yağmur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Nedir bu güzellikler.. .Nedir bu güzellikler...  

Posted by Asuman Yelen in ,







Yapraklarda inciler






















Renklerde birinciler



















Doğadaki motifler





















Sanki rüya gibiler





















Kokularıyla mest ederler






















Gözümüzü şenlendirirler

























Ruhumuzu dinlendirirler






















Hayranlık uyandırırlar




















Doğayı canlandırırlar

















Mücevherleri andırırlar
















Güneşle güzelleşirler




















Zerafette üstlerine yoktur.




















Cancağız
ım benim

tüm güzelliklerden habersiz


uyur.

Nisan Yağmuru ve Korkular  

Posted by Asuman Yelen in , ,


Yarın, her biri kendi yollarında, kendi evlerinde (biri İstanbul dışında) yaşamlarını sürdüren üç yeğenimle benim evimde bir araya geleceğiz.

Her üçünü de memnun edecek mönüyü kafamda tasarladıktan sonra üzerimi sıkıca giyinip önce semt pazarına, sonra da markete gitmek üzere alışveriş çantamı alıp çıktım.

Apartman kapısından çıkar çıkmaz yüzüme çarpan serin temiz hava ve genzimi dolduran ıslak çimen kokusu o kadar güzeldi ki başıma geçirdiğim kapşonumu geriye itiverip yüzümü yukarıya,
hızla yağan yağmura verip keyifle derin derin nefes almaya başlamıştım ki, yan tarafım
da, arkamda sesler duydum. Sesin geldiği tarafa bakınca birinci kattaki komşumun cama vurarak dikkatimi çekmek istediğini farkettim. Baktığımı görünce telaşla garip el kol hareketleri yapmaya başladı. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken camı aralayıp telaşla seslendi.

"Aman Asuman Hanım, napıyorsunuz, bunlar radyasyonlu bulutlar, hemen geçirin kapşonunuzu, eğin başınızı, hızlı hızlı gidin dönün. Bu havada çıkmanız kabahat."

Kapşonumu geçirdim, yola koyuldum. Bütün keyfim kaçıp gitti. Benim umurumda bile değildi. İyisiyle kötüsüyle kendi yaşamımın büyük bir kısmını tamamlamıştım. Ama ya onlar. Yarın büyük bir keyifle bana kendi maceralarını oradan oraya atlaya atlaya, birbirlerinin sözünü kese kese ya da birbirlerini tamamlaya tamamlaya anlatacak, genç iştahlarıyla özenle yaptıklarımı yiyecek olan üç heyecanlı delikanlıyı düşündüm. Bir tanesi dünyalar güzeli sevgilisiyle evlenme hazırlığı yapan, biri biriktirdiği parayla İngiltere' ye sertifika programına gitmeyi planlayan, diğeri de yeni başladığı işinde istediği yere gelebilmek için şevkle çalışan pırıl pırıl üç delikanlıyı.

Onlar için korktum.

Eminim onlar da korkuyorlardı. Onlar ve tüm diğerleri. Gençler, yolun başındakiler.


Üzerine şiirler, şarkılar yazılan, altında romantik gezintiler yapılan, musikisi, bereketi ve kokularıyla ünlü Nisan yağmurlarından bir gün bu denli ürkeceğimiz hiç aklımıza gelir miydi.

Bu dünyayı bu hale getirenlerin boyunlarındaki vebal o kadar büyük ki...



Yağmurun hatırlattıkları 7  

Posted by Asuman Yelen in , , ,


"Ah be kızım. Nasıl iş çıkardın şimdi. Niçin dikkat etmiyorsun. Senden başka kimse var mıdır acaba okulda, tatil günü sokaklara dökülen iğneci evi arıyan.

Biraz şaşkın, biraz korkulu, elimi sımsıkı tutmuş hızlı hızlı yürüyen anneme koşar adımlarla ayak uydurmaya çalışıyorum. Kasvetli hava, yağan yağmur iyice tedirgin ediyor yüreğimi.

Nihayet aradığımız evi buluyoruz, şişman, esmer kıvırcık saçlı bir kadın başını araladığı kapıdan uzatıyor. Asık bir suratla soruyor. "Buyrun, ne vardı?" Annem durumu izah ederken ben titreyerek etrafıma bakıyorum. Karanlık, taş bir avlu. Tüm eski Adana evleri gibi. Yarı açık yarı kapalı. Tabanı toprak açık kısmına yağan yağmurun tıpırtıları yüreğiminkilere karışıyor.

Avluya giriyoruz. Bir sedirin ucuna ilişiyorum. Kadınla bir kapının ardında kaybolan annem de geliyor yanıma oturuyor biraz sonra. Yan gözle bana bir göz atıyor ve gözlerimde nasıl bir korku gördüyse, o meşhur tek kaşı havada muzip haliyle, ciddiyetini de bozmadan beni rahatlatmaya çalışıyor.

"Korkacak bir şey yok. Biraz geç oluyor seninki o kadar. Bundan sonra daha dikkatli olursun olur biter. "

Hepsi benim şaklabanlığım yüzünden.

Adana' dayız. İlkokul ikinci sınıfa gidiyorum. Ablam da dördüncü sınıfta. Evimizin bir sokak ötesindeki Reşat Bey İlkokulu' nda okuyorum. Bu okulun o zamanlar bana uçsuz bucaksız gelen bahçesini hiç unutmuyorum. Üç şey net aklımda. Seyyar dondurma ve şalgam arabalari. Donurmacıdan 5 kuruşluk dondurma alabilmek için tekerleğin üzerine çıkmam gerekiyor. O kadar küçüğüm. Teneffüslerde hatta yaz tatilinde uygun dört ağaç bulup köşe kapmaca oynayışımız. Ve tabii bir kabusa benzeyen bu üçüncüsü.

Sınıf öğretmenimiz Cumartesi öğleden sonra İstiklal Marşının arkasından eve gitmeyip bahçede toplanmamız gerektiğini söylüyor. Öyle yapıyoruz. Tam karşımıza iki yüksek sehpa konuyor. Beyaz önlüklü iki hemşire siyah çantalarından uzaktan seçemediğimiz bir şeyler koyuyorlar sehpaların üzerine. Çiçek ya da verem aşısı yapılacak, emin değilim. Bizim sınıfın yarıdan çoğu ağlamaya başlıyor.

Ben ufak ufak gırgır geçiyorum. Sürekli olarak gülüyor ve hiç aşıdan korkulur mu diyorum. Herkes arkaya saklanırken ben öne atlıyor ilk masaya ilk giden ben oluyorum. Hiiiç korkmuyorum. Asla (!) ... Hemşire işini yapıyor. Gerçekten hiç acımıyor. Hoplaya zıplaya dönüyorum diğerlerinin yanına. Asık suratlı naif ablamla eve geliyoruz. Ablam suskun, ben kahraman edasıyla hiç acımadı muhabbetleri yapıp bir de babamdan "aferin Asunino" alıp memnun yatıyorum.

Gece ablam ateşleniyor. Ben mışıl mışıl uyuyorum. Sabah ablamın kolu şişmiş. Ben gayet neşeli.
Annemle babam uzat bakiim kolunu diyorlar. Bir de bakıyorlar ki sadece tentürdiyot kalıntısı. Dikkatla bakıp iğne izi arıyorlar. Yok. Ablam durumu anlıyor ve yüzünde bir zafer ifadesiyle anlatıp beni yerin dibine batırıyor. Birinci masada sadece sterilize edilip ikinci masada iğne vuruluyormuş meğer.

Korkudan bakamadığım için anlamamışım.

Ben bunları düşünürken kadın içerden sesleniyor. "Tamam gelebilirsiniz..."

Dizlerim titreyerek bir kapıdan içeri giriyorum. Annem de yanımda. Bedbin suratlı kadın kolumu sıvamamı istiyor. Annem elbisemin kolunu yukarı doğru kıvırırken dehşetle kadının yanan gazocağının üzerindeki kutuyu bir bezle alıp içinden bir maşayla şırıngayı alışını ilacı şırıngaya çekişini seyrediyor oradan tabana kuvvet kaçmak istiyorum.

Sonrası malum. Şişen kol, çıkan ateş, sevimsiz bir ağrı ve berbat bir hastalık hali.

Daha da kötüsü, duyduğum utanç ve yaşadığım dehşet...

Tam yarım asır sonra her ayrıntısını hatırlayabildiğime göre...


Herkese güzel bir hafta diliyorum...

Yağmurun hatırlattıkları 6  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,

Yağan yağmur bu kez bana bir demet gül, gözyaşları ve küçük kahkahalarla karışık, anı dolu, geçmiş dolu bir sohbetle içilen onlarca bardak çay, konuşarak ve susarak geçirilen, çıtırdayan soba kadar sıcak bir öğleden sonrası muhabbetini hatırlattı. Aynı sıcaklıkla devam edecek olanların ilkini.

Ve çok sonrasında ve sıklıkla ve derin bir hüzünle dinlenen bu çok güzel şarkıyı.

Aysel Gürel' i ben bu şarkısından sonra yürekten sevdim.

gözlerin su yeşili


Gözlerin Su Yeşili


Birdenbire çıkıverip gel,


Şaşırsın kalbim sesimden önce.

Ne güzel olur

Bilsen ne güzel

Çıldırırım ben seni görünce..




Önce yokluğunu anlatırım sana

Sonra geçer aynaya süslenirim

Sonra da mavi bir çaydanlıkla

Sana sıcak bir çay demlerim.


Küçük mumlar yakarım sehpada

Kokulu otlar tüter tablada

Anlat derim nasıldı uzaklar?

Beni unutmadın ya..


Saçlarımı alırsın avucuna

Gözlerin yine öyle su yeşili

Akar durur ruhuma..


Birdenbire çıkıverip gel,

Şaşırsın kalbim sesimden önce.

Ne güzel olur

Bilsen ne güzel

Çıldırırım ben seni görünce..

Aysel GÜREL


Yağmurun hatırlattıkları 5  

Posted by Asuman Yelen in , , , , ,




Çay, simit ve Emine Teyzemiz


İstanbul ‘ da bir sonbahar günü…

Kasım ayı içindeyiz. Yağmurlu, sıkıntılı bir tatil gününde biz üç kız kardeş, annem ve anneannem vakit dolduruyoruz.

Dışarıda hava karanlık. Evde kasvet ve hüzün hüküm sürmekte. O ilk günlerin telaşesi, bizim yerleşmemiz, anneannemin toparlanıp getirilmesi ve yerleştirilmesi, okul, kayıt, forma, ayakkabı derken annemi oyalayan tüm meşgaleler bitmiş, telaş ve şaşkınlık sona erince yüreklerimizdeki özlem ve acı olduğu gibi açığa çıkmış, bütün eve de hakim olmuş durumda. Radyoda hafif hafif Türk Sanat Müziği çalıyor. Oturduğumuz salonda sobanın çıtırtısında bile hüzün var sanki. Göz ucuyla anneme bakıyorum. Bizlere göstermemek için özen gösterdiği gözyaşlarının izleri, yeşil gözlerinin etrafındaki kızarıklıklarla kendini ele veriyor. Yine yemek yaparken ve henüz yerine kaldırdığı öğle yemeği tabaklarını yıkarken ağladığı açıkça belli. Anneannem odasında uyuyor. Ben elimdeki kitabı okumaya çalışıyorum. Ablam bir dergi karıştırıyor. Kız kardeşim camda, geleni gideni seyrediyor.

Ansızın kapının ısrarla ve hiç susmadan çalan ziliyle, hep birlikte antreye yöneldik. En yakın bendim herhalde ki hala çalmakta olan kapıyı açan ben oldum. Bundan sonra olanları anı anına hatırlıyorum ve ölene kadar unutacağımı da hiç sanmıyorum.

Kapı açılır açılmaz içeriye kocaman bir tüy yığını girdi. Buna daldı da diyebiliriz. Bağıra çağıra ve hışımla daldı içeri. Bu, bir kadındı. Sırtında yerlere kadar uzanan tüylü kahverengi bir manto, başında da aynı tüylerden bir bere ya da şapka veya kalpak, bu üçünün arası bir şey vardı. Çizmelerini çıkarırken, çantasından çıkarıp yere fırlattığı terliklere ayağını geçırirken hep konuşuyor, durmadan konuşuyordu. Başındakini çıkarıp elime tutuşturdu. Göz ucuyla yüzüne baktım. Siyah kıvırck saçlıydı.Teni esmerdi ve sağ kaşının altında onu daha da ürkütücü gösteren kocaman bir şişlik vardı.

“Nerde senin o annen olacak..bip.bip. Sen hangisisin dur bi bakiim. Sıska büyük mü yoksa tombik küççük mü. Bi kız daha olacak o nerde, onu hiç görmedim. Kız Havva … Bip bip bip kadın. İnsan bi haber verir. Armağan mısın Asuman mısın alıver bakim elimden şu mantoyu kızım.” Dehşet içindeydim. Hayatım boyunca hiç rastlamadığım bir tip, bağıra çağıra içeri dalıyor, isimlerimizi biliyor, hiç duymadığım şekilde açık saçık konuşuyordu. Hipnotize olmuş gibi mantoyu elinden aldım. Antreye götürüp yerine astım. Bir müddet orada korkuyla sinip bekledim. İçerden hala sesi geliyordu. Daha hiç susmamıştı zaten. Teyzem nerde. Ne iyi ettin de teyzemi getirdin. Afferim kız Havva. Ses yavaş yavaş titremeye başlıyor ya da bana öyle geliyordu. O ana kadar biraz şaşkın, biraz korkak, biraz mahçup öylece kalakalan annemin de hafiften gözleri dolmaya başlamıştı. O sırada elini öpmek için davranan ablama sarıldı. Armağanıım. Babasının prensesi. Ses iyiden titremeye başladı. Ablamı bırakıp anneme atıldı. Sımsıkı sarıldılar. Kısa bir feryat figan faslı. Tam annem iyiden iyiye kendini bırakacaktı ki aynı sesin gülmekle, azarlamakla, sitemle karışık çığlıklarıyla gözyaşları gözünde dondu kaldı. “ Aaaa, ne bu böyle, sulu zırtlaklar gibi. Bip bip bip. Hiç sevmem hiiç. Hem söyle bakalım bu kızlar bana niye domuza bakar gibi bakıyorlar. Anlatsana kimim neyim. Senin neyinim."

Bu kadın bizim Emine Teyzemizdi. Annemin anne tarafından bir akrabasıydı. Annemin bile pek de tanımadığı bu teyzemiz eşi ve üç oğluyla Eyüp’ de deniz gören ahşap bir evde yaşıyordu. (Sonrasında çokça vakit geçirdiğimiz ve çok mutlu olduğumuz bir evde.) Annem evlendiğinde birkaç kez bize gelmiş, ablamla beni bebekken görmüştü o kadar. Biz Anadolu’ya çıktığımız için annemle bir daha görüşmemişlerdi.

Şimdi misafir salonunda oturmuş evi inceliyor, eşyaları küfürlerle ya da tuhaf betimlemelerle eleştiriyordu. Önce gözü yemek masasının üzerine doğru sallanan siyah, üçlü avizeye ilişti. "Bu ne biçim avize böyle insanın içini karartıyor, kara donlu adamlar gibi bip bip bip." Annemin tek kaşı kalktı bir baş işaretiyle bizi içeri yollamaya çalışırken o fark etti. "Ne oldu, tabii çocuklar alışık değil benim konuşmalarıma. Tutiym bari çenemi. Asumancım çantamı getir bakim. " Büyük deri çantasından kocaman bir kese kağıdı çıkardı. "Size Eyüp’ten simit getirdim. Fırından yeni çıkmıştı. Koyuver sobanın üzerine kuzzum. Armağan sen de git bize güzel bir çay yap bakiim." Sonra kalktı, büyük bir poşetin içinden çıkardığı sarı ambalaj kağıtlarına sarılı kocaman bir paketi açmaya başladı. Paketten kristal sallantıları olan gösterişli bir avize çıkardı. Biz dehşetle izlerken birkaç alet ve edevatla bir sehpanın üzerine çıkıp muhtelif bip bipler arasında kah gülerek kah söylenerek avizeyi yerine taktı . Bir yandan da talimatlar veriyordu. "Sehpalarınız eskimiş. Sallanıyor. Koltuklara da yeni yüz gerekecek. Böyle olmıycak. Seni bir ele almak lazım. Ne bu böyle."

Biz mutfakta ablamla ince belli çay bardaklarına çayları doldurur, tabaklara yerleştirdiğimiz mis kokulu simitlerin yanına kestiğimiz peynirleri ilave ederken, annemle ikisinin sık sık kahkahalarla kesilen, bol bip bip li çocukluk ve ilk gençlik anılarını duymaya çalışıyorduk. Elimde tabaklarla içeriye girdiğimde içim huzurla doldu. Annemin yüzüne renk, hareketlerine canlılık gelmişti. Çay tepsisiyle gelen ablamla bakışarak bu memnuniyeti paylaştık. Emine teyze bağırıyordu yine oturduğu yerden “ çabuk olunsanıza kızım, çaylar sovuycak bip bip. Uyy simitler de koktu. Haydiiiyyn öldüm açlıktan getirin getirin...Ha kuzzum..."

Çıtırdayan soba sıcacıktı. Çaylarımız, simitlerimiz sıcacıktı. Yüreklerimiz sıcacıktı. Radyoda Yurttan Sesler korosu hafif hafif eşlik ediyordu sımsıcak sohbetimize. Annemin bakışları sımsıcaktı. Dışarıda yağmur yağıyordu. Kopardığım simidi ağzıma attım. Simit hiç bana bu kadar tatlı gelmemiş, mutluluk vermemişti.

Daire kapımızdan küfürlerle giren bizi korkutup ürküten, sürekli bağırıp çağıran bu garip teyze, önce yarattığı bu şokla korkutmuş, daha sonra akşama kadar yavaş yavaş bize sunduğu, yüreğinin tüm samimiyeti ve sevgisiyle o gün ve ölene kadar hepimizin sevgilisi olmuştu.



Öykü Atölyesi için hazırlanmıştır.




Yağmurun hatırlattıkları 4  

Posted by Asuman Yelen in , ,


Nostaljik damlalar

Yağmuru seviyorum. Evet. Çocukluğumdan beri, erkenden ışıkları yaktıran loşluğunu, cama vuran, caddelerden akan suların tıpırtı ve şırıltısını, sobanın bu seslere karışan çıtırtısını, ben rehavetle uyuklarken içerden gelen ev halkının mırıltısını hep keyifle hatırlarım yağmur yağdığında, içim sıcaklıkla dolar. Bu gün de sadece bana verdiği bu mutluluk için bile olsa, sevmekten hiç vazgeçmedim. Ayrıca elime sıcak çayımı alıp karşımızdaki çeşit çeşit ağaçlarla dolu yemyeşil parkı, telaşla koşuşturan şemsiyeli insanları, camdan süzülen suları seyretmeyi hala seviyorum. Ama bu gün yaşadığım küçük bir olay bana madalyonun öbür yüzünü, keyfe keder, sıkı giyimli, isteğe göre şemsiyeli ya da şemsiyesiz, süresi bize bağlı, romantik veya sportif yürüyüş dışındaki, hazırlıksız tedbirsiz yakalanılmış, kaçışı, geri dönüşü olmayan zorunlu sokakta kalma hallerimi hatırlattı. Uzun zamandır unuttuğum, işe gidiş ve işten dönüş hallerimi.

Kazın ayağı

Bu gün öğlen vakitlerinde, satın aldığım bir elektrikli mutfak aletini değiştirmek için, satın aldığım alışveriş merkezine gitmek üzere yola çıktım. Daha durağa giderken yeterli kalınlıkta giyinmediğimi fark ettim ama servisle kapıya kadar gideceğimi, dönüşte de servisle döneceğimi düşünerek durağa gittim. Keşke dönüp tedbir alsaymışım. Uzun zamandır bu kadar üşümemiştim. Soğuk ayazda yağan yağmurda üşüyerek vasıta beklemenin nasıl felaket bir şey olduğunu hatırladım.

İşe ilk başladığımda, Ataköy’ de oturuyordum ve o dönem girdiğim bankanın Unkapanı Şubesi’ nde çalışıyordum. Sabah hava aydınlanmadan yola çıkar, önce Bakırköy tren istasyonuna kadar yürürdüm. Bu, Gençler Caddesi boyunca süren on dakikalık bir mesafe idi. Bu caddenin sol yanında iki katlı, tek katlı evler bulunurdu. Bazen sabahlıklı hanımlar, şık perdelerini çekip süslü sabahlıklarıyla ellerinde çay fincanı sigaralarını tüttürürlerdi. Henüz uykum bile tam açılmamış trene yetişmek için koşarken bu hanımlara çok bozulduğumu bu gün gibi hatırlıyorum. Bakırköy’ den Yenikapı’ ya genellikle ayakta bir felaket yolculuk, Yenikapı’ dan şayet binebilirsem Unkapanı’ na dolmuşla, eğer binemezsem yarım saatte koşar adım 5. bloktaki şubeye varırdım. Dönüşte, Sirkeci İstasyonuna kadar yürür, mutlaka oturmak şartıyla trene biner, Bakırköy’ den eve kadar yine yürürdüm. Tastamam iki sene böyle sürdü. Zor bir tablo gibi görünse de, bu benim iş yaşantımın belki de en mutlu iki senesiydi. Herkesin üniversite öğrencisi olduğu genç 5-6 kişilik çalışan grubu ve yine genç müdürümüzle, çok güzel anılar oluşturduk. Tabii yollar hariç. Böyle havalarda, o dönemin modası mini eteklerle, (o zamanlar pantolon yasaktı) garın soğuğunda rötarlı treni, Yenikapı’ da dolmuşu beklerken çektiklerim aklıma geldi bu gün durakta.

Biraz da gülelim


Öyle ya da böyle geçip giden yirmi yıldan sora hayli uzun bir süredir sabahlıklı hatunlar takımında oynamakta, her şey gibi yağmurun da tadını çıkarmaya çalışmaktayken, çalıştığım yıllara ait yine çok zor bir akşamın komik sonundan bahsederek yazımı bitirmek istiyorum.

Sekiz aylık hızlandırılmış sabah 8- akşam 6 İngilizce kursuna gittiğim günlerden birinin akşamında, Taksim’ de Bakırköy dolmuş kuyruğunun hayli arkalarındayım. Hava hem ayaz hem de sıkı bir yağmur yağıyor. Böyle havalarda hep olduğu gibi seyrek dolmuş gelmekte. Şiddetli rüzgar yüzünden rahat durmayan şemsiyeler birer birer kapatılıyor. Bu durumdakiler beni çok iyi anlayacaktır. O soğuktan kurtulup arabaya kendini atabilen “sıradaki 5 kişi” ye geride kalanlar hasetle kıskançlıkla bakarlar. O kadar üşürsünüz ki, başka bir istikamete bile gidiyor olsa, her hangi bir arabaya, otobüse atlayıp oradan kurtulmak istersiniz. Zaman geçmek bilmez. Eviniz hayalinizde cennetinizdir. Tam ümidinizi kestiğiniz sırada sanki arka arkaya birkaç araba birden gelir, ya da siz öne yaklaştıkça size öyle gelir, bir de bakarsınız ki “sıradaki 5 kişi” oluvermişsiniz. Artık çile bitmiştir.

Geridekilerle göz göze gelmemeğe çalışarak, zafer duygusuyla karışık bir gururla gelen arabaya kendimi attım. Kahya, zayıf olan iki kişiyi yani benimle (o tarihlerde 48 kilo) birlikte bir beyefendiyi öne yönlendirmişti. Cam kenarındaki yerime oturdum. Arabanın sıcaklığı bir anda başımı döndürmüştü. Birkaç derin nefes alıp kedi gibi gerindikten sonra, koltuğun yan tarafına kayan siyah çantamı, karanlıkta el yordamıyla bulup dizlerimin üstüne çekmek istedim. Ama sıkışmıştı. Oradan kurtarmak için iki elimle can havliyle asıldım. Yan tarafta hafif bir “ahh” sesi. Olanı fark ettiğimde, o an, orada olmak yerine Taksim ayazında kuyruğun en arkasında saatlerce beklemeyi bin defa tercih edebilecek kadar kötü hissediyordum kendimi. Çantam yere düşmüştü ve ben de o karanlıkta, çantam diye yanımdaki beyefendinin dizine asılıp duruyordum.

Herkese huzurlu ve neşeli günler dilerim…

Yağmurun Hatırlattıkları 3  

Posted by Asuman Yelen in , , , , , ,


SELİMPAŞA

Anadolu’dan İstanbul’a döndüğümüzde, annemin ilk işi; Laleli’ de büyük eski, ahşap bir konağı (Ablam ve benim doğduğum) paylaştıkları eski ahbaplarını bulmak olmuştu. Bediş Teyze, Selma Teyze, Kıymet Teyze aklımda kalanlar. Sık sık bize gelirlerdi. Bu ziyaretlerinden birinde Kıymet Teyze annemi yine göz yaşları içinde bulunca “Yoo, bu böyle olmayacak, size bir hava değişikliği şart” dedi otoriter bir tavırla. O eşini çok önce kaybetmişti. İstanbul’ da sekiz tane kız yetiştirmek, bunu yaparken bir yandan da kocasından kalan arsalarla bostanlarla ilgilenmek, evin geçimini temin etmek, onun atak, becerikli, aklına koyduğunu yapan bir kadın olmasını sağlamıştı. Kendisinden çok yaşlı eşinin önceki karısından olan ilk dördünü evlendirmiş, (hepsi de birbirinden güzeldi) her biri birimizle yaşıt diğer dördünü de yetiştirmekle meşguldü. Kızlar da İstanbul’ da büyüdükleri için bizden rahat, bakımlı, hepsi de girişken tiplerdi.

Birkaç gün sonra Kıymet Teyze daire kapısından girerken “hadi bakalım hazırlanın Selimpaşa’ ya gidiyoruz “ dedi coşkulu bir sesle. Annem “ ne... nasıl olur... hemen mi... ama..." gibi sözcükler mırıldanırken ve biz “hadi anne, n’olur anne, lütfen anne” diye yalvarırken “hiç boşuna çenenizi yormayın, ben evi tuttum kaporasını verdim bile” dedi Kıymet Teyze, otoriter bir sesle. Annem için çok farklı bir durumdu. Babamın yanında, ona sırtını dayayarak yıllarca yaşadıktan sonra kendi başına karar verme zorunluluğu gözünü korkutmuştu besbelli. Bizler tabii çok sevinmiştik.

Hareket günü geldiğinde, kılık - kıyafet, tencere – tabak, yorgan - yatak bir kamyona doldurduk, gençler ve çocuklar dampere eşyaların arasına doluştuk. Eğlenceli bir yolculuktan sonra Selimpaşa’ ya ulaştık. 1966 yılıydı. Selimpaşa henüz bostanları tarlaları, ahşap, tuğla evleri ve birkaç "Camping"iyle çay bahçeleri ve bir yazlık sinemasıyla şirin bir sahil köyüydü.

Kamyonumuz ahşap iki katlı bir evin önünde durdu. Operasyonun başlaması için kamyonun arkasında gizlenmiş bir vaziyette bekledik. Konu şuydu. Kıymet Teyze, evin halini görünce evi vermeyeceğinden korkup (bastığımız yer sallanıyordu) çocuk sayısını söylemeye çekinmişti. Annemle ikisi onu sorularla lafa tutup oyalarken biz teker teker içeri sıvışacaktık. Önce ağabeyimin yardımıyla Göksel ve Rayegan indi kamyondan ve hızla içeri sızdılar. Sonra sırayla bizler. Ev sahibemiz selametle uğurlandı. Eşyalar içeri taşındı. Alelacele bir şeyler yendi. Sonra doğru denize. Ev denize çok yakındı. O zamanlar deniz tertemizdi. Sahil de da mis gibi kum. Ne çok top oynadık orada. Ev sahibinin çocukları da katılırdı bize.

Sonradan ev sahibemiz Camping teyzeyle çok sık bir araya geldik. Fransa'dan gelip oraya seneler önce yerleşmiş tipik bir Selimpaşa yerlisi olmuştu. Bazı akşamlar bize Fransızca şarkılar söylerdi. Çok komik bir kadındı. Oradaki Camping de çalışmış uzun süre, galiba ona bu ismi orada koymuşlardı.

Selimpaşa’da o yaz çok güzel bir ay geçirdik. Biz kızlar yüzmeyi orada öğrendik. Ağabeyimin çok yakın bir arkadaşı da katıldı. Çok komik bir çocuktu. O ne yaparsa gülerdik. Ev her adımımızda sallanıyordu. Ama camın önündeki sedire oturduğumuz vakit bir geminin kaptan köşkünde, denizin içindeymişiz hissine kapılırdık. Gündüzleri yüzdük. Annemin, Kıymet teyzenin yaptığı yemekleri börekleri iştahla yedik. Kıymet teyzelerin karpuz tarlalarına daldık. Başımızı ortasından yardığımız karpuzlara gömdük. Geceleri sahilde, çay bahçelerinde dolaştık. Yazlık sinemada, inek böğürtüleri, koyun melemeleri arasında romantik filmler izledik. Geceleri, ablamla fısır fısır sohbetler ederken radyodan müzikler dinledik. (Nedense o günlerden aklımda en çok Peppino di Capri’ den Roberta kalmış). Biraz olsun dertlerimizi unuttuk. Annem o ağır yas havasından ve biz kızlar da taşralı çekingenliğimizden biraz olsun sıyrıldık çıktık. İstanbul’ a annem biraz daha güvenli ve hayata bağlı, biz kızlar da biraz daha bakımlı, havalı ve öz güvenli olarak döndük. Kıymet teyze o sene bizi Selimpaşa’ ya götürmekle çok doğru bir iş yapmıştı. Kendimizi bulma yolunda bana ve ablama (özellikle) önemli bir başlangıçtı.

Selimpaşa sonradan çok gelişti (!) . Tam bir tatil sitesi hüviyetine büründü. Birkaç kez o sitelerde de kaldım ama l966 yazındaki o yarı çocuk ama yine de genç kız tadımdayken yaşadığım havayı bir daha yakalamam imkansızdı tabii.

Bu sefer çok değişik bir şey oldu. Çok kötü bir yağmur felakete dönüşmüşken ve beni fena halde üzmüş iken, bir yandan da aldı çok eski, çok güneşli çok güzel günlere götürdü. Tabii ki hemen o günlerde, sıcağı sıcağına değil. Yine bu yüzdendir ki yağmurun hatırlattığını bu sefer üzerinden bir hafta geçtikten sonra yazabildim.

Bu anıyı belleğimde yeniden yaşadıktan sonra Selimpaşa'nın bu halini görmek beni fena halde üzmekte hatta öfkelendirmekte. İnsanın gerçekten isyan edesi geliyor. Her şey gerektiği gibi yapılandırılsaydı bu fotoğraflar olmayacaktı.

Umarım Selimpaşa'da ve tüm felaket beldelerinde gerekenler hemen yapılır, yaralar çabucak sarılır, tüm bu hatalar telafi edilir ve bir dahaki şiddetli yağmurda tüm bunların olmaması için gereken tüm tedbirler alınır.


Hep sevgiyle kalalım.

Yağmurun Hatırlattıkları 2  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,

13 yaşındaydım ve çok yalnızdım.

Yüzlerce yaygaracı, neşeli, yabancı kızın dörder beşerlik gruplar halinde, çığlıklarla konuştuğu kocaman bir okul bahçesinde bir köşede, acılı, ürkek öylece bekliyordum. Sabahın erken bir saati, hava alacakaranlıktı, yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Lacivert yağmurluğumun kollarından, eteğindan aşağıya sular süzülüyordu. Arada şimşekler çakıyor ve ben deli gibi korkuyordum. Bu kızlardan, çıkardıkları korkunç gürültülerden, onların arasındaki yalnızlığımdan korkuyordum. Onları dehşetle izliyordum. Zaman zaman koşarak ve çığlıklar atarak yeni biri katılıyordu aralarına. Diğerleri de bağıra çağıra yeni gelene sarılıp öpüyorlardı. Sesler bir perde daha yükseliyor, ben biraz daha ürküyordum. Onlar bağırdıkça benim yalnızlığım, onlar kahkahalar attıkça benim kederim artıyordu. Ablamla beni dolu gözler ve hayır dualarıyla kapıdan uğurlayan annemi, bir daha hiç göremeyeceğimi (hala kabullenemesem de) bildiğim babamı özlüyordum. Bu karanlık, uğursuz, gürültülü, yabancı bahçeden kaçıp kurtulmak istiyordum. İlkokula hem de altı yaşımı bile doldurmamışken başlayan ve o gün güle oynaya annemin elini bırakıp diğer çocukların arasına karışan ben, hemen her sene şehir ve okul değiştiren ben, o gün, hemen o an, arkama bile bakmadan, bir daha dönmemecesine orayı terk etmek istiyordum.

Annem: “Fatih Kız Lisesi’ ne gideceksiniz kızlar ” demişti. Beni hiç de heyecanlandırmayan kısacık anlamsız bir cümleydi. Hiç fark etmezdi. Her şeye karşı ilgisiz, mutsuz, içine kapanık bir çocuktum. Bunların hepsinden de öte kızgın bir çocuktum. İstanbul’a; onun kalabalık vapurlarına, turnikesine sıkıştığım kalabalık iskelelerine, büyük gürültülü caddelerine, hiç tanımadığım insanlarına, annemin akıttığı gizli gözyaşlarına, içinde babamın yaşamadığı bu eve, her şeye kızgındım. O, biraz yapay bir heyecanla giyeceğimiz formayı tarif ediyor, okul binasını, büyüklüğünü, temizliğini ballandırarak anlatıyor da anlatıyordu. Özlemle Mersin’ deki ahşap ortaokulumuzu hatırladım. Mutlu, çok başarılı bir öğrenciydim. Matematik mümessili seçilmiştim. Okulun salon duvarında büyük bir resmim vardı, sınıf birincileri arasında. Kız erkek sevgi dolu güzel arkadaşlarım vardı. O dönemde arkadaşlar (kız ya da erkek) karşılaşınca tokalaşırlardı . Her an her dakika öpüşme adetini İstanbul’da görüp çok yadırgamıştık. Herkes birbirini tanır severdi. Öğretmenlerimiz canla başla anlatırlardı. Öğretene kadar uğraşırlardı. Sıralarda iki kişi otururduk ve sınıflarda öğrenci sayısı kırkı geçmezdi.

Kayıtlar yaptırıldı. Formalar diktirildi. Ayakkabılar alındı. O gün geldi çattı. İki kardeş evden çıktığımızda hava zifir karanlıktı. Hem sabah çok erkendi, hem de çok şiddetli yağmur yağıyordu. Kol kola girdik. Lacivert imperteks pardösülerimiz sürtünmenin etkisiyle hışırdadı. Durakta lacivert ve kahverengi imperteksli bir sürü kız vardı. Gelen otobüse onlarla birlikte sürüklendik. Sıcak otobüsü yoğun bir naylon kokusu sarmıştı. Bir de naylon hışırtısı. Okul kapısından elele ve ürkerek birlikte girdiğimiz ablamdan, bir anonsla lise ve ortaokul taraflarına ayrıldık. Artık ikimiz de yalnızdık.

Konuşmalar yapıldı, İstiklal Marşı söylendi ve uğultulu bir dalganın içinde loş koridorlardan geçerek kocaman loş bir sınıfa doluştuk. Kapalı salonda çığlıklar yankılanıyor, herkes birbirini selamlıyor kankalar sarmaş dolaş, yüksek sesle özlemlerini dile getiriyorlardı. Sevinçten ağlayanlar bir uçtan diğer uca seslenenler, zıplayanlar, herkes coşkulu, herkes mutluydu. İliştiğim sırada tek başıma, şaşkın, mutsuz, umutsuz, öfkeli, bir oraya bir öbür tarafa bakıp duruyordum.

O senenin sonunda Ortaokul bitirme sınavında Matematikten bir tek ben on almıştım. Bunu övünmek için söylemiyorum. Şaşılacak olanı, Matematik hocamızın, kim bu Asuman acaba diye beni hatırlamaya çalışmış olmasıydı. Sınıfımızda doksan kişinin üstünde öğrenci vardı. Öğretmenler sesini duyuramaz, bu yüzden kağıttaki çözümü tahtaya geçirir çıkarlardı. Giderek derslere olan ilgimi yitirip vaktimi büyük okul kütüphanesinde şiir kitapları arasında geçirmeye başladım. Baudelaire, Lamartine, Coppee, Maria Rilke şiirlerini orada buldum okudum ve sevdim. Düşe kalka yürüttüğüm okulumu tam yüz kişilik son sınıfımızdan mezun olarak bitirdim.

Çok karanlık çok kasvetli bir günde çok mutsuz olarak başladığım bu okulu sonradan sevdim mi? Evet diyemem. Nefret ettiğimi de söyleyemem. Bazıları ile hala görüştüğüm güzel arkadaşlarım oldu. Bir sürü de hoş anım. Ama Eylül ortalarında yağan her şiddetli yağmurda hava da karanlık ise o şaşkın, taşralı, üstlerine bol ve biraz da uzun gelen (seneye de giysin telaşıyla alınmış) lacivert yağmurluklu sıska iki kız kardeşi, 90 no.lu Çarşamba (Draman) otobüsünün içine yayılan naylon kokusunu ve o gün hissettiğim öfke dolu yalnızlığı asla unutamam.

Yağmurun Hatırlattıkları 1  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,

ADIYAMAN



Adıyaman’da ilk sabahımızda yağmur sesine uyandık.
Akşam Gölbaşı’ nda trenden indikten sonra, çok zahmetli bir kara yolculuğu yapmış ve kapkaranlık bir şehre girivermiştik sessizce. Bir Eylül gecesi idi. Her zaman olduğu gibi, babam önceden eşyaları eve getirmiş, dönüp bizi almıştı. O tarihte elektrik yoktu şehirde. Babamın kılavuzluğunda bir lokantaya girmiş, yine pek de göremeden, çarçabuk birer tabak mercimek çorbası içmiş, karanlık yollarda, el ele biraz şaşkın ama hiç korkmadan yürüyerek evimize gelmiştik. Şaşkındık çünkü Adana gibi sazı- cazı, havuzlu sinemaları, kocaman parkları, aydınlık caddeleri olan bir şehirden gelmiştik. Korkmuyorduk çünkü annemiz babamız yanımızdaydı. Küçük bir bahçeden sonra babamın açtığı kapıdan girmiş, fena halde gıcırdayan tahta merdivenlerden çıkmış ve… nihayet eşyalarımıza kavuşmuştuk. Bu benim en sevdiğim fasıldı. Taze badana kokuları arasında çarçabuk bir denk çözülür, yatak yorgan çıkar, el yordamıyla serilir, yorgun ve de mutlu uykuya dalınır.
Evet, böyle bir gecenin sabahında, gürül gürül yağan yağmurun sesine uyandık. Camlara koştuk. Bu, aydınlıkta Adıyaman’ı ilk görüşümüzdü. Her kafadan bir ses çıkıyordu. “Aaaa dağlara bakın”… “Anneee.. tarlaları gördün mü?” ”Aman Allahım her taraf yem yeşil…” “Çok güzeeeel." Sonra gözler yollara ve su göllerinin içinde oradan oraya koşuşturan şalvarlı kadın ve erkeklere çevrildi. O günün ve her yağmurlu günün çarpıcı manzarasına: Bizi eğlendiren, annemi üzen, babamı öfkelendiren. Kadınlar, yalınayak, pabuçları ellerinde, şalvarlar dizlere kadar sıyrılmış, ayaklar suların içinde merkebi yularından tutmuş, üzerindeki değerli yüklerini, kocalarını taşıyıp götürüyorlar. İşin acı yanı çocuklar ve bebeler de yalınayak sularda. Daha sonra işin bununla da kalmadığını, pamuk ve haşhaş tarlalarında kadınların çalıştığını, erkeklerin kahvede oturduğunu, annem, yerli arkadaşlarına kaç çocuğunuz var diye sorduğunda, önce oğlanların sayısının söylenip, "iki de kızım var itin kölen ossunlar" diye, sorulunca, ilave edildiğini ve bazı akşam davetlerinde, ortalıkta genellikle birden fazla bazen üç veya dört eşin hizmet ettiğini öğrendik. (Bizzat şahit olarak)
Bu gün bu kentin Güneydoğu’nun en gelişmiş şehirlerinden biri olduğunu, tüm bunların değişip düzeldiğini, bizzat Adıyaman’lı dostlarımdan ve medyadan sevinerek takip etmekteyim. İşin aslına bakacak olursak, bana kalsa, ben çocukluğumun Adıyaman’ının hiç değişmeden sonsuza kadar kalmasını isterdim. İçinde beni ve ailemi de aynı şekilde muhafaza etmek kaydıyla. Kendimle ilgili emin olduğum hiç değişmeyecek birkaç saptamadan biri:
Yaşamımın en güzel üç senesini ben Adıyaman’da geçirdim.


Hep sevgiyle kalın...


Blog Widget by LinkWithin