir. Anneler zevkli bir telaşeyle örüp okşayarak bohçalarlar ama ama gençler ya almazlar, ya da alır fakat kullanmazlar.
Zamane gençleri, ne anlar muhabbetten, ne anlar dantelden. Ruhsuz şeyler n'oolcak;)))
Hep neşeyle ve muhabbetle kalalım..
Bu Blogda Ara
Contributors
Blog Listem
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Merhaba,7 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Bi arkadaşa bakıp çıkıyorum10 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
Merhaba demeye geldim...11 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
TAŞINDIM...15 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
İzleyiciler
Yazı Arşivi
-
►
20
(5)
- ► Eylül 2020 (1)
- ► Ağustos 2020 (3)
- ► Temmuz 2020 (1)
-
►
17
(4)
- ► Nisan 2017 (1)
- ► Şubat 2017 (1)
-
►
16
(1)
- ► Şubat 2016 (1)
-
►
15
(1)
- ► Ağustos 2015 (1)
-
►
14
(16)
- ► Aralık 2014 (1)
- ► Eylül 2014 (2)
- ► Ağustos 2014 (1)
- ► Haziran 2014 (1)
- ► Mayıs 2014 (2)
- ► Nisan 2014 (4)
- ► Şubat 2014 (1)
-
►
13
(44)
- ► Aralık 2013 (3)
- ► Kasım 2013 (3)
- ► Eylül 2013 (6)
- ► Ağustos 2013 (3)
- ► Temmuz 2013 (1)
- ► Haziran 2013 (1)
- ► Mayıs 2013 (3)
- ► Nisan 2013 (7)
- ► Şubat 2013 (3)
-
►
12
(96)
- ► Aralık 2012 (2)
- ► Kasım 2012 (4)
- ► Eylül 2012 (16)
- ► Ağustos 2012 (7)
- ► Temmuz 2012 (5)
- ► Haziran 2012 (8)
- ► Mayıs 2012 (10)
- ► Nisan 2012 (14)
- ► Şubat 2012 (8)
-
►
11
(179)
- ► Aralık 2011 (19)
- ► Kasım 2011 (38)
- ► Eylül 2011 (14)
- ► Ağustos 2011 (17)
- ► Temmuz 2011 (8)
- ► Haziran 2011 (14)
- ► Mayıs 2011 (11)
- ► Nisan 2011 (9)
- ► Şubat 2011 (10)
-
►
10
(152)
- ► Aralık 2010 (12)
- ► Kasım 2010 (12)
- ► Eylül 2010 (9)
- ► Ağustos 2010 (12)
- ► Temmuz 2010 (7)
- ► Haziran 2010 (12)
- ► Mayıs 2010 (11)
- ► Nisan 2010 (17)
- ► Şubat 2010 (11)
-
►
09
(186)
- ► Aralık 2009 (22)
- ► Kasım 2009 (22)
- ► Eylül 2009 (17)
- ► Ağustos 2009 (24)
- ► Temmuz 2009 (19)
- ► Haziran 2009 (20)
- ► Mayıs 2009 (20)
- ► Nisan 2009 (8)
- ► Şubat 2009 (5)
Müzik
Popüler Yazılar
-
İyi ki iki kez sınıfta kalmışım lise ikide. Kalmışım da bir sene de evde oturmuşum. Bakkal dümbüllüye her gidişimde pijamasıyla daml...
-
Hızla yanlarından geçıp gidiyordum ki ağabeyin sesini duydum. "Sakın birbirinizin elini bırakmayın. Yanımdan ayrılmayın. Caddeye de fır...
-
Paadişaanın üç kızı varmış. Bir gün onları yanına çağırmış. "Hadi bakiim cevap verin" demiş. "...
-
Akşamlar inerken mavi sulara Bir kırık cam olur ufukta güneş Vecdine layık o hülyalı bakışlara O hem bir neşedir hem de elem ruhlu eş....
-
Güneşli bir Pazar gününe uyandım... Boyun, sırt, bel ağrısı, gaz sıkıntısı, kafa çınlaması, ruhumdaki ağırlık, beynimdeki karmaşa, k...
-
Yine aynı şey oldu. Minik bir bir dileğim hiç beklemediğim bir şekilde gerçekleşti. Geçtiğimiz günlerde televizyonda, internette, en sevilen...
-
İyisiyle, kötüsüyle, güzeliyle çirkiniyle bir yazı daha devirdik. Bekle beni İstanbul. Sıra sende. Biraz da orada sevinip...
-
Geçenlerde kızkardeşlerin en tatlısı elinde devasa bir poşetle kapımdan içeri girdi. Yüzündeki maskenin sıkıntısı, çok seyrek sokağa çık...
Etiketler
- 2010
- 2011
- 27 mayıs İhtilali
- 7 numara
- ABD
- abla
- acemilik
- açlik
- Adıyaman
- afet
- ağabey
- ağaç
- Ağustosta Rapsodi
- aile
- akraba
- akrostiş
- akşam
- Albatros
- alış-veriş
- alışkanlık
- alışveriş
- alışveriş tutkusu
- Ali Muhittin Hacı Bekir
- Alphonse de Lamartine
- amatörlük
- anı
- anılar
- anılar...
- anlaşma
- anlayış
- anma
- anne
- anneanne
- anneler günü
- Antalya
- apartman hayatı
- arayış
- arıza
- Arka Pencere
- arkadaş
- armağan
- aşı
- aşk
- aşure
- Atatürk
- ateş böceği
- atom bombası
- Attila İlhan
- ATV
- ATV şarkı
- Avustralya Açık Tenis
- ayaz
- ayrılık
- aziz nesin
- B.Necatigil
- baba
- Babalar Günü
- bahar
- bahçe
- balkon
- banka
- Barbra streısand
- barış
- başarı
- başlangıç
- Baudelaire
- Bauelaire
- Bayrak
- bayram
- Beatles
- bebek
- bekir sıtkı erdoğan
- beklentiler
- BEN
- beste
- beşiktaş
- Betty Smith
- beyaz dizi
- beyaz diziler
- beyaz roman
- Bhagavatgita
- bilgisayar
- Bir genç kız Yetişiyor
- Bir sarkısın sen
- Bir Şarkısın Sen
- birlik ve beraberlik
- birliktelik
- bitki
- biyografi
- blog
- blogger
- börek
- Buddha
- bugün
- bulmaca
- buluşma
- buzdolabı
- Bülent Ecevit
- Cahit Sıtkı Tarancı
- can yücel
- Capra
- cehalet
- centilmen
- cesaret
- cevaplar
- cezerye
- cinayet
- cocuk
- cocuk.
- cocukluk
- Cronin
- Cumhuriyet
- Cüneyt Gökçer
- çalışma hayatı
- çaresizlik
- çay
- Çığlık
- çınar
- çiçek
- çiçekler
- çiğ
- çocuk
- çocuklar
- çocukluk
- çöp
- dalgınlık
- Daltonlar
- damat
- Damdaki Kemancı
- dans
- davetiye
- dayak
- dedikodu
- Defne Joy Foster
- demirhindi
- deneyimler
- deniz
- deprem
- dergi
- destan
- dilek
- dilekler
- dinlenme
- disko kralı
- diyet
- dizi
- doğa
- doğallık
- doğum günü
- dolap
- Doris Day
- dost
- dostluk
- dostluk.
- dostlulk
- duygular
- düğün
- dül dül
- dünya
- dünya kadınlar günü
- Dünya Prematüre Günü
- düşmanlık
- düşünceler
- düşünceler.
- Ecevit
- edebiyat
- Edgar Allan Poe
- Ekim
- Ekrem Bora
- Elazığ depremi
- emek
- emekli
- eminönü
- Emirgân
- Engelliler
- ephraim kishon
- erişkin
- erişlilmezlik
- erkek
- eski yıl
- eşek
- eşyalar
- etiket metiket yok
- Etkinlik
- eve dönüş
- evlat
- Ey Aşk Nerdesin
- eylül
- ezan
- Ezel
- Fakir Baykurt
- fal
- fanatizm
- Farrah Fawcett
- fasulye
- felaket
- felsefe
- fenerbahçe
- fırtına
- Fikret Otyam
- film
- filozof
- final
- Firari
- firuze
- fono
- formüller
- fotoğraf
- Frank Sinatra
- Futbol
- gazanfer özcan
- gece
- geçim
- Geçmiş
- geçmişten şarkılar
- gelecek
- gelin
- genç kız
- gençlik
- gerçek
- geyik
- gezi
- gezinti
- giden sene
- Gitanjali
- giysiler
- Govinda
- gökkuşağı
- göl
- gönülçelen
- gösteri
- göze çarpmayan debdebe
- gözyaşı
- Grace Kelly
- grizu
- gül
- Gülümse
- gün batımı
- güncel
- güneş
- Güneydoğudan öyküler-Önce vatan
- Günlük yaşam
- güven
- güz
- güzellik
- güzellikler
- haber
- haberler
- Hacer Buluş
- Hacivat
- hafta sonu
- hak
- hala
- harika çocuklar
- hasta
- hastalık
- hayal kırıklığı
- Hayali Küçük Ali
- hayaller
- hayat
- hayvan
- hayvanlar
- hayvanlar alemi
- hazan
- hediye
- Herman Hesse
- hiciv
- Hindistan
- Hiroşima
- Hitchcock
- hobby
- Hollywood
- hoptirinam
- hoşgörü
- hoşluklar
- http://www.blogger.com/img/blank.gif
- huzur
- hüsran
- hüzün
- ıhlamur ağacı
- ışık
- ibadet sohbet
- içimizdeki çocuk
- içtenlik
- iftar
- ihmal
- İhsan Varol
- ikiyüzlülük
- ikram
- ilaç
- ilginç şeyler
- ilişki
- ilkbahar
- ilkokul
- İlkokul şiiri
- İnci Ertuğrul
- İngilizce
- insafsızlkık
- insan
- insan halleri
- insan olmak
- insanlık
- intikam
- İslamiyet
- istanbul
- isyan
- İş Bankası
- işçi
- iyilik
- Jacques Brel
- James Stewart
- Japonya
- Jean Moreas
- Jim Reeves
- kabuk
- kadın
- kadınlar
- kahvaltı
- kahve
- kalıplar
- kalite
- Kamer Genç
- kan verme
- Kandil
- kaplumbağa
- kar
- Karagöz
- karanfil
- karanlık
- kardeş
- karışık duygu ve düşünceler
- karmaşa
- katiam
- kavafis
- kayıp
- Kayserispor
- keder
- kedi
- kediler
- Kelime oyunu
- Kemal Burkay
- kerpiç
- keşke
- keyif
- kıskançlık
- kış
- kız kardeş
- kızkardeş
- Kim Novak
- kiracı
- kishon
- kişisel
- kitap
- koka kola
- kolbastı
- komedi
- komik
- komşu
- komşuluk
- konser
- konut
- korku
- Korolar çarpışoyor
- koşullu refleks
- köpek
- kuaför
- kupa
- Kurban Bayramı
- kuyruk-bilim
- kültürel mozaik
- Lale
- latife hanım
- lezzet
- lisan
- lise
- Liz Taylor
- maneviyat
- manzara
- Marsel İlhan
- masal
- masumiyet
- maymun
- mazi
- meclis
- medya
- Mehmet Topuz
- mektup
- merasim
- Mevlana
- mevsimler
- Meyva Zamanı
- Michael Jackson
- mim
- misafir
- misafirlik
- Misak- ı milli
- mizah
- Montaigne deneme
- moral
- Mr. Smith
- muhabbet
- Muhabbet Kralı
- Muhammed
- muhasebe
- Murathan Mungan
- mutfak
- Mutfak şarkıları
- mutluluk
- Müge Anlı
- müzik
- müzik nostalji
- Nagazaki
- Nazım Hikmet
- nefret
- nekahat
- Nirvana
- Nisan
- Nişan töreni
- Noktürn.
- nostalji
- okan bayülgen
- olay
- olgunluk
- on line alışveriş
- ordan burdan
- Orhan Kemal
- Orhan Veli
- orman
- oruç
- otobüs
- otokontrol
- oyun
- ozan
- ödül
- öfke
- öğrenci
- öğretmen
- Öğretmenler günü
- ölüm
- ölüm yıldönümü
- ömür
- öykü
- Öykü Atölyesi
- özgüven
- özlem
- Paçoz
- Paçoz..
- Paris
- pasta
- paylaşım
- paylaşmak
- pazar
- pazar alışverişi
- pazar günü
- Pazar sohbeti
- pembe dizi
- pencere
- Piknik
- pişmanlık
- plan ve programlar
- planlar
- plasebo
- Platters
- polis
- popülizm
- program
- programlar
- radyasyon
- radyo
- Ramazan
- Ramazan davulu
- Red kit
- reklamlar
- resim
- resmi bayramlar
- Reşid Behbudov
- Rilke
- rin tin tin
- Roland Garros
- roman
- romantik
- romantizm
- röportaj
- ruh yorgunluğu
- ruhat mengi
- rüya
- saat
- sabah
- sadakat
- Sadettin Kaynak
- safiyet
- Sağanak
- sağlık
- sahur
- Samana
- samimiyet
- sanal
- sanat
- sanatçı
- sanatkar
- Saroyan
- Satürn
- schumann
- sebze
- seçkin
- seçme saçma sohbetler
- sel
- Selimpaşa
- Selmi Andak
- sergi
- sevdiğim şeyler
- sevgi
- sevgi soysal
- sevgili
- sevgililer günü
- sevinç
- seyahat
- seyirlik
- Seyyare
- Shakespeare
- Show TV
- sıcak
- sıkma
- sıradanlık
- Sidarta
- Sigara
- simit
- sinema
- sipariş
- sis
- soğuk
- sohbet
- sonbahar
- soru
- sorular
- spiker
- star
- still life
- su yücel
- suikast
- şablonlar
- şafak
- şans
- şarap
- şarkı
- şaşkınlık
- şeker
- Şeker Bayramı
- şerbet
- şermin
- şiddet
- şiir
- şikayet
- tabak
- tabletler
- tagore
- tanışma
- tansiyon
- tantuni
- tarif
- tartışma
- taşınma
- tatil
- tedavi
- teknoloji
- telaş
- telefon
- televizyon
- temizlik
- tenis
- tenis turnuvası
- terlik
- tevfik fikret
- Tırpan
- tiyatro sahne
- tokat
- toplantı
- Tövbeler Tövbesi.
- Transfer
- tren
- TRT
- TSM
- Ttv
- Tuna Huş
- tutsak
- tuvalet
- tüketim
- Tülin Oral
- Türkan Saylan
- türkü
- TV
- Uğur Mumcu
- umut
- unutma
- uyku
- Üç Hür El
- ülke meseleleri
- ümit
- üretmek
- ütü
- vahşet
- vakit
- Vasuveda
- vatan
- William Holden
- William Wordsworth
- Wimbledon
- yağlıboya resim
- yağmur
- yalnızlık
- yaprak
- yarışma
- yaşam
- yaşlılık
- yatak
- yaz
- yeğen
- yeğenlerim
- yeme-içme
- yemek
- yemekteyiz
- yeni yıl
- yeni yıl kartları
- yesterday
- yıl dönümü
- yılbaşı
- yıldız
- yıldönümü
- yoksulluk
- yol
- yolculuk
- yolculuk.
- yorgünluk
- Young at Heart
- yönetici
- yün
- yürüyüş
- zaman
- Zeki Müren
