ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kapı Karşı Komşum  

Posted by Asuman Yelen in , ,


                           

 

                                                              Nural Hanım

 

 

 

 

                               Doğum günümdü. Alt komşum telefonda 73 üncü yaşımı kutladıktan

                  sonra kötü haberi verdi. Çok üzgündü. İnanamadım. Nasıl olur..?

                              Kapı karşı komşum Sevgili Nural Hanım vefat etmiş.. 

                              10 yıldır yazlık eve her gelişimde önce hoşgeldine gelir, sonra makul

                   aralıklarla, bir saat öncesinden haber vererek, kendisine özen göstererek, takıları ve

                   misafirlik terlikleri ile kapıyı çalar nazikçe süzülürdü içeri. Benden biraz büyüktü

                   ama vücudu benden daha dinç ve fit, hafızası, bilinci, benden çok daha iyiydi.

                   Hayata pozitif bakar, hep anlayışla yaklaşırdı olaylara. Albay eşi, doktor kızı ve 

                   damadından, geçmişten, torunlarından bahseder, biraz gündelik, siyasi olaylardan

                   konuşurdu. Kahve içer, dondurma yer, vaktin nasıl geçtiğini anlamazdık.

                              Keşke düşüp  kemiğini kırmasa, o uğursuz ameliyata girmek zorunda

                   kalmasaydı.

                              Bu son günlerde, kapımı her açışımda, sahipsiz kalan bir çift kırmızı terliği 

                   ve hep kapalı duran kapıyı gördükçe keyfim (varsa) kaçıyor, kendimi süratle

                    merdivenlere atıyorum.

                              Kaybettiğim ilk kapı karşı komşumsunuz Nural Hanım.. Sizi özleyeceğim..

                              Adınız gibi nurlar içinde yatın.

 

                                                                    Ve Diğerleri

 


 

                              Kapı karşı komşuları çok özeldirler. Hep gözümüzün önündedirler. 

                    İstanbul' un muhtelif semtlerinde oturduk. Fatih' te Nedimaanım teyzenin

                   böreklerini unutamam. Dört kardeş taşındığımız Ataköy' de Meral ablamız bize

                   birçok konuda yardımcı olurdu. Hiç unutmuyor hep minnetle hatırlıyorum, yazın

                   seyahate çıkarken onlarda keyifle izlediğimizi farkettiği için sırf 1970 Münih

                   Olimpiyatlarını seyredelim diye (o zaman bizim televizyonumuz yoktu) evin 

                   anahtarını bize bırakmıştı. Yine Ataköy de bir başka blokta Diyarbakırlı Hacer 

                   Ablamız çiy köftenin acısını sevdirmiş, Kazasker'de Karadenizli komşumuz

                   her fırsatta ilginç Karadeniz yemekleri tattırmıştı. Kuyubaşı' ndaki kapı karşı

                   komşum, ben yalnız yaşıyordum, kahvaltıya çağırır çöpçatanlık yapmaya çalı-

                   şırdı.

                               Tüm kapı karşı komşularıma selam olsun.. Ölenlere rahmet, yaşayanlara

                   selamet diliyorum.

                                Hep sevgiyle kalalım..





                    

                    

 

                   


       

Bir ölümün ardından...  

Posted by Asuman Yelen in , , ,

Gençliğimizin yaşlı aktristi incecik kaşlı sivri dilli Bette Davis ezeli rakibi ve düşmanı Joan

Crawford 1977 de öldüğü zaman gazetecilerin "Joan Crawford öldü ne diyeceksiniz" sorusuna

"iyi" diye cevap vermiş. Sonra da zekice ilave etmiş. Ölünün arkasından "kötü " (şeyler)

söylenmez.


Latife Hanım, çok sevdiği bir dostunun ölümü üzerine yazdığı mektupta duygularını şöyle dile

getiriyor:

"Biz ölüyü, bütün davalarından, bütün ihtiyaçlarından, bütün menfaatlerinden, bütün

iddialarından, ihtiraslarından, arzularından, istifa etmiş bir insan olduğu için severiz; dirisine

düşman olduğumuz bir insanın bile ölüşüne yanışımız bundandır." (İpek Çalışlar-Latife Hanım)


Biraz önce bir arkadaşımla yaptığımız telefon görüşmesi esnasında Defne Joy' un ani ölümünün

ardından hissettiğimiz masum pişmanlığı dile getirdik. Günlük hayatın sıradanlığı içinde az atıp

tutmamıştık ardından. Ben en çok da çok sevdiğim Gene Kelly' in uzun boylu versiyonu Derya

Büyükuncu elendiği zaman kızmıştım. Yazmıştım da. Cenazesini gözyaşlarıyla izledikten sonra ilk

işim o yazıyı silmek oldu.


Çok şey yazıldı gazetelerde. Herkes, üzüntüsünü dile getirdi. İçlerinden bir tanesi, Ahmet Hakan'

ın yorumu bana, duygularıma çok yakın geldi.

"ÖLÜM geldi. Apansız ve beklenmedik bir şekilde... Çok kaba ve intizamsız bir şekilde... Ölüm

geldi. Ve "şov" bitti. Artık laf sokmak, incitmek, sempatik ya da antipatik bulmak, söz oyunu

yapmak, alay etmek, kafa bulmak "küt" diye devre dışıdır.

Şu tatsız rastlantıya bakın: Bir deyip bin güldüğü için... Dans yarışmasındaki yüksek enerjisini

fazla göze soktuğu için... Daha dün hakkında "antipatik" diye yargıda bulunduğum o tuhaf soyadlı

kız, "pat" diye ölüverdi. Oysa o yüksek yaşam enerjisi, o bir deyip bin gülme hali ve o hayata

tutunma azmi ile ölüm arasında zerre kadar irtibat kurulamazdı. Ben de kurmadım. Her şey o

kadar normaldi ki... Bir "şov yıldızı" ile kafa bulmanın meşruluğuna sığınarak ben de kaygısızca

hafiften kafa buldum. Ama "ölüm" ertesi gün geldi ve hem pişman etti, hem de utandırdı beni.

Ne yapılır bu durumda? "Aslında çok sempatik bir kızdı" diye yazarak pişkinliğe mi vurulur?

Sessizce ölüm fırtınasının yol açtığı dalganın geçmesi mi beklenir? Anlamsızca günah mı çıkarılır?

"Dün antipatik diyordun, bugün kızcağız öldü. Acaba şimdi ne diyeceksin?" diye soran şapşallarla

kalem kavgası mı yapılır? Açık söyleyeyim: Hiçbirini yapmak istemiyorum. Hiçbirini yapmak

içimden gelmiyor. Çünkü... Ben de herkes gibi ölümün her şeyi ama her şeyi tersyüz eden

gerçekliğiyle karşı karşıyayım. O kadar ki... Taktik peşinde koşmak, strateji izlemek, durumu

kurtarma çabası içine girmek, çıkış yolu aramak bile fazlasıyla zevzekçe geliyor bana...

Zevzeklik yapmak istemiyorum. "Tatsız tesadüf" falan diyerek babacanlık yapmaya kalkışmak

da istemiyorum. Sadece ve sadece... Yalın, içten, hesapsız bir şekilde üzülmek istiyorum."

Bir yılbaşı öncesi anısı  

Posted by Asuman Yelen in , , ,



Yıl 1990. Aralık ayının son haftası. Çalıştığım bankanın Sultanhamam Şubesi’ nde olağan bir yılbaşı öncesinin tekdüze telaşı içinde çalışmaktayız. Çalıştığım döviz servisi şubenin zemin katında ve bina boydan boya camla kaplı olmasına karşın, hava o kadar kapalı ki, Sultanhamam meydanına bakan servisimizde ve tüm şubede tüm gün ışıklar yanmakta. Masamdaki siyah kaplı devasa kalamozaya kurşun kalemle döviz çekleri dökümü yapmaktayım. Her ay sonu yapılmakta olan bu işlem, yıl sonunda daha da bir önemli olduğundan tüm dikkatimi işime vermiş çalışıyorum.

Aynı gün, çok samimi eski bir arkadaşımın eşinin, arkadaşımın gönderdiği bazı şeyleri bırakmak üzere uğrayacağını bildiğimden, aklıma geldikçe kapıya da göz atıyorum.
14-l4.30 sularında misafirimi görüp, karşılamak üzere servisimden çıkıyorum. Yaşça benden hayli büyük, bir başka bankada müdür olduktan sonra emekliye ayrılmış olan dostumu davet edip çay ikram etmek istiyorum ama o düşünceli davranıp, ayaküstü selam-kelam faslından sonra ayrılmak üzereyken, bize camekânla bitişik müdür beyin odasındaki müşterilerden biri arkadaşımın ismini sesleniyor. Çok eski ve iyi bir mudimiz olan bu beyefendi, eski bir tanıdığı olan arkadaşımı görünce sevinçle yanımıza geliyor. İstanbul Erkek Lisesinde birlikte okuduklarını ve bir dönem arkadaşımın bankasının da müşterisi olduğunu öğreniyorum. Pilav günlerinden bahsederlerken, müdür bey oda kapısına çıkıp arkadaşımı içeri davet ediyor. Ben arkadaşımı müdür beyle tanıştırıp masamın başına dönüyorum.

Yoğun işlere gömülüp sessizce çalıştığımız servisimize, aradaki kapı kapalı olduğundan, içeriden de hiç ses gelmiyor. Bir yandan dökümü yapmaya devam ederken ara sıra odaya da göz atıyorum, arkadaşım ne alemde görmek istiyorum. Hararetli bir sohbet olduğu belli, çaylar kahveler içiliyor. Kahkahalar atılıyor.

Yaklaşık 1-1,5 saat sonra, koltuğu tam karşıma isabet ettiği için yüzü bana dönük olan yaşlı müşterimizin bana dikkatle baktığını hissediyorum. Daha doğrusu tuhaf bir hisle başımı kaldırıp onun gözleriyle karşılaşıyorum. Biraz bekleyip başkaca bir şey yapmadığını görünce tekrar işime dönüyorum. Ama büyük bir sıkıntı var üzerimde. Gözlerimi tekrar kaldırınca yüzünde aynı ifadeyle (aynı ifadesizlikle diyebiliriz) ısrarla bakmaya devam ettiğini görüp iyice tedirgin oluyorum. Gözlerimi ayırmadan (nedense) arkadaşlarıma durumu anlatıyorum. Onlar da şaşkın bir açıklama bulmaya çalışırken birden müdür beyin telaşla yerinden kalktığını, önce uzun zamandır elinde öylece tuttuğunu sonradan hatırladığım çay bardağını alıp, kendisini geriye doğru yatırdığını, arkadaşımın da yanlarına gelip titreyen elleriyle kravatını gevşetmeye çalıştığını dehşetle izliyoruz.

Sonrası film şeridi gibi geliyor. Koşarak gelen bankanın hemşiresi, çağrılan ambulans, anında gelen oğlunun telaşı, koşuşturması ve arkadaşımın sapsarı yüzü. Bankanın içinde yoğunlaşan uğultu, kapısında biriken kalabalık. Bütün Sultanhamam esnafıyla, iş adamıyla, kapımızın önünde. Cankurtaranın karanlıkta gözleri alan ışığı ve tüyler ürperten siren sesi.

Şu an, yazarken bile yüreğimin sıkışmasına ellerimin titremesine engel olamadığım bu olay, tanık olduğum en habersiz ama bir o kadar da haberli ölüm olayı idi. Sonrasında, o siyah kalamozanın kapağını her kaldırışımda, o sabit ve donuk bakışların sayfaların arasından gözlerime dikildiğini hissedip ürperdim. Emekli olana kadar.

Sonsuzluk üzerine  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,


bhagavatgita


yaşayanlara da ölenlere de üzülmez bilge
hiçbirimiz hiçbir zaman yok olmadık
hiçbir zaman da yok olmayacağız

nasıl şu gövdenin içindeki can
çocukluktan gençliğe
gençlikten yaşlılığa geçerse
ölümde de bir başka gövdeye geçer



duyulardan insana
soğuk gelir sıcak gelir
acı gelir tat gelir
bunların hepsi de geçicidir

acıyla tadı bir tutabilen
ikisini de aşabilen ancak
ölümsüzlüğe erebilir

yoktan var olunmaz
olan yok olmaz



çözülmezdir evrenin örgüsü
değişmezi değiştirmeye
kimsenin gücü yetmez

gövdeler ölür
gövdeleri giyinense ölümsüzdür
ölçülemez biçilemez o
yok edilemez o



ölümsüz ve doğumsuz olan
sonsuz ve başsız
ve değişmez olan
ölebilir mi hiç gövde gibi

doğumsuzluğu bilen
ölümsüzlüğü bilen
sonsuzluğu ve değişmezliği bilen
öldürecek gücün olmadığını da bilir kendinde





eskimiş giysilerden soyunduğu gibi gövdenin
gövdeyi giyinen de eskimiş gövdeden soyunur
yeni giysiler gibi yeni gövdeler giyinir o

silahlar yaralamaz onu
ateş yakmaz onu
yel kurutmaz
su ıslatmaz onu




solmazdır ıslanmazdır o
yanmazdır yaralanmazdır o
değişmezdir tükenmezdir o
heryerdedir o
heptir o
herdir o

gözle görülmez
akılla bilinmez
değiştirilemez

doğan için ölüm çaresizdir
ölense yeniden dirilir
olması gerekene üzülünmez

görünmezdir doğumdan önce
tüm varlıklar
ölümle de görünmez olurlar

iki görünmezlik arasındadır ancak
görünürlük

ölümsüzdür yerleşen
tüm varlıkların gövdesine
ölümsüzün ölümüne yas tutulmaz


acıyla tadı
yitimle kazancı
yengiyle yenilgiyi
bir tutarak gir savaşa
o zaman işte günah işlemezsin

kurtulursun bu yolda yürürsen
eylemlerinin köleliğinden
hiç bir adım boşa gitmez bu yolda
hiçbir emek geri tepmez
birkaç adım bile yürümek bu yolda
kurtuluş demektir

...










Kaynak: Bülent Ecevit; Şiirler Kitabının çeviriler bölümü.

Çok uzun olduğundan devamını yazamadığım bu parça, büyük Hind destanı "Mahabharata" öykülerinden biridir. Yaklaşık 2000 - 2500 yıl önce yazıldığı uzmanlar tarafından öne sürülmektedir. Bu bölüm tanrı Vişnu'nun görüntüsü olan Krişna'nın savaş öncesinde komutan Prens Arcuna'ya söylediklerinden alınmıştır.

Yerin altında  

Posted by Asuman Yelen in , ,

Nelerle uğraşıyorum böyle...

Sıcacık evimde oturmuş tırı vırı meselelere içlenmiş, değmez insanlara gücenmiş, bunalıma girmiş,yaşama dair veciz cümleler yumurtlayıp ahkamlar keserken, ekmek parası peşinde yirmiye yakın işçi, yerin ikiyüzelli-üçyüz metre altında kıvrana kıvrana can veriyorlar. Sadece omuzuma kadar içine girdiğim halde mr cihazında sinir krizleri geçirip kızkardeşimin elini tutarak ağlaya ağlaya, yarım saate zor tahammül edebildiğimi düşünüyorum da... Nefesim kesiliyor.

Dün şehit cenazeleri, bu gün bu korkunç felaket.
Onlar uyudular. Ben bu gece de uyuyamayacağım en fazla.
Onlar hiç uyanmayacaklar. Ben ise gündelik hayatıma dönecek, alışverişimi yapacak, köpeğimi gezdirecek, saçma sapan şeylere üzülmeye devam edeceğim.

Ne kötü bir dünya bu.

İroni  

Posted by Asuman Yelen in , , , , , ,


YAŞADIKLARIMDAN


Biraz Komik

(Arife günü kuaförde)


“Hayır Mehmet hayır. Bu değil istediğim. Ben doğal görünsün istiyorum. “

Genç kız aynanın karşısında başını sallayıp saçını bir o yana bir öbür yana savururken bir yandan da heyecanla anlatmaya devam ediyor. “Görmüyor musun kalıp gibi. Fönlü gibi duruyor. Sana en başında söyledim. Doğal görünsün istiyorum.” Mehmet kuaförlere has o yapay sırıtışıyla bir yandan uzun sarı saçları kalın fırçaya dolarken bir yandan da genç kıza cevap yetiştiriyor. “Tamam Nilay’ cım sen merak etme, bitmedi ki daha. Bu arada bu renk güzel oldu ama yani ellerime sağlık.” “Ben daha samani istemiştim biliyorsun.” Mehmet sabırlı. “Yavaş yavaş Nilay, koyudan açtık biliyorsun. Alıştıra alıştıra.” Nilay biraz daha ılımlı “ Haklısın, bu daha doğal görünüyor. N’apiym, doğallığı seviyorum. Şimdi bu buluşacağım çocuk da doğallıktan yana. İstiyorum ki sanki yeni yataktan kalkmışım da kahvaltımı yapmış, sonra hemen onunla buluşmuş gibi görüneyim.” Mehmet sabır ve anlayış küpü. Genç kızın bele kadar uzun saçlarına bir kere daha doluyor fırçayı. “Sen merak etme şekerim bana bir yarım saat daha ver, çocuk seni hayatında hiç kuaföre gitmemiş biri sanacak.” Nilay şımarık kaprisli bir bebek tavrıyla mızırdanıyor. “Uff. sıkıldım amaa. Sabahın sekizinden beri burdayıımm. Bacaklarım uyuştu oturmaktaaan. Mehmett noolur beni ikideki randevuma yetiştiirrrr.

Yanımda oturan saçı boyalı hanım başını bana doğru eğip şaşkın mırıldanıyor. “Anlamıyorum, bu hanım kız madem doğallığı seviyor, niçin sabah kalkıp kahvaltısını yapıp buluşmaya gitmiyor da bu çocuğu saatlerdir uğraştırıyor?” Gülüyoruz sonra. Galiba o sırada orada olan herkes aynı soruyu soruyor kendi kendine.


Biraz buruk


(On yıl kadar önce, resim kursunda)




Orta yaşlı kadın, yatak odasının loş ışığında, aynanın karşısında alışkın hareketlerle saçlarını fırçalamakta. Aslında bu gün bu hareketlerin ritminde bir sertlik, bir bıkkınlık var. Aynada kendiyle göz göze gelmekten kaçınıyor sanki. Hiç olmadığı kadar tedirgin ve gergin. Birden gözüne aynanın köşesine iliştirilmiş, beyaz saçlı bir kadının fotoğrafı takılıyor. Boğazına bir şeyler düğümleniyor. Bir sürü anı üşüşüyor beynine. Uzun zamandır hiç hatırlamadığı bir sürü şey. Ve uzun yıllardır, hatta bir ay önceki cenazede bile hiç yapmadığı bir şeyi yapmaya, ağlamaya başlıyor önce yavaştan, sonra sarsılarak, haykırarak ağlamaya başlıyor.

Nurdan Hn. kırk yaşlarının sonlarında. Birkaç yıldır emekli. Genç görünümlü, bakımlı, aydın ve dinamik bir hanımefendi. Çocuğu olmadığı ve yediklerine dikkat ettiği için tabii buna hareketli yaşamını da ilave edersek, hayli fit görünümlü aynı zamanda. 18 yıllık eşi de kendisi gibi emekli. Gündüzleri işlerinde güçlerinde akşamları bilgisayarlarının başlarında uyumlu iki arkadaş gibi yaşayıp gidiyorlar. Nurdan Hn. Emekli olduktan bir hafta sonra evde boş oturamayacağını anladığı için önce hemen bir resim kursuna yazılıyor. Bu arada bir yetiştirme yurdunda bir çocuğa anne oluyor. Bir spor salonunda pilatese başlıyor. Bu koşuşturmaca içerisinde yaptığı resimler sergileniyor. Bazıları satılıyor hatta. Kendisinden son derece memnun, kendisini seven ve takdir eden dostları ile birlikte mükemmele yakın bir yaşam sürüyor. Sürüyordu. O kara kapkara güne kadar. O kara günde çalan telefona, o telefondan Adana’ da yaşayan annesinin karşı komşusunun telaşlı, tiz, suçlayıcı sesini duyana kadar. O sesin verdiği kara haberi öğrenene kadar… Hiç tanımadığı o uğursuz kadının kendisini aşağılayarak verdiği ölüm haberini. Son üç yıldır ziyaretine bile gitmediği, son bir aydır sadece 2 kere telefonla aradığı yalnız yaşayan annesinin ölüm haberini.

Nurdan Hanım, artık herkesten her şeyden elini eteğini çekmiş bir vaziyette evinde, sessiz, asude bir yaşam sürdürmekte. Kumral kısa saçları kırlarla dolu. Biraz da kilolu şimdilerde. Temizliğini yardımcısı, alışverişlerini eşi yapıyor. O ise haftada sadece bir kere evden çıkıyor. Darülacezeye yaptığı düzenli ziyaretler için.

Hep sevgiyle kalalım...

Bahadır Akkuzu  

Posted by Asuman Yelen in ,


Bir "tebessüm" daha söndü......




Barış' ını, Cem' ini uğurlarken, onları anarken ve daha kim bilir hangi acılarla, hangi hüzünlerle boğuşurken hep aynı tebessüm vardı dudağında.


Ya da sevinçleri, mutlulukları yaşarken...


Görmüş geçirmiş, acılı, ihtiyatlı, anlamlı ve değerli bir tebessüm.


Hep o tebessüm...


Güle güle Bahadır Akkuzu
.


Allah'ın rahmeti hep üzerinde olsun...Nurlar içinde yat.


Tebessüm  

Posted by Asuman Yelen in , , , , , , , , ,




Buruk bir sevinç…

Tatlı bir hüzün…

Acılı bir gülüş…

Sinirli bir kahkaha…

Mutluluk gözyaşları…

Siz hiç, bir bebekten, bir çocuktan söz edilirken, onunla ilgili konuşulurken, yukarıdaki betimlemelerin kullanıldığına tanık oldunuz mu?

Bebek acıkınca, canı yanınca ağlar, istediği yapılmazsa kızar, kendince komik bir şey gördüğü zaman, şen-şakrak kahkahalar atar, yeni oyuncak alınırsa mutlu olur. Çocuklar, gülerler, ağlarlar, kızarlar, sevinirler, üzülürler. Onlarda her şey nettir. Katkısız, katışıksız. Sevinçleri apaydınlık, kızgınlıkları kapkaradır.

............................................................

Babam öldüğünde, babaannem bizdeydi. Bu onun şansı mıydı, şanssızlığı mı çok düşündüm bu konuda. Şimdi yeniden düşününce şansıydı diyorum. Son bir kez daha görebildiği için… Mersin’ deydik. Babaannem, İstanbul’da amcamlarla yaşıyordu. Her sene gelemezdi yanımıza. Biz her yıl bir başka şehirde hatta bölgede olurduk, o yüzden belki. Altmışlı yaşlarındaydı sanırım. Kurban Bayramı’nı hep birlikte geçirdik. Bayramın hemen ertesi günüydü. Bahçede ip atlamıştık ve ipin bir ucu babamdaydı. Yoruldu muhtemelen. Sonra gelen bayram kartlarını okurken, son okuduğu kart elinde, sessiz sedasız gidiverdi. Sonradan öğrendik, elindeki son okuduğu, geçen sene kaybettiği bir askerlik arkadaşının eşinin yolladığı bayram tebrik kartıymış. Bu, hassas yürekli babamın yıpranmış kalbinin (bir kriz geçirmişti zaten) son hüznüydü.

Hepimizin yaşadığı ilk büyük şoku ve bir sürü insani karşılamaları, çığlıkları, dövünmeleri, koşuşturmaları atlattıktan sonra unutamadığım tek şey, babaannemin, kadife berjer koltukta, sırtı dimdik oturmuş, her gün okuduğu Kur’an’ı, yine tertemiz (kahverengi küçük çiçekleri olan) jorjet elbisesini giymiş, başında bembeyaz örtüsüyle, yüzünde gizemli, tuhaf, mutmain (bu kelimeyi çok sevdiğim için kullanıyorum, ' içinde teslimiyet de içeren bir tatmin olma durumu' ) bir tebessümle okuyuşuydu. Gördüğüm en anlamlı, en hüzünlü, en gizemli, hatta en kutlu, kutsanmış tebessümdü.

.........................................................

Çocuk kahkahası… İşitmesi ne güzeldir değil mi. Gelin görün ki bende korku, hüzün, umutsuzluk çağrıştırır. Kalabalık neşeli aileler… Açık penceresinden neşeli gülüşler, bol ışıklar, tabak çanak sesleri yayılan evlerin önünden geçerken, bir kasvet dolar içime. Hiç düşündüğünüz gibi değil. Bana geçmişimi, neredeyse tümünü kaybettiğim mutlu ailemi, çocukluk günlerimi hatırlattıkları için değil. Ben tüm bunları çoktan aştım. Babaannem o tebessümü bana miras bıraktı, babamdan otuz sene sonra öldüğü zaman. Babasının annesinin yanında mutlu mesut gülen çocuktan gözlerimi kaçırmam, onun da bir gün bu tadı mutlaka kaybedeceğini bilmemden, ve onun için endişelenmemden kaynaklanır. Bu yüzden hemen o an oracıkta onun için bildiğim bütün duaları okurum.

..........................................................

Ayvalığa giderken, yanıma okumak üzere aldığım kitabın ayıracının üzerinde bir yerlere “her yolculuk başlangıcında olduğu gibi buruk bir sevinç var içimde” diye not düşmüşüm. Dönüşte gözüme ilişti. Tam da otobüs hareket ederken, şimdi ne yazardım diye düşündüm. Dönüş yolu başlarken hissettiğim de “tatlı bir hüzün” dü. “Erişkin insan olmak” böyle bir şey işte. Mutlulukla hüzün buluşuyor. İllaki buluşuyor. Endişeler, korkular da (tabii kendimizle ilgili olanlar) yavaş yavaş yerini kabullenmişliğe, sabırlı bir bekleyişe bırakıyor. Her şeye hazır, teslimiyetçi bir bekleyişe…

Sevgiler…

Bunlar Da Çocuk  

Posted by Asuman Yelen in , , , , ,



24 Temmuz Akşam Haber Bülteni' nde Çocuklarımız

Ne anneler var! 5 çocuğunu eve kilitledi

Elektriği ve suyu bulunmayan harabe durumundaki eski evde açlıktan bayılmak üzere olarak bulunan talisiz 5 çocuk, Sosyal Hizmetler Müdürlüğü'ne bağlı Çocuk Yuvası'na teslim edilirken, hakkında TCK'nın 97'nci maddesi gereğince işlem yapılarak mahkemeye çıkartılan sorumsuz anne Zeliha Ersoy
, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.



BU ÇOCUĞA NASIL KIYDINIZ?

Adıyaman'da 21 gün önce kaybolan 3 yaşındaki Mustafa Kelepçe, kaybolduğu köyün bir
kilometre dışında parçalanmış bir şekilde bulundu.

24 Temmuz 2009, 17:57





BEBEK ÖLÜMLERİ ARAŞTIRILIYOR



Şanlıurfa’daki bebek ölümleriyle ilgili Sağlık Bakanlığı’ndan açıklama geldi. Ölümler birbirinden farklı birçok etkene bağlı olabilir denildi.
24 Temmuz 2009, 17:30






ÜZMEZ'E MAHKEME ŞOKU

Bursa'nın Mudanya ilçesinde 14 yaşındaki B.Ç.'ye cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla yargılandığı dava kapsamında bugün hakim karşısına çıkan Hüseyin Üzmez'in tutukluluk halinin devamına karar verildi. Hakkında 30 yıla kadar hapis talep edilen Üzmez, eşinin 3 kez intihar girişiminde bulunduğunu belirterek, 'Beni tahliye edin, isterseniz bin yıl ceza verin.' dedi.
24 Temmuz 2009, 17:28



BU NASIL BİR VAHŞET?

Bursa’da 3 yaşındaki kız çocuğunu 50 bıçak darbesi ile öldüren insanlar (!) duyanların kanını dondurdu.
Bursa'nın merkez Osmangazi ilçesinde 3 yaşındaki bir kız çocuğu evlerin 300 metre ilerisinde ölü olarak bulundu. Küçük kızın, vücudunun değişik yerlerinden 50 adet bıçak darbesi aldığı belirlendi.

Alınan bilgiye göre, Geçit Mahallesi Gedik Sokak'ta ikamet eden Kerem ve Fatma Şenol'un 3 yaşındaki kızları Aleyna Şenol, evlerinin 300 metre ilerisinde kanlar içerisinde ölü halde bulundu.

24 Temmuz 2009, 17:45

Bir yerlerde anne-babalar evlatlarını nasıl kutsayacağını bilemezken, yere göğe sığdıramazken, yurdumda her gün onlarca çocuk niçin böyle acı çekiyor? Anne-babalara neler oluyor? İnsanımıza neler oluyor? Her gün bu olaylar niçin çığ gibi büyüyor? Tek bir çocuğun tek damla gözyaşına kıyamayan insanoğlu, bu sevgisizlik girdabından ne zaman ve nasıl çıkacak? YETERRR!....










İki Ölüm  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,


Farrah ve Michael. Bir dönemin neşeli, hareketli ışık saçan iki figürü. Görmeğe alıştığımız, izlemekten zevk aldığımız iki star. İki görkemli yaşam, iki acılı süreç, iki kaçınılmaz son. Her ikisinin de toprağı bol olsun. Milyonlarca insanın tanıyıp sevdiği kişilerin ölümünün yankıları, ölenin popülaritesiyle orantılı bir şekilde önce dünyanın gündeminde, daha sonra tarihinde yerini buluyor. Bu iki sanatçı için de, görkemli anma ve cenaze törenleri yapılacak, her ikisi de (özellikle Michael) uzun yıllar hatırlardan çıkmayacaktır.

Yarım asırdan fazla süreyi arkada bırakan bizler için, ölüm, biraz daha olağan, sıradan hale gelse de, gençliğimize damgasını vurmuş olan bu iki parlak yıldız, çağrıştırdıklarıyla, yarattıkları nostalji ile kaybetmiş olduğumuz bir sürü kişiyi, anıyı, havayı, kokuyu, ezgiyi yeniden hafızalarımıza, ruhlarımıza dolduruyorlar, burnumuzun direğini sızlatıyorlar, kayıp giderlerken.

Çok yıldızlı gecelerde, başımı kaldırır göğe bakarım. Kutup yıldızı, küçük ayı, büyük ayı, yakındakiler, bir görünüp bir kaybolan uzaktakiler. Bir tanesi kayıverir ansızın, usulca. Hiç aklıma gelmez bir şey dilemek o an. Sadece tepeden tırnağa ürperirim.

“Mesaj alınmıştır” derim. O kadar.

2108  

Posted by Asuman Yelen in , ,



Nihayet karar verebildi döner kapıdan içeri girmeye. Bir saat oralarda turladıktan, birkaç kere yaklaşıp, vazgeçtikten sonra. Kaçarı yoktu. Bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün. Üstelik o yapmalıydı bunu. Kimseye devredilemeyecek kadar özel, hassas bir işti. Derin bir nefes alıp hafifçe itti kapıyı.

Her şey şaşılacak derecede aynıydı. “İnanılır gibi değil” diye düşündü. Oysa uzun zamandır uğramamıştı, daha önceleri sık sık uğradığı bu mağazaya. Daha çok yalnız, ara sıra da “o” nunla birlikte gelirlerdi. Yaklaşık yirmi yıldır müşterisiydi oranın. Birlikte az dolaşmamışlardı, o kattan bu kata, o reyondan bu reyona.

Hiçbir yerde oyalanmadan, doğruca muhasebe kısmına yürüdü. Taksit ödeme masasında genç bir kız oturuyordu, yeni biri. Dağınık saçlı, ifadesiz yüzlüydü. Köşeli kesilmiş siyah ojeli tırnakları vardı. Müşterisine bakmadan çalışan, baksa da görmeyen tiplerdendi. Sırasını beklerken boş gözlerle kızın mekanik bir şekilde işini yapışını izledi.

“Neydi sizin?” diye sordu asık suratlı kız, önündeki kartonu bir kenara koyarken. Korktuğu an gelmişti. ”Bir hesap kapanacak” dedi. Her zaman sohbet ettiği orta yaşlı kadının gittiğine sevinmişti. Çok fazla konuşmak istemiyordu. “Numara?” “2108” diye karşılık verdi. Sanki sesi titremişti. Kız ilk defa ilgilendi.. “Çok eski bir numara.” Bir yandan da kartonu çıkarıyordu. Kalan miktarı ödedi. ”Tamam” dedi kız. Sonraki müşteriye çevirdi ifadesiz bakışlarını. “Senet” dedi beriki. Senedi vermeyecek misiniz? Kız titizlendi, arkada uzayan kuyruğa baktı. “Açık bırakalım” dedi sabırsızca. “Tekrar alışveriş edersiniz belki.” “Hesabın sahibi ben değilim.” Kızın suratı iyice asıldı. “İyi ya, kendisi gelsin o halde.” Sesi yükselmişti. Diğeri masaya dayadı ellerini, yüzünü kıza eğdi, tıslar gibi “gelemez” dedi. “Gelemez, o öldü.” Kısa bir sessizlik. Siyah tırnaklı el bir kaleme uzandı, sert bir hareketle, kartonun köşesindeki 2108 rakamının üzerini, bir çarpı ile kapattı. Sonra telefona uzandı. “Bana 2108 in senedini getirin.”

Tüm bu işlemleri yaparken, diğeri onu izledi. Yüzü sararmamış, eli bile titrememişti. Bir teselli cümlesi, bir duyarlı bakış, hareketlerde bir farklılık, biraz anlayış... Siyah tırnaklı eller, fihristli bir dosyadan 2108 sayılı senedi çekti kopardı ve ona uzattı. Bakmadı bile. “Sıradakii…” 2108 in işi bitmişti. Sıradan, herhangi bir insan, bir gafil, yaşamındaki en önemli insanı, can yoldaşını, kim olduğunu, ne yaşadığını, neleri sevip, nelere üzüldüğünü, neler çektiğini hesaba katmadan, orada yazılı olan ismini dahi telafuz etmeden, bir rakama dönüştürüp üzerini çizivermiş, sonra da bir kağıt parçası yapıp, hoyrat eliyle koparmış, eline tutuşturuvermişti.

Bir an, kısa bir an, uzanıp, yakasına yapışmayı, boğazını sıkmayı düşündü genç kızın. Sonra vaz geçti. Omuzlarından tutup sarsmak, sarsmak, “bana baksana sen kızım, senin üzerini hoyratça karaladığın 2108 in, bir ‘prenses’ olduğunu , senin yaşındayken, çalıştığı yerde kendisinden “Orta Doğu’nun en güzel kızı” diye bahsedildiğini, yaşadığı sürece bir karıncayı dahi incitmediğini, oğluna mükemmel bir anne, bana ve kardeşime harikulade bir abla olduğunu, dostları tarafından çok sevildiğini, tek bir kalp bile kırmadığını biliyor musun,” diye haykırmak istedi. "Nesin sen? Nerde bıraktın insanlığını? Nasıl bu hale geldin?" Vazgeçti. Döndü arkasını, yürüdü gitti.

Hava kararmaya yüz tutmuştu. Serin bir Nisan günüydü. Henüz iş yerleri paydos etmediğinden, vapur tenhaydı. Dışarıda oturuyordu. Yalnızdı. Soğuktu ama o hissetmiyordu. Denize sabitlediği bakışları donuktu. Yaşamı düşündü. Sonra ölümü düşündü. İşte hepsi bu kadardı. Hayat, bir sayıdan, ölüm bir çarpıdan, insan ise mağazadaki kara tırnaklı duyarsız şekilden ibaretti. Ne bir eksik, ne bir fazla.

11 Nisan 2000

Bir Filozofa  

Posted by Asuman Yelen in , , ,



Soruyorsun ki, böyle toprak olacak


bir hayata niçin bu kadar düşkünsün?

Hangi zevk ile, hangi duyguyla ve niçin,

kendinden geçercesine hayata bağlanırsın?













Ben de sorsam, nasıl bir tuhaflıktır ki


Böyle şiddetli bir ölüm arzusu oluşturur,

hangi ruh felsefesi, hangi kararıyla ve

nasıl, sizi ölüme böyle susatır?





O anlayış da kendine göredir,

bu anlayış da...Bence ölüm ve hayat

"bir ölür, bir doğar!" manasında

zoraki bir avunmadır.

Hepimiz böyle yaşamaktayız, ne yazık,

yürüyen, canlı ölüler halinde.


T. Fikret



*Fotoğraflar bana aittir.


Yüzü olmayan çocuk  

Posted by Asuman Yelen in , , , , , ,


Bir çocuk yaşadı bu dünyada. Adı var mıydı? Evet. Doğduğunda ona kutlu bir isim koymuşlar, Muhammed demişlerdi kulağına. Kendi var mıydı? Hayır. Yoktu. Hiçbir zaman da olmadı. Ne annesi babası fark etti varlığını, ne diğer amcalar teyzeler, ne de öteki çocuklar. Bir hayalet gibi dolaştı durdu kalabalıkların içinde. Ruhu, yüreği aç, karnı aç.. Yaşadığından habersiz. Kendi hiçliğinde.

Bir mahalleli, bir yığın insan. Yüzleri solgun, bakışları asabi. Bedbin bakışlı, düşük omuzlu, dertleri başlarından aşkın insanlar.. Etraflarında gezinip duran çocuğu fark etmediler. Eline kuru ekmek tutuştururken bile fark etmediler onu. Zaten yokluğunu da fark etmemişlerdi ki, hiç aramadılar Muhammedi. Oysa o, oralarda bir yerlerde, gene yalnız öylece yatıyordu. Bu kez bir farkla, ruhuyla birlikte, bedeni de cansızdı bu sefer. Kırk beş gün. Ruhundan sonra küçük bedeni de yok olup gitti..

Sarışın mıydı Muhammed, esmer miydi, bilemediler. Saçı kazınıyordu sürekli çünkü. Kaybolunca polisler bir resmini istediler. Yoktu. Evet, hiç resmini çektirmemişlerdi. Tarif edin dediler, yüzünü hiç kimse hatırlayamadı bile. Hep kirliydi, hep pisti suratı. Herkes yalnızca ön dişlerinin kırık olduğunu biliyordu. Babası bir yumruk vurmuş suratına, dişlerini kırmıştı. Zaten hiç sevmezdi Muhammedi. Ayaklarının altında bulunmasından hiç hoşlanmazdı. O yüzden hep sokaklardaydı.

Bazen, hava çok soğuk ve yağmurlu olduğunda, birileri acıyıp evlerine alır, birkaç saat misafir ederlerdi. Bir tabak makarna verirdi ev sahibi teyze. Sessiz sedasız televizyona bakardı. En çok da reklamları severdi. İstanbul’ da başka mahallelerde hiç görmediği büyük büyük evler vardı. O evlerin çimenlerle, çiçeklerle dolu geniş bahçelerinde, mutlu mesut çocuklar oynardı. O çocukların çok güzel anneleri vardı. Gülen yüzleriyle camdan başlarını uzatıp “ yemek hazır” diye seslenirlerdi. Mavi gözlü çocuklar gülerek mutfağa koşarlardı. Muhammed kocaman aydınlık mutfağa bayılırdı. Hele o masa. Neler yoktu ki o örtülü masanın üzerinde. Kızartılmış tavuklar, biber dolmaları. Ağzı sulanır, ekmeğini daha bir iştahla ısırırdı. Hiç öyle masalar görmemişti Muhammed. Zaten o makarnadan başka yemek bilmezdi ki. Keşke evde de televizyon seyretmesine izin verselerdi de bu “mutlu, mesut aileler” i hep izleyebilseydi.

Muhammedin, Müge Anlı'nın sunduğu sabah programındaki kırk beş günlük serüveni, altı yıllık ömründen daha uzun sürdü adeta. İnsanlar nefeslerini tutup ondan haber beklediler. Ve kötü haber geldi. Ben biliyorum ki yüreği olan herkes ağladı. Evladı olan, olmayan herkes.

Burada fukaralık edebiyatı, servet düşmanlığı yapmağa kalkışmadan, ders çıkarma sevdasına kapılmadan, ders verme, ahkam kesme durumuna düşmeden, çok ama çok samimi olarak şunu söylemek istiyorum sadece.

ÇOK ÜZGÜNÜM.

Hep sevgiyle kalın.

Yerine sevemem  

Posted by Asuman Yelen in , , ,



Artık saymıyorum. Çok ama çok sene geçti aradan. Zaman nedir ki? Kaç yıl gerekir, hala burnumda tüten kokunu, kulağımdan gitmeyen sesini, elimi sımsıkı kavrayan avucunun sıcaklığını unutabilmem için? Geçen yıllar, bunu başaramadı. Başaramazlar da, ama sayıları arttıkça beni sana yaklaştırıyorlar. Bu yüzden, yıllarla uğraşmaktan vazgeçtim artık. Onları seviyorum.
Seni anlatmak. Bulabildiğim bütün güzel sıfatları adının başına eklesem, yine bir şeyler eksik kalacak. Bu yazıyı okuyanlar (ben de olsam aynı şeyi düşünürdüm) her evlat babasını sever, her kız evlat için babası mükemmeldir diye okuyup geçecekler. Seni tanıma şansına sahip olanlar ise seni gülümseyerek anımsayacaklar, “tanıdığımız en mükemmel insandı” diyecekler.
Baba sözcüğünü tanımlamak için, seni sayfalarca yazmak isterim. Birlikte yaptığımız, paylaştığımız tüm güzel şeyleri, şiirleri, şarkıları, bana yaşattığın o harikulade o muhteşem çocukluğu, oynadığımız oyunları, akşam gezintilerimizi, sofralarımızı, sohbetlerimizi anlatmak isterim. Paylaştığımız her şeyin varlığından sonra, yokluğunda da beni nasıl sıcak tuttuğunu, bana neler kattığını bütün babaların öğrenmesini isterim. Sendeki tevazuya uygun sadeliği yakalamak şartıyla tabii.
Nezaketi ve centilmenliği üzerinde nasıl güzel taşıdığını, anlattığın her şeyin etrafındakiler tarafından nasıl keyif ve saygıyla dinlendiğini hala zevkle hatırlarım.
İçinde yaşadığı çağın tüm olaylarını takip eden, sürekli okuyan, yorumlayan üç lisanı çok iyi bilen entelletüel kişiliğini, sanatın adeta tüm dallarında bize eserler bırakan sanatçı yanını nasıl unutabilirim?
Dürüst insanı seninle tanımlayabilirim. Kayırılmadan, kayırmadan, hiç haksızlık etmeden, hediye kabul etmeden, kaytarmadan, kaytarana izin vermeden, prensiplerinden ödün vermeden, kimseye yalakalık etmeden, namusunla, alın terinle nasıl çalıştığını gururla ve onurla anlatmak isterim.
Birlikte olabildiğimiz o kısacık süreçte, senin o kadar değişik hallerini hatırlıyorum ki..Cümbüş çalarken, hawaian- gitar çalarken, yağlıboya resim yaparken ve hatta halı dokurken. TRT de radyo skecinin birinci olduğunu, Emile Zola’nın Nana’sını, Fransizca’ dan Türkçe ye nasıl tercüme ettiğini anneciğim, birlikte sabahlara kadar müsveddelerle, daktilolarla nasıl uğraştığınızı hüzünle anlatırdı. Selahattin Pınarı, Sadettin Kaynağı, Neveser Kökteşi hep senden dinledik, senden öğrendik. Bhrams’ın Ninnisi’ni, Schuman’ın Rüyası’nı, Lizst’in Macar rapsodisini, ve daha bir sürü şeyi biz, küçücükken öğrendik. Kardeşler birbirimizi sevmeyi, paylaşmayı, yardımlaşmayı, sorumluluk duymayı senden öğrendik. Senin ağzından hiç kimse “eşşek kafalı” dan daha kötü bir söz duymadı.
Bize yaşattığın bu muhteşem çocukluk için sana sonsuz teşekkürler.
Bir bayram ertesi, bizi ansızın bırakıverdiğin zaman, yaşadığım acıyı hiç unutmadım ama bugün tuhaf, buruk bir sevinçle, iyi ki yoksun diyorum babacığım. İyi ki gittin. Senden sonra içinde yaşayageldiğimiz, bu dünyada ve kendi ülkemizde, hatta uzak, yakın çevremizde bizim gördüklerimizi görseydin, yaşadıklarımızı yaşasaydın, eminim çok ıstırap çekerdin. Bu dünya, dürüst, namuslu, centilmen insanların yaşadığı bir yer olmaktan çıktı çoktan. Burada sevgiye yer yok.
Bana gelince, Gökhan Kırdar’ın çok sevdiğim parçasında dediği gibi:
Yerine sevemem.
Nurlar içinde yat babacığım.

Ölü, kıskanılmayan yegane insandır  

Posted by Asuman Yelen in , , ,


Çok saygıdeğer bir hanımefendi, son zamanlarda okuduğum en kıskanılası yaşam öyküsünün kahramanı Latife Hanım, bir arkadaşının ölümü üzerine fevkalade anlamlı bir yazı yazarken, sanıyorum bu ana fikirden yola çıkmış.

Aşağıda okuyacağınız alıntılarla ilgili olarak – kendisine imanla ve tüm ruhumla katıldığımı söylemekten başka - yapabileceğim, daha doğrusu yapmaya cüret edebileceğim hiçbir yorumum yok. Olamaz da hiçbir zaman.


*
Biz ölüyü, bütün davalarından, bütün ihtiyaçlarından, bütün menfaatlerinden, bütün iddialarından, ihtiraslarından, arzularından istifa etmiş bir insan olduğu için severiz; dirisine düşman olduğumuz bir insanın bile ölüşüne yanışımız bundandır.

Bu hakikati düşününce, körün, öldükten sonra niçin “badem gözlü” olduğunu kestirebilmek de güç değildir.

Şimdi; birçok kıymetlerin, ölüşlerinden sonra bilinmesinin sırrını da kavramaya yaklaşmış sayılabiliriz.

………………………………..

Hayatlarındayken gördükleri umumi lakaydini, umumi alakasızlığın, umumi nankörlüğün ve inkarın acısını kan kusarak çekmiş nice kıymetler, nice şöhretler var ki, bugün, mezarları başında insana ölümü sevdirebilecek kadar parlak ihtifaller (anma törenleri) yapılıyor.

Bugün hor gördüğümüz nice kıymetler var ki yarın mezarları başında gözyaşı dökeceğiz. Ve onların birer “kıymet” olduklarını itiraf edebilmek için, ölmelerini beklemekteyiz: Çünkü yaşadıkları sıralarda onlara bu kıymeti vermemize, kıskançlığımız manidir.

Görülüyor ki, insanları haklarına kavuşturan en adil hakim ölümdür. Ve artık inanabiliriz ki, layık olduğumuz alakayı, kıymeti, itibarı, şerefi, saygıyı ve sevgiyi kazanarak yaşayabilmemiz için, başvurabileceğimiz tek çare vardır:

“Ölmek!”

*İpek Çalışlar’ın Latife Hanım isimli eserinden alıntıdır.

Ölümden öte köy yok  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,


Akşam haberleri. Ekranda herkesin sevdiği tonton yüz, gülerek bakıyor. Vedalaşırcasına. Bildik törenler, alkışlar, gözyaşları. Tanıdık yüzler, birkaç devlet adamı. Lokmalar boğazlarda düğümleniyor. Belki birkaç damla gözyaşı. Bir çok klişe dökülüyor ağızlardan, “her şey yalan” paydasında. Sonra, haber değişiyor, tatlı servisine geçiliyor. Bizden bu kadar.

Ya diğerleri, taşıyan yorgun omuzların sahipleri, giden sevdiğinin hemen arkasında yürüyen, bastığı yeri bilmeden,baktığı yeri görmeden, şaşkın,acılı sevenler!
O son noktada, en sevdiklerini, bilinmezliğin içine kendi elleri ile kendi umutları ve huzurlarını da birlikte sonsuza yolladıktan sonra, üzerine bir kürek de toprak dökerken ne düşünüyorlar dersiniz.

Bundan daha katı bir gerçek olabilir mi!

Bekir Sıtkı Erdoğan “Sessiz Senfoni” isimli şiirinde sevdiğinin ölümünü nasıl da ölümsüzleştiriyor belleklerimizde.

“İnsan, soyundukça hissediyor,
Gittikçe katılaştığını yerin.
Tanıdık bir film geçiyordu gözlerimin önünden
Gel gör ki, en güzel yerinde,
Ansızın kopardı ellerin.

Sonra. Dört yabancı el, dört yorgun omuz,
Mezat kapısında bir kuşluk vakti
Çekince ipini mesafelerin,
Ayak uçlarıma yığıldı sonsuz.

Bir tünel gerindi . Sefil, kapkara.
Bir yokluk hıçkıra hıçkıra güldü.
Büyüdü göz çukurları, kırık heykellerin.

Böyle, bilmediğim, uzak yollara
Beni bırakmasa, ne vardı ellerin!”

B. S. Erdoğan

Çok sevdiği yakınını kaybedince, insan, kendi içine dönüyor. Şaşkınlıkla kabulleniş arasındaki bu süreçte, sanıldığının aksine, algılar açılıyor. “Ölüm” gerçeği, beraberinde, “hayat” yalanını da gözler önüne seriyor. Sevgilerin, dostlukların gerçekliliği sorgulanıyor. Peşinden koştuğumuz, elde etmeğe çalıştığımız, para, iktidar gibi hırsların boşluğu anlaşılıyor.

Bu sürece matem deniyor.

Siz bunu yaşarken, hayat tüm enstrümanlarıyla, insanlar maskeleriyle, içlerine almak üzere sabırla sizi bekliyor.

Sizin için yapacak pek bir şey yoktur. Usulca aralarına yeniden katılıvermekten başka.

“Yaşamak… Başka ihtiyacım yok.
Yaşamak, hem çocukça aldanarak.
Yıllarca öyle, biteviye,birçok,
Cılız, kötürüm ve ölümcül yaşamak.”

T. Fikret

Blog Widget by LinkWithin