Muhtemelen herkes daha önceden izlemiştir. İzlemeyenlere bir yılbaşı hoşluğu olsun.
Böyle şeyleri nedense en son ben görürüm.
Köpeklerin kolay öğrendikleri göz önüne alınacak olursa bu gösteride asla zorlama yok bence.
Her halinden en çok da kuyruğunu sallayış şeklinden ve yüz ifadesinden hayvanın da
çok eğlendiği belli. Bunu da anlayınca insan keyifle izliyor doğrusu...
Dancing Dog, Dans eden köpek, oynayan köpek ile netdunyam2006

Köpeklere fısıldayan adam, sen çok haklısın, doğru şeyler söylüyorsun, uygulanınca işe
yarayan şeyler. Tek bir dokunuşla, tek bir parmak şıklatmayla mucize gibi süt limana
döndü evimiz, ilişkimiz. Baştan güzel gibiydi de...
Ama olmadi işte...
Baştan herşey güzel gibiydi. Olması gerektiği gibi. Bu kadar kolay olmasını beklemiyordum
doğrusu, bu yeni patron- işçi, sahip-köle ilişkisinin aramızda kuruluverme işinin.
Yaşamın; emeksiz, çabasız, sıkıntısız, ter ve biraz gözyaşı dökmeden kimseye zırnık
vermediğini, hiç bir güzelliğin kolay elde edilmediğini bilecek kadar yaşamıştım çünkü.
Olmadı da zaten...
Biraz önce uyandırmamaya çalışarak (uyandı maalesef) kanepede resmini çektiğim
o tüylü çirkin şeyle biz bundan hiç hoşlanmadık.
Bu sabah olduğu gibi sabahları, kocaman diliyle yüzümü yalayarak, bir yandan da
mıyırdanarak rüyamın en güzel yerinde uykumdan uyandırsa da...
Mamasını yemeye başlamak için bana saatlerce dil döktürse de...
Koca kâse kuru mamayı, evin muhtelif köşelerine sürekli yer değiştirip bunu oyun
haline getirdiği için peşinde dolaştırıp tek tek ağzına isabet ettirmeye çalışmaktan sağ
omuzuma ağrılar saplansa da...
Gecenin bir yarısı duyduğu bir köpek sesine ya da kapı her çalındığında çılgınlar
gibi havlasa da...
Parkta yürürken, aniden altına daldığı dalları alçak bir iğne yapraklının iğneleri, alnımı
yüzümü paralasa, ya da ani karar değiştirmeleri ile zaman zaman ben onu değil de
çeke çeke o beni dolaştırıyor olsa da...
Tüm bunların hepsini, sürekli sinmiş , önceleri oyun sansa da sezgi ve duygularıyla
kavrayıverip hiç hoşlanmadığı bu duruma kızgın haline, ön patileri çenesinin altında
yerde yatarken alttan alttan bana çevirdiği gücenik bakışlarına, parkta yanımdaki süt
dökmüş kedi hallerine yeğliyorum.
Cesar Millan, asla konuşmayın sessiz ve ifadesiz olun diyorsun.
Benim ise ona anlatacak, ondan talep edilecek bir dolu şeyim var.
Canım sıkıldığı zaman onu yanıma çağırıp mıncırmam gerek. Bazan " Paaçooz" şeklinde
çağırmalara tenezzül etmezse ya da istifini bozmak istemezse son kozumu kullanır
"pşşaaaaa" diye uyduruktan sertçe hapşırırım. Anında yanımdadır. Hiç şaşmaz.
Ya da yakınlardaysa ve gel dememe kulak asmayıp yürüyüp gidiyorsa sihirli kelimeyi
kullanırım. "Ama öpücem" derim. Hemen tırıs tırıs gelir alnını uzatır. Uzun uzun koklaya
koklaya öperim. Kokusu (bazan toprak kokusu da karışır) göz yaşartacak kadar güzeldir.
Varlığını o kadar benimsemişimdir ki, bazan odadan çıkıp giderken " şu benim ışığı da
söndür giderken", ya da, "gelirken bana da bi bardak su kap getir" diyecek olurum.
Ben bu satırları yazarken gelip mızırdanarak hatırlattığı şeyi bu yazıyı yolladıktan sonra
her gece olduğu gibi tekrarlayacağız. Ben yatacağım, ama önce bir yerlere, yastığımın altı,
yorganın kıvrımları arası ya da pijamamın cebine çok sevdiği beyaz küçük kemiği saklayıp
küçük bir tas kuru mama hazırlayacağım. O gelip önce tek tek elimden mamaları yiyecek
sonra koklaya koklaya bir yandan da keyifle kuyruğunu sallayarak kemiği arayacak. Bulması
ne kadar uzarsa ikimiz de o kadar eğleneceğiz. Kemiği ağzına alacak, güm diye aşağı
atlayıp istediği yerde yiyecek, sonra da sırf bu iş için böldüğü uykusuna geri dönecek.
Biz bütün bunları yapmalıyız Cesar Millan. Buna her ikimizin de gereksinimi var.
Evet Paçoz bir köpek ama aynı zamanda benim şımarık ve yaygaracı kızım, sevgi dolu
sadık dostum ve nazlı hastalıklı ninem. Daha da bir sürü şeyim. Can yoldaşım.
Ama asla kulum, kölem ya da maiyetim olamaz bu saatten sonra.
Hiç kusura bakma...

İyi ki varsın Rayuş...
Dünyanın en tatlı kızkardeşi günlerdir hatta aylardır başımın etini
yiyordu. "Şu Sezar' a bi bak." diye diye.
"Çok faydasını göreceksin. Adam mucizeler yaratıyor. Yalnız sen
değil Paçoz da rahat edecek."
O ısrar ettikçe ben sıkıldım. Anlattığı örnekleri yarım kulak
dinledim. Ne yani, 11 yıldan sonra
bir köpeği değiştirmek, bir program yönlendirmesiyle olacak iş
miydi. Köpek psikoloğu imiş.
Hadi canım. Hepsi para tuzağı. Belki de ona önerdiğim bazı dizileri "bak bu öyle hiç sandığın
gibi değil çok güzel bi seyret seveceksin" diye adeta yalvarmama rağmen izlemeyip müzikle
ve kanun çalmakla haşır neşir olduğu için kızgınlığımdan hep gözardı ettim.
Uzatmıyalım, son zamanlarda yediklerini -ki çoğu kuru mama bazan varsa uygun yemek-
çiğnemeden yuttuğunu farkettim. Ve sabah akşam dolaştırma esnasında eskisi gibi
dışarı çıkamadığını (uğraşmalarına rağmen) tesbit
ettim. Zaten çok zor olan yedirme faslına
bir de çiğnemesi için dil dökme faslı ilave oldu.
"Hadi paçoz- bak yemezsen Siyar'a vericem-
bak ilaç geliyo ama -kızıcam ama..." fasıllarına bir
de "çiğnediğini duyiym- duymadım-bak
yine yuttun- çiynemezsen vermiycem..." ler ilave
oldu. Bu arada şaklabanlıklar, göstermeli
çiğneme uygulamaları (unuttuysa hatırlaması için, yaşlı çünkü) cabası.
Geçen gece uykum kaçınca şu Sezar' a bi göz atiyym dedim. Bakalım kimmiş , neyin nesiymiş.
Girdim You Tube' a tıkladım ismini. "Dog Whisperer" ba ba ba ba. Ne demekse... Her neyse
izlemeye başladım. İzledikçe ilgimi çekti. Her sorun tanıdık ama yaptığım her şey hata???
İzledikçe şaşkınlık, hayranlık, pişmanlık, kendime olan kızgınlık ardarda geldi.
Sorunlu köpekler...Sorunlu sahipler... Hepsi Paçoz. Hepsi ben. Örnekler...Örnekler...
Tesbitim şu oldu. Bizim ilişkimizde hatalı olan ve değişmesi gereken benmişim.
Sorun, aşırı sevgi ve zaaf. Değiştirilmesi gereken onu gösterme biçimim.
Çok teknik ayrıntıya girmeyip birçok şeyi kısa zamanda hallettiğimi söyleyeyim.
Artık her canım sıkıldığında can kurtaran simidi gibi boynuna atılıp " iyi ki varsın" "cansın"
mırıltılarıyla salya sümük ağlamıyorum.
Yemek yedirirken tek kelime konuşmuyorum. Pirimiz Sezar' dan öğrendiğim bazı küçük
etkili hareketleri uyguluyorum. Çok da güzel hem de çiyneyerek yiyor. İstediğim zaman
ben yediriyorum. (Bunu yapmayı seviyorum) Güzeli, artık kendisi önündeki kâseden
doyana kadar yiyebiliyor. Ah Sezar ne nimetler bahşettin sen bize.
Kapı çaldığında, dışardan köpek sesi duyduğunda havlamaya başlayınca tek bir kol işareti
susması için yetiyor. Gezintiye çıktığımızda beni çekiştirip ayağımın tekrar burkulmasına
neden olacak ani yön değiştirmeleri küçük bir ayak hareketiyle engellenebiliyor.
Sadece ufak bir dokunuşla.
Artık sabah uyandığımda "aman da aman benim yavrum uyanmış mı" şeklindeki
bebek lisanı konuşmalarım, derhal karşılığında mızırdanarak gösterdiği yemek, oyun
ya da ne idüğü belirsiz talepleri bitmiş durumda.
Her şey daha sakin birlikteliğimizde.
Ben biraz şaşkınım. Sanırım bir evlat kaybettim. Dost ve itaatkâr bir köpeğe sahibim
artık. Sevgimi daha içimde yaşıyorum.
O zaten bir köpek olduğunu biliyordu. Şimdi istediği oldu. Sığınabileceği, güvenebileceği,
itaat edebileceği bir sahibi var artık. Daha az şaşkın daha çok hakim bir sahip. Meğer onun
istediği de buymuş. Tüm köpeklerin istediği buymuş. Kedilerin aksine.
Bunu yazınca bugün kahva faslında, Rayuş' un kaplan kılıklı asi Garfield' e
koltuğunu kaptırmamak için gösterdiği canhıraş çaba geldi aklıma. Ne komik.
Zavallı kardeşim benim. Asla patron olamayacak :))
Dün blogları gezinirken Güngör' ün Kızılderili burçlarıyla ilgili postu dikkarimi çekti.
Bana ait olanın (tarihinden anladığıma göre) özellikleri Yengeç' in aynı ve bana uyuyor.
Esas benimsediğim ve bana en çok uyanı ismi. AĞAÇKAKAN.
Evet biz yengeçler de tıpkı ağaçkakanlar gibiyiz. Sevgimizle tüm çevremizdekilerin
başının etini yiyoruz. Kaçan kurtuluyor.
Paçozun başı kurtuldu. Darısı çevremdeki insanların başına.
Galiba bunun çözümü You Tube da yok. Kendim halletmek zorundayım :)
Herkese güzel bir hafta sonu diliyorum.
| Biliyorum görüntü, taşıma çok acemice. Ben teknik özürlüyüm. Bu haberi videoyu çok daha iyi sergileyecek yüzlerce blogger var içinizde. Ama gelin içeriğe bakın derim ben. Gerekli yerleri tıklayın, görüntüleri seyredip olanı biteni okuyup öğrenin. Tıpkı benim gibi, isyanla umudu, nefretle sevgiyi aynı anda yaşayacaksınız eminim. Çok özel bir ülke burası. Çok kötülerle çok iyileri çok uzun yıllardan beridir bağrında taşıyor. Zaman zaman her şey kötüden yana diye düşünüp umudumuzu tam da yitirmeye başlayacakken sevginin görünmez gücü görünür oluyor ve mucizeler geliyor. Ormanda geceli gündüzlü nöbet tutup hayvanlara bakan, zehirlenmiş olanları yaşama döndüren tüm gönüllü veteriner ve hayvan severlere sonsuz minnet ve şükranlarımı sunuyorum... Ormanda köpek seferberliği | |||||
| | |||||
Arnavutköy Bolluca Ormanı'ndaki zehirlenen sokak köpekleri havyanseverleri seferber etti.
| |||||
| | | ||||
| |||||

Galiba bayramın son günüydü. Misafirler yeni gitmişti ve ortalığı toparlıyordum.
Salondaki televizyon açıktı. Ekranda açık havada bir kız çocuğu kalabalık karşısında
konuşuyordu. Neden bahsettiğini emin olun bilmiyorum. Bir ara sustu. Daha doğrusu
konuşmak istiyordu ama boğazı düğümlenmiş gibiydi. Merakla bekledim. Yutkunarak devam
etti. "Bir de rica ediyorum... lütfen..." Ağlamaya başladı. "Çocuklar karne hediyesi
olarak babalarından köpek istiyorlar. Sonra da aldıkları köpeklere bakamayıp sokağa
bırakıyorlar." Hıçkıra hıçkıra devam etti. Artık ezberlediklerini değil
hissettiklerini söylüyordu. " Yazık değli...mi...o köpeklere.... aç kalıyorlar..." Hıçkırmaktan
daha fazla konuşamadı. Yüzünü kapatıp kaçtı gitti. Çok masum bir acıydı...
Biraz önce orman tarafından gelen ve son zamanlarda hayli artan köpek çığlıklarını
işitince birden o kız çocuğunu ve o akşam beni de ağlatan saf üzüntüsünü hatırladım.
Hemen ayaklarımın dibinde huzurla uyuyan Paçoza bir göz attım. Biricik dostuma...
11 yılı aşkın bir süre önce ben de aynı hataya düşmek üzereydim...
Rayuşla kahve içiyorduk arkadaşım aradığında. "Şimdi kucağımda ne var biliyor musun,
minicik şipşirin bir yavru. " l5 - l6 yaşlarımızdan beri , hemen her hafta sonu,
çoğu yaz tatillerinde seyahatlerde birlikte olduğumuz arkadaşım ilk defa bir köpekten böyle
heyecanla bahsediyordu. "Gece ayaklarımın dibinde uyudu. Öyle masum ki zavallı. İki
de kardeşi var. Onlar da çok güzel. Diğerlerini dağıttım. Hadi bunları da siz
alın. Hemen yarın getiririm. Çoook güzelleeer..."
Eşinin akrabalarından birinin çiftliğinde bir ay önce doğmuşlar. Anneleri ölmüş,
aç bi-ilaç ortada kalmışlar. Colie-sokak kırmalarıymışlar.
Rayegân' la bir an bakıştık. " Hemmen getir " dedik. O tarihlerde onlarda evde kedi yok.
Hastalıklar, filan. Yeni biraz toparlanılmış. Yaşamla uyuşmaya çalışıyoruz.
Her neyse, şirin şirin planlar yaptık. Tüm köpekli enstantanelar düşünüldü.
Köpekli filmler, ağzında gazete taşıyan şirin köpekler, keyifli oyunlar...
Rayuş, aşağıya evine inip coşkuyla eşine anlatınca, sağduyulu, serinkanlı eniştem
ona hemen almadan önce biraz düşünmesini önermiş. Benim tam 6 ay süreyle yaşamımı
allak bullak eden tüm güçlükleri sıralamış. Tabii vazgeçilmiş. İşin komik yanı,
arkadaşım da o ilk günlerin coşkusundan sonra kırılan ilk değerli vazonun
arkasından yollamış bir başka arkadaşına.
Bense şaşkın, acemi, evin içinde oradan oraya koşturup durmuştum. Ne ayakkabım kalmıştı
kemirilmedik, ne rujum yenmedik. Birden büyüyüvermişti korkmuştum. Sesinden
ürkmüştüm. Oraya buraya yaptığı çişleri silmekten bileklik takmak zorunda kalmış, bütün
eve naylonlar sermiştim. Kitaplardan okuduğum tuvalet eğitimini uygulamaya çalışıyordum.
Oysa bildiğini okuyor, her şeyden habersiz şaklabanlıklar yapıp duruyordu. Bir yandan
çaresizlikten ağlıyor, bazı şeylerine de kahkahalarla gülüyordum.
Bu günlere kolay gelinmemişti yani...
Bu on bir küsur yıllık kaya gibi sağlam dost, şu anda ne yazdığımı biliyormuşcasına yanımda
gururla kuyruk sallıyorsa bunda her ikimizin de doğallığının ve içimizden birinin
doğası gereği kafasının hiç karışık olmamasının karşısına verdiği rahatlık yatmakta.
Köpekler dostlarının yanından sıkılınca yok olmazlar.
Ve o mükemmel sezgileriyle sizin her sıkıntınızda yanınızda bitiverirler.
Ön iki patileriyle dizlerinize basıp sessizce akan gözyaşlarınızı koca dilleriyle
silerler.
Ve ölene kadar dostlarının yanında dimdik kalmasını bilirler.
Düşünüyorum da, aslında sadece biraz acılı, biraz şaşkın olduğum bir dönemde,
hakkında hiç bir şey bilmediğim birini, fazla düşünmeden koruma saikiyle
hayatıma sokmak fikri aslında ne büyük bir riskmiş. Hemen altı ay sonra onu
bir başkasına yollamayı düşündüğümü hatırlıyorum. Son anda ağlayarak vazgeçtiğimi.
Yapabilseydim, ben bu gün onu aklımdan tamamiyle çıkarmış, yaşantıma devam ediyor
olacaktım. Ama biliyorum ki onun için hiç kolay olmayacaktı.
Evet dostluk böyle başlamamalı.
Şansa bırakılmayacak kadar değerli çünkü...

Bilen mutlaka çıkacaktır. Masalın birinde, genç güzel kızların arasında prenses aranmaktadır. Kaçırılan ( ya da kaybolan ) prensesi bulmak üzere düzenlenen bir sürü testten sonra işin içinden çıkılamayınca son bir deneme yapılır. Kızlara birer karyola hazırlanır. Tahtanın üzerine tek bir bezelye tanesi konduktan sonra üstüste yedişer tane yatak serilir ve kızlar gece bu yataklara yatırılır. İçlerinden sadece bir tanesi sabaha kadar döner durur. Diğerleri ise horul horul uyurlar. Onlar uyuya dursunlar, asil kızımız saraydaki ipek yatağına yatırılmak üzere götürülmüştür.
Bu sabah, paçozun yaygarasıyla güç bela uyandığım derin uykumdan ayılıp hızla doğrulunca ve orama burama yapışmış kolumda ayağımda izler bırakan onlarca kuru mamanın acısını hissedince, ister istemez bu masalı düşündüm. Son bir aydır bu kuru mamalarla mışıl mışıl uyuyabilen, prenseslikten vaz geçtik, kelimenin tam anlamıyla bir cadıyım bu durumda...
Hoş, bu saptamayı yarım asırdan da fazla önce canım babaannem yapmış ve patentini de almıştı. Günlerden bir gün canım ablam zarif bir şekilde tek bir parmağını bile batırmadan yemeğini yerken babaanneemin çok hoşuna gitmiş olsa gerek "haanımların haanımııı" şeklinde tezahürat yapacak olmuş, ben atlamışım. "Ya ben, ya ben?" Babaanem bakmış bakmış kollarıma kadar sızan yağlara, "sen de orman kibarı" demiş. Ben de bi sevinmiş bi sevinmişim. :((
Bu güne dönecek olursak, 11 yıldır benim aleyhime işleyen yerleşik yöneten- yönetilen ilişkisi , iki ayı aşkın bir süredir kelimenin tam anlamıyla hükümdar- köle kıvamında sürüp gitmekte. Onun yaşındaki tüm hemcinsleri günde bir kere akşam bir büyük kase kuru mama yerken bizimki sabahları benimle bir tost, öğlen ve ikindin ve her ne zaman ben ne yersem (acı ve baharatlı sevmediğim için sakıncası yok) yiyor. Hem yanıma gelip arsız arsız yalanıyor, hem de ilk lokmayı çiğnemeye ikna etmem gerekiyor. Kuru mamayı tek tek benim elimden yiyor. 11 yıldır hiç kimse bizimkinin başını bir mama kabının içinde görmemiştir çünki yemez. Ya belli bir mesafeden basket atışı, veya elimden tek tek. Ve evet son numaramız, (benim suçum ben başlattım) gecenin daha doğrusu sabahın üçünde güm diye yatağıma hopluyor, önce bir tas kuru mamayı avcumdan yiyor, sonra battaniyenin bir yerlerine kıvrımlarının arasına sakladığım çok sevdiği ödül kemiğini koklaya koklaya bulup çıkarıyor ağzına alıp geldiği gibi güm diye atlayıp salondaki kanepesine dönüyor.
Galiba bu köle ruhu bizim ailede hepimizde var. Ailemizin inatçı oğlağı, burnundan kıl aldırmayan kızkardeşim Rayuş' um da benden daha iyi durumda sayılmaz. Geçen gün kahvelerimizi içerken, fincanı sehpaya bıraktı, diz üstü çöküp nazli kedi İncesaz' ın başını okşamaya başladı. Nerden çıktı şimdi kahvenin ortasında demeye kalmadan durumu anladım. Hanım kız başı okşanmadan asla mama yiyemiyor. Psikolojik sorunu yüzünden. Her bir kedinin (hepsinin çeşitli hastalığı var) maması ayrı. Kimi kuru mama seviyor, kimi konserve. Kimine evde özel yapılıyor. Sakatat yiyen, sebze yiyen. Ayrıca hepsinin mama yediği yer de ayrı. Eğer bulamazlarsa garip çığlıklarla hatırlatıyorlar. O üstelik bir de sabahın köründe ormana eniştenin götüreceği nevaleyi de hazırlıyor.
Görüldüğü gibi dört ayaklı yaratıklar bizi fena halde patilerinin içine aldılar. Bizi esir ettiler.
Ama çok tatlı bir esaret bu...
Herkese iyi haftalar...

Birkaç gündür çok ilginç bir şey dikkatlerimizden kaçmıyor.
Benim uzun kulaklı koca tüylü sarkık yanaklı can dostum Paçoz' um akşam, evin mutfak camı ile salon balkon kapısının mükemmel esintili tek bölümü olan antrede tüyleri uçuşa uçuşa bütün gün yatıyor. Eğer üşenmezse kapıdaki tıkırtılara gönülsüz halsiz bir şekilde iki hav deyip yine uyuklamaya devam ediyor. Sabah 9-10 civarı ve akşam 7-8 arası l5 er dakika parkta geziyoruz, yine ağaç gölgelerinde kendini küt diye yere atıyor. Ben de oturuyorum yamacına.
Akşam sofra hazırlanırken, sonrasında başında oturup iftarı beklerken o yine istifini bile bozmuyor. Taa ki müezzin(ler) ezana başlayana kadar. Ezan sesi başlarken uykusundan uyanıyor ve fırlayıp koşuyor dizlerimin dibine. Dil dışarda sırıtık bir vaziyette hazırolda bekliyor.
Bütün köpekler gibi o da yeni duruma güdüleriyle uyum sağlayıvermiş.
Pavlov bulunduğu yerden keyifle gülümsüyordur eminim...

Akşam üzeri her zamanki gibi Paçoz' u çıkardım. Evin karşısındaki geniş park cıvıl cıvıl. Evler boşalmış. İnsanların bir kısmı çimenlere yayılmış piknik yapıyorlar. Kimi tek başına uzanmış, kimi yürüyüş yapıyor. Gençler farklı spor alanlarında basketbol, futbol oynamakta. Merkezdeki oyun alanında küçükler salıncağa biniyor, kaydıraktan kayıyorlar. Kiminin annesi, kiminin babası ya da anneanne ya da dedesi alanı çevreleyen banklarda yalnız, yahut gruplar halinde oturuyorlar.
Biz de Paçozla kendimizi güneşin ilikleri ısıtan sıcağına bırakmış tadını çıkararak ağır ağır geziniyoruz.
Oradakilerin çoğu tanıdık. Bizim binadan, diğer bloklardan konuşmuşluğumuz olmasa da aşina olduğum, karşılaştığımda selamlaştığım insanlar da var. Bunlardan biri de hemen her gün gördüğüm sigaralı hanım. Oyun alanındaki banklarda sıfır-on yaş grubunun önünde sürekli sigara içen, hatta ağzında sigarayla konuşan, durmaksızın konuşan bu kadın pek de hazzetiğim biri değildir. Üstelik çocukları düşünmediği gibi, annelere de kollarına dürte dürte hadi yak sen de bir tane diye ikram ettiği, muhtemelen benim yaşlarımda belki benden de küçük olduğu halde sen diye hitabederek sürekli öğretmen tavrında olduğu için pek muhabbetim yoktur.
Hafta içi genellikle anneler çalıştığı için parkı dolduran dedeler ve ninelerle birlikte oturan bu hanım bende sanki elinde sigarası olmadan tek kelime muhabbet edemiyecekmiş gibi bir izlenim uyandırmıştır. Ara sıra artık yaşlanan Paçoz dinlenmek istediğinde ben de banklara otururum. Herkese iltifatlar ederek, muhabbeti atasözleriyle besleyerek arada bana dönerek "değil mi canım benim, her şey sevgide biter iş urda.İş sevgide. İş bu bu şekilde, şeklinde tekrarlarla konuşur durur. Etrafındakiler saygıyla dinlerler. Arada bir torunu yanına gelir, sigarasını dudaklarına yapıştırıp üstünü başını düzeltir, bir iki sevgi sözcüğü, bir de poposuna şaplak..
Bu güne gelecek olursak, epey dolaştıktan sonra Paçoz kendini çimenlerin ortasına atıverip bir güzel yayıldı. Ben de dinlenmek üzere banka oturdum. Üç beş bank ilerde bu çok bilmiş teyzemiz, etrafında yaşlı genç bir grup insana heyecanla sigarasının dumanını savura savura politika konuşuyor. Kah kızarak kah gülerek "değil mi canım benim, yani işte bu böyle. Dürüst olacaksın. İş urda. Bu memlekette herkese yetecek ekmek var... Ahh ah koyunuz biz.... Cehalet bitmedikçe..." ana başlıkları altında."
Ben uzaktan öylesine kös kös dinlerken, gözüme, güneşin en fazla geldiği yere uzanmış, yüzünde dünya güzeli mest bir gülümsemeyle uyuyan kocaman sarı-beyaz bir köpek ilişti. Hemen cep telefonumla resmini çektim. Uyuyan köpeğe hiç dayanamam. Kışın tüm mihnetli, zahmetli günlerini unutmuş, güneşin tadını çıkarıyor. O kadar güzel ki insan gözünü alamıyor. Ben bu duygular içindeyken l6-l7 yaşında bir genç koşarak caddeden parka girdi, kestirme olsun diye oyun alanından geçip giderken yolunun üzerinde uyuyan zavallı köpeğin yumuşacık karnına ayakkabısının burnuyla, sanki bir taş parçasına vuruyormuşcasına rahat, bir tekme savurdu. Hayvan şaşkın bir iniltiyle ayağa fırladı. Ben ve orada oturan beş altı kişi çocuğa sinirle bağırmaya başladık. "Ne istedin zavallı hayvandan, sana ne zararı vardı. Orada kendi halinde yatıp duruyordu. Ayıp değil mi." Ben sinirle titriyorum hâlâ, sersem sersem uzaklaşıp giden hayvana gözüm ilişti emin olun gözlerim doldu. Bir yandan havlamaya başlayan Paçoza sarılıp yatıştırıyorum. İçimden Paçozun boynuna sımsıkı sarılıp bağıra çağıra ağlamak geçiyor. Orta yaşlı bizim eski yönetici sırıtarak kaçıp gitmek isteyen çocuğun önüne geçti hâlâ bağırıyor. Derken bizim kadının sesi duyuldu. "Ne bağırıyorsunuz benim aslan oğluma. Ne sevgisiz insanlarsınız siz. Gencecik çocuğu çocukların içinde rencide etmeye utanmıyor musunuz? Her şey sevgide biter. İş urda. Ben seni seviyorum oğlum. Sonra sigarasını savura savura o günkü müridlerine döndü. Kötülükle iş olmaz. Sevgi. Her işin başı sevgi. Yani işte bu böyle. Yunus Emre ne demiş, yoksa Mevlana hazretleri mi. Gel demiş. Katil de olsan gel. Cani de olsan gel demiş. İş bu bu şekilde. Seveceksin yaratılanı yaradandan ötürü. Koskoca Mevlana affediyor siz ayıplıyorsunuz. Çocuk arsız arsız sırıttı değil mi be teyzemm. Saol teyzemm. Yürüdü gitti. Onaylayarak dinleyen kafalar hoşnutsuz bakışlarla bizim yöneticiye çevrildi. Ben abandone oldum resmen. Kafamda sevgiye dair, doğruya-yanlışa dair herşey birbirine karıştı. Sersemlemiş bir şekilde Paçozu eve sürükler gibi götürdüm. İçimden bir yandan da zavallı uyuyan köpeği düşünüyordum. Daha doğrusu hunharca uyandırılan. Ve bunu yapan hain sırıtışlı cani de, cahil ağızlara pelesenk olmuş kutsal isimler ve sevgi referans gösterilerek adeta kutsanıyordu. Ya zavallı köpekçik?
Mevlana Hazretleri' nin de son zamanlarda yukarıdan şaşkın ve kaygıyla tüm bu olanları izlediğini, sevgi ve hoşgörünün, bu yanlış ve hoyratça kullanımıyla değer yargılarının nasıl yerle bir olduğunu görerek ruhunun epeyce muzdarip olduğunu düşünmemek elde değil.
Hep sevgiyle kalalım.
Bir küçük not:Keskin dişli kaplanlara acımak, koyunlara haksızlıktır.
Hz.Mevlana

Sonbahar ortasında bir sonbahar. Bir başka sonbaharın cep telefonuyla resmedilmiş bir sonbahar hatırası... Dostlar lütfen bu fotoğrafta sanatsal bir kalite aramayın. Sadece bu gün yavrumun sararmış yapraklar ortasında otururken oluşturduğu bu tuhaf renk ve anlam bütünlüğü yüreğime dokundu ve beni aniden deklanşöre basmaya zorladı.

Nihayet olan oldu. Paçoz yapacağını yaptı ve ben galiba taşınmak zorunda kalıyorum.
Ramazan davullarına kızanları kınayan biri olarak itiraf etmek zorundayım. Şu günlerde ben de sevmiyorum onları. Sokak köpekleriyle bir oldular paçozu azdırdılar alt komşumu kızdırdılar. ( bkz. beddua ) Bizim nazik prens bir canavara dönüştü. Ağzından ateşler saçıyor, ve maalesef beni evimden atıyor. Üslubuma bakmayın, sinirimden gülüyorum. Aslında (bir avukat arkadaşımla görüştüm) pek şansım yok biliyorum ve korkudan ölüyorum.
Başa dönersek, Ramazan'ın başından beri var bu hal. Gece üç civarı davulcular geliyor. Tıpkı fareli köyün kavalcısı gibi. Etraflarında en az üç köpek, paralanırcasına havlayarak eşlik ediyorlar. Benim asil komşum bunların hiç birini duymuyor, benim zavallı paçozum iki hav der demez güm güm güm. Eskiden kibarca tıklatırdı duvarı. Sanırım başka sorunları da var.
Zavallım daha hav derken fırlıyorum, nefessiz kalana kadar ağzını sımsıkı tutuyorum. Bıraktığımda bana şaşkın, küskün bir bakışı var ki sormayın. Ona mı üzüleyim, her gece yetişicem diye Usain Bolt' u kıskandıracak kıvamdaki koşturmaca yüzünden ayak bileğim nüksetti. Çok ciddiyim neredeyse başa döndü ağrısı.
Yöneticimizin evlere şenlik iki çocuğu var. Apartmanı yıkıyorlar. Uzun zamandır onlara baskı yapıyormuş bizim Hint Racası. Gereğini yapın, prosedürü uygulayın diye. Kadıncağız da çocuklarımın yanında Paçoz bir melek demiş. İlk defa bu gün anlatıldı bana olay. 1995 den beri oturduğum evden maalesef çıkmak zorundaymışım. İnat edersem Paçoz'u alabilirlermiş. Sabah kötü uyanmıştım. Sebebi buymuş. Önce ağlamaktan yüzüm gözüm şiştiyse de, kızkardeşimle hemen silkinip kiralık ev bakmaya başladık bile. Tebdili mekanda ferahlık vardır. Allah başka keder vermesin diyerek önümüze bakmaya karar verdik. Komşularım, Paçozun bebekliğini bilenler hep birlikte gidelim konuşalım dediler. Ne gururum ne de sinirlerim buna elvermez diyerek vazgeçirdim.
İşte böyle dostlar, başımda böyle bir dert var. Amaa.. Her şerde de bir hayır var. :)))
Böylece alt katımdaki Osmanlı Şehzadesinden kurtulmuş olacağız kızımla birlikte.
Herkese sevgiler...

Bu gün, bir saat önce Abidin Dino'ya o çok bilinen soruyu sorsalar, cevap olarak, " evet dostlar, biraz önce Asu ile Paçoz' unu başbaşa gezinti yaparken görüntüledim " derdi.
Evet efendim. Bu gün bir yılı aşkın bir süreden sonra ilk defa Paçoz' la başbaşa sokağa çıktık. Yarım saat dolaştık. Çocuklar etrafımıza toplandılar. Hepsi büyümüş. Kızlar güzelleşmiş oğlanlar çirkinleşmiş. Tabii ya neredeyse birbuçuk yıl. O da ben de o kadar mutluyduk ki. O sürekli kuyruğunu bir sağ bir sol salladı durdu. Ben de önüme gelene sırıttım. Tanıyanlar geçmiş olsun dediler. Neredeyse on yıldır bizi birlikte görmeye alışan dostlarım sevinçlerini dile getirdiler.
İlahi düzen hiç şaşmıyor. Büyük üzüntülerin arkasından büyük mutluluklar, küçük sıkıntıların arkasından hoş sürprizler yaşanıyor. Dostlar ayağım galiba iyileşiyor:)))
Bir yerlerde okumuştum. Birine sormuşlar, en sevdiğin gün hangisi diye. Pazartesi demiş. Aman
n'apıyorsun hafta sonundan sonra okul iş güç. Biliyorum demiş beriki. Bir sonraki pazartesiye en uzak gün olduğu için seviyorum zaten. İnsan sıkıntılarına da gelecek güzel günler için katlanıyor.
Bu gün bana bu gücü, bu sağlığı ve bu cesareti veren Allah' ıma sonsuz şükürler olsun...
Sağlık ve mutlulukla kalın...
Çabucak arayıp bulduğum yukarıdaki resim sanırım 6-7 yıl öncesine ait.

Bir küçücük paçoz'cuk vaaarmıış.
Annesi oonuu çook çok seveermiiş.
Amaa, Paçoz büyümüş ve
çok yaramaz bir kız olmuş.
Çocukların topunu çalıp çalıp
kaçarmış.
Sonra hep birlikte oynamaya başlamışlar.
Çok iyi dost olmuşlar.
Paçozun, bir de erkek arkadaşı varmış. Adı Siyar'mış. Hep birlikte dolaşırlarmış.
Bir sabah, Paçozcuk her sabah yaptığı gibi yine camdan bak
mağa başlamış. Bir de ne görsün?
Siyar yok!
Taşınmışlar:((((((((
Zavallıcık, yemeden içmeden kesilmiş.

Siyar'ın hasretinden
yataklara düşmüş..
Bir daha Siyar'ı hiç görmemiş.
N'olur bana öyle şaşkın ve acılı bakma
kuzucuğum, dayanamam
Sen de öğren artık ve kabullen.
Ayrılık da sevdaya dahil....
Hep sevgiyle kalın.
Not:Fotograflar tarafımdan çekilmiştir.
Seni, bir yılbaşı gecesi, minik bir berenin içinde getirdiler. Elime tutuşturuverdiklerinde hissettiğim; tedirginlik, çekingenlik ve şaşkınlıktı. Belki biraz da pişmanlık. Öyle ya, seni ve kardeşlerini görüp, kardeşlerinden birini alan arkadaşım, bir gün önce , sizleri öylesine ballandırarak anlatmıştı ve çaresizliğinizi, kimsesizliğinizi dile getirirken öyle duygusaldı ki , hiç duraksamadan, hemen yarın getir, demiştim.
Ama o gün, sanırım ikimiz de şaşkındık. İkimiz de diğerimiz hakkında hiçbir şey bilmiyorduk ve ikimiz de korkuyorduk.
İlk üç ay, sen, her şeyden habersiz yatıp uyurken ya da etrafına bakınırken, ben çok çaresiz ve umutsuzdum. Sana ne yedirip ne içireceğimi bilmiyordum. Seninle nasıl diyalog kuracağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. Bu süreçte çok perişan hissettim kendimi. Beceriksiz ve asabiydim. Sen ise, benim tüm bu hissiyatımdan habersiz, masum ve şirin dolaşıp duruyordun ortalıkta. Zaman zaman öyle şaklabanlıklar yapıyordun ki kahkahadan kırılıyordum. Tuhaf bir süreçti.
Sonra büyümeye başladın. Sesin de büyüyordu. Dostlar uzaklaşmaya, komşular daha az gelmeye başladılar. Her gelene havlıyordun çünkü. Seviniyordun ama ifade biçimin ürkütücüydü.
Altıncı ayda kırılma noktasına ulaştım. Gelen gidenim neredeyse bitmişti, temizlik sorununu halledememiş, patron olmayı becerememiştim. Uzun uzun düşünüp çok ince araştırmalardan sonra seni, çok sevdiği köpeğini kaybeden sevgi dolu bir hanımefendiye, gönlüm rahat olarak teslim etmeğe karar verdim. En iyisi buydu. Altı ay, iki tarafı birbiri için vazgeçilmez kılmaya yetecek bir süre değildi. Vicdanım çok rahattı. Doğru kararı vermiştim.
Sonrasında , telefonda salya-sümük müstakbel sahibenden özür dilemeye, hıçkırıklar arasında bunu asla yapamayacağımı anlatmaya çalışırken buldum kendimi. Berbat durumdaydım.
Bugün, o günü sadece düşününce, yapmaya kalkıştığım şeyi tasavvur edince bile, kendimden utanıyorum. Ya verseydim, diyorum. Ben Paçoz' um olmadan ne yapardım, diyorum. Sen benim yavrumsun. İnsan evladını verir mi?
Seni çok şımarttığımı biliyorum. Seni ellerimle besliyorum. Seni dolaştırıyorum. Seninle oynuyorum. Senin de beni sevdiğini biliyorum. Ben sevinince seviniyor, üzülünce sessizliğe bürünüyorsun. İkimiz de mutluyuz. Halimizden memnunuz.
Seni hep mutlu ve neşeli görmek istiyorum. Oysa sen, bazen camın önüne oturuyorsun. Parkta koşuşturan (sıska, yaralı ama özgür ve mutlu) arkadaşlarını izliyorsun imrenerek. Bazen, daha da uzaklara dalıyor gözlerin. İskoç ormanlarında özgürce koşuşturan büyükannelerini düşünüyorsun belki de. Böyle zamanlarda senin için çok üzülüyorum.
Zaman zaman çok soğuk, karlı ya da sağanak yağmurlu günlerde, sokaklarda; araba altlarında yol kenarlarda titreşen o çaresiz köpekleri görüyorum. O zaman da sıcacık bir koltuk ya da kanepede sereserpe uzanmış yatan seni düşünüp rahatlıyorum.
İyiki yanımdasın Paçoz’um. İyi ki burada benimlesin.
Seni çok seviyorum sevgili tutsağım benim.
Bu Blogda Ara
Contributors
Blog Listem
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Merhaba,7 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Bi arkadaşa bakıp çıkıyorum10 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
Merhaba demeye geldim...11 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
TAŞINDIM...15 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
İzleyiciler
Yazı Arşivi
-
►
20
(5)
- ► Eylül 2020 (1)
- ► Ağustos 2020 (3)
- ► Temmuz 2020 (1)
-
►
17
(4)
- ► Nisan 2017 (1)
- ► Şubat 2017 (1)
-
►
16
(1)
- ► Şubat 2016 (1)
-
►
15
(1)
- ► Ağustos 2015 (1)
-
►
14
(16)
- ► Aralık 2014 (1)
- ► Eylül 2014 (2)
- ► Ağustos 2014 (1)
- ► Haziran 2014 (1)
- ► Mayıs 2014 (2)
- ► Nisan 2014 (4)
- ► Şubat 2014 (1)
-
►
13
(44)
- ► Aralık 2013 (3)
- ► Kasım 2013 (3)
- ► Eylül 2013 (6)
- ► Ağustos 2013 (3)
- ► Temmuz 2013 (1)
- ► Haziran 2013 (1)
- ► Mayıs 2013 (3)
- ► Nisan 2013 (7)
- ► Şubat 2013 (3)
-
►
12
(96)
- ► Aralık 2012 (2)
- ► Kasım 2012 (4)
- ► Eylül 2012 (16)
- ► Ağustos 2012 (7)
- ► Temmuz 2012 (5)
- ► Haziran 2012 (8)
- ► Mayıs 2012 (10)
- ► Nisan 2012 (14)
- ► Şubat 2012 (8)
-
►
11
(179)
- ► Aralık 2011 (19)
- ► Kasım 2011 (38)
- ► Eylül 2011 (14)
- ► Ağustos 2011 (17)
- ► Temmuz 2011 (8)
- ► Haziran 2011 (14)
- ► Mayıs 2011 (11)
- ► Nisan 2011 (9)
- ► Şubat 2011 (10)
-
►
10
(152)
- ► Aralık 2010 (12)
- ► Kasım 2010 (12)
- ► Eylül 2010 (9)
- ► Ağustos 2010 (12)
- ► Temmuz 2010 (7)
- ► Haziran 2010 (12)
- ► Mayıs 2010 (11)
- ► Nisan 2010 (17)
- ► Şubat 2010 (11)
-
►
09
(186)
- ► Aralık 2009 (22)
- ► Kasım 2009 (22)
- ► Eylül 2009 (17)
- ► Ağustos 2009 (24)
- ► Temmuz 2009 (19)
- ► Haziran 2009 (20)
- ► Mayıs 2009 (20)
- ► Nisan 2009 (8)
- ► Şubat 2009 (5)
Müzik
Popüler Yazılar
Etiketler
- 2010
- 2011
- 27 mayıs İhtilali
- 7 numara
- ABD
- abla
- acemilik
- açlik
- Adıyaman
- afet
- ağabey
- ağaç
- Ağustosta Rapsodi
- aile
- akraba
- akrostiş
- akşam
- Albatros
- alış-veriş
- alışkanlık
- alışveriş
- alışveriş tutkusu
- Ali Muhittin Hacı Bekir
- Alphonse de Lamartine
- amatörlük
- anı
- anılar
- anılar...
- anlaşma
- anlayış
- anma
- anne
- anneanne
- anneler günü
- Antalya
- apartman hayatı
- arayış
- arıza
- Arka Pencere
- arkadaş
- armağan
- aşı
- aşk
- aşure
- Atatürk
- ateş böceği
- atom bombası
- Attila İlhan
- ATV
- ATV şarkı
- Avustralya Açık Tenis
- ayaz
- ayrılık
- aziz nesin
- B.Necatigil
- baba
- Babalar Günü
- bahar
- bahçe
- balkon
- banka
- Barbra streısand
- barış
- başarı
- başlangıç
- Baudelaire
- Bauelaire
- Bayrak
- bayram
- Beatles
- bebek
- bekir sıtkı erdoğan
- beklentiler
- BEN
- beste
- beşiktaş
- Betty Smith
- beyaz dizi
- beyaz diziler
- beyaz roman
- Bhagavatgita
- bilgisayar
- Bir genç kız Yetişiyor
- Bir sarkısın sen
- Bir Şarkısın Sen
- birlik ve beraberlik
- birliktelik
- bitki
- biyografi
- blog
- blogger
- börek
- Buddha
- bugün
- bulmaca
- buluşma
- buzdolabı
- Bülent Ecevit
- Cahit Sıtkı Tarancı
- can yücel
- Capra
- cehalet
- centilmen
- cesaret
- cevaplar
- cezerye
- cinayet
- cocuk
- cocuk.
- cocukluk
- Cronin
- Cumhuriyet
- Cüneyt Gökçer
- çalışma hayatı
- çaresizlik
- çay
- Çığlık
- çınar
- çiçek
- çiçekler
- çiğ
- çocuk
- çocuklar
- çocukluk
- çöp
- dalgınlık
- Daltonlar
- damat
- Damdaki Kemancı
- dans
- davetiye
- dayak
- dedikodu
- Defne Joy Foster
- demirhindi
- deneyimler
- deniz
- deprem
- dergi
- destan
- dilek
- dilekler
- dinlenme
- disko kralı
- diyet
- dizi
- doğa
- doğallık
- doğum günü
- dolap
- Doris Day
- dost
- dostluk
- dostluk.
- dostlulk
- duygular
- düğün
- dül dül
- dünya
- dünya kadınlar günü
- Dünya Prematüre Günü
- düşmanlık
- düşünceler
- düşünceler.
- Ecevit
- edebiyat
- Edgar Allan Poe
- Ekim
- Ekrem Bora
- Elazığ depremi
- emek
- emekli
- eminönü
- Emirgân
- Engelliler
- ephraim kishon
- erişkin
- erişlilmezlik
- erkek
- eski yıl
- eşek
- eşyalar
- etiket metiket yok
- Etkinlik
- eve dönüş
- evlat
- Ey Aşk Nerdesin
- eylül
- ezan
- Ezel
- Fakir Baykurt
- fal
- fanatizm
- Farrah Fawcett
- fasulye
- felaket
- felsefe
- fenerbahçe
- fırtına
- Fikret Otyam
- film
- filozof
- final
- Firari
- firuze
- fono
- formüller
- fotoğraf
- Frank Sinatra
- Futbol
- gazanfer özcan
- gece
- geçim
- Geçmiş
- geçmişten şarkılar
- gelecek
- gelin
- genç kız
- gençlik
- gerçek
- geyik
- gezi
- gezinti
- giden sene
- Gitanjali
- giysiler
- Govinda
- gökkuşağı
- göl
- gönülçelen
- gösteri
- göze çarpmayan debdebe
- gözyaşı
- Grace Kelly
- grizu
- gül
- Gülümse
- gün batımı
- güncel
- güneş
- Güneydoğudan öyküler-Önce vatan
- Günlük yaşam
- güven
- güz
- güzellik
- güzellikler
- haber
- haberler
- Hacer Buluş
- Hacivat
- hafta sonu
- hak
- hala
- harika çocuklar
- hasta
- hastalık
- hayal kırıklığı
- Hayali Küçük Ali
- hayaller
- hayat
- hayvan
- hayvanlar
- hayvanlar alemi
- hazan
- hediye
- Herman Hesse
- hiciv
- Hindistan
- Hiroşima
- Hitchcock
- hobby
- Hollywood
- hoptirinam
- hoşgörü
- hoşluklar
- http://www.blogger.com/img/blank.gif
- huzur
- hüsran
- hüzün
- ıhlamur ağacı
- ışık
- ibadet sohbet
- içimizdeki çocuk
- içtenlik
- iftar
- ihmal
- İhsan Varol
- ikiyüzlülük
- ikram
- ilaç
- ilginç şeyler
- ilişki
- ilkbahar
- ilkokul
- İlkokul şiiri
- İnci Ertuğrul
- İngilizce
- insafsızlkık
- insan
- insan halleri
- insan olmak
- insanlık
- intikam
- İslamiyet
- istanbul
- isyan
- İş Bankası
- işçi
- iyilik
- Jacques Brel
- James Stewart
- Japonya
- Jean Moreas
- Jim Reeves
- kabuk
- kadın
- kadınlar
- kahvaltı
- kahve
- kalıplar
- kalite
- Kamer Genç
- kan verme
- Kandil
- kaplumbağa
- kar
- Karagöz
- karanfil
- karanlık
- kardeş
- karışık duygu ve düşünceler
- karmaşa
- katiam
- kavafis
- kayıp
- Kayserispor
- keder
- kedi
- kediler
- Kelime oyunu
- Kemal Burkay
- kerpiç
- keşke
- keyif
- kıskançlık
- kış
- kız kardeş
- kızkardeş
- Kim Novak
- kiracı
- kishon
- kişisel
- kitap
- koka kola
- kolbastı
- komedi
- komik
- komşu
- komşuluk
- konser
- konut
- korku
- Korolar çarpışoyor
- koşullu refleks
- köpek
- kuaför
- kupa
- Kurban Bayramı
- kuyruk-bilim
- kültürel mozaik
- Lale
- latife hanım
- lezzet
- lisan
- lise
- Liz Taylor
- maneviyat
- manzara
- Marsel İlhan
- masal
- masumiyet
- maymun
- mazi
- meclis
- medya
- Mehmet Topuz
- mektup
- merasim
- Mevlana
- mevsimler
- Meyva Zamanı
- Michael Jackson
- mim
- misafir
- misafirlik
- Misak- ı milli
- mizah
- Montaigne deneme
- moral
- Mr. Smith
- muhabbet
- Muhabbet Kralı
- Muhammed
- muhasebe
- Murathan Mungan
- mutfak
- Mutfak şarkıları
- mutluluk
- Müge Anlı
- müzik
- müzik nostalji
- Nagazaki
- Nazım Hikmet
- nefret
- nekahat
- Nirvana
- Nisan
- Nişan töreni
- Noktürn.
- nostalji
- okan bayülgen
- olay
- olgunluk
- on line alışveriş
- ordan burdan
- Orhan Kemal
- Orhan Veli
- orman
- oruç
- otobüs
- otokontrol
- oyun
- ozan
- ödül
- öfke
- öğrenci
- öğretmen
- Öğretmenler günü
- ölüm
- ölüm yıldönümü
- ömür
- öykü
- Öykü Atölyesi
- özgüven
- özlem
- Paçoz
- Paçoz..
- Paris
- pasta
- paylaşım
- paylaşmak
- pazar
- pazar alışverişi
- pazar günü
- Pazar sohbeti
- pembe dizi
- pencere
- Piknik
- pişmanlık
- plan ve programlar
- planlar
- plasebo
- Platters
- polis
- popülizm
- program
- programlar
- radyasyon
- radyo
- Ramazan
- Ramazan davulu
- Red kit
- reklamlar
- resim
- resmi bayramlar
- Reşid Behbudov
- Rilke
- rin tin tin
- Roland Garros
- roman
- romantik
- romantizm
- röportaj
- ruh yorgunluğu
- ruhat mengi
- rüya
- saat
- sabah
- sadakat
- Sadettin Kaynak
- safiyet
- Sağanak
- sağlık
- sahur
- Samana
- samimiyet
- sanal
- sanat
- sanatçı
- sanatkar
- Saroyan
- Satürn
- schumann
- sebze
- seçkin
- seçme saçma sohbetler
- sel
- Selimpaşa
- Selmi Andak
- sergi
- sevdiğim şeyler
- sevgi
- sevgi soysal
- sevgili
- sevgililer günü
- sevinç
- seyahat
- seyirlik
- Seyyare
- Shakespeare
- Show TV
- sıcak
- sıkma
- sıradanlık
- Sidarta
- Sigara
- simit
- sinema
- sipariş
- sis
- soğuk
- sohbet
- sonbahar
- soru
- sorular
- spiker
- star
- still life
- su yücel
- suikast
- şablonlar
- şafak
- şans
- şarap
- şarkı
- şaşkınlık
- şeker
- Şeker Bayramı
- şerbet
- şermin
- şiddet
- şiir
- şikayet
- tabak
- tabletler
- tagore
- tanışma
- tansiyon
- tantuni
- tarif
- tartışma
- taşınma
- tatil
- tedavi
- teknoloji
- telaş
- telefon
- televizyon
- temizlik
- tenis
- tenis turnuvası
- terlik
- tevfik fikret
- Tırpan
- tiyatro sahne
- tokat
- toplantı
- Tövbeler Tövbesi.
- Transfer
- tren
- TRT
- TSM
- Ttv
- Tuna Huş
- tutsak
- tuvalet
- tüketim
- Tülin Oral
- Türkan Saylan
- türkü
- TV
- Uğur Mumcu
- umut
- unutma
- uyku
- Üç Hür El
- ülke meseleleri
- ümit
- üretmek
- ütü
- vahşet
- vakit
- Vasuveda
- vatan
- William Holden
- William Wordsworth
- Wimbledon
- yağlıboya resim
- yağmur
- yalnızlık
- yaprak
- yarışma
- yaşam
- yaşlılık
- yatak
- yaz
- yeğen
- yeğenlerim
- yeme-içme
- yemek
- yemekteyiz
- yeni yıl
- yeni yıl kartları
- yesterday
- yıl dönümü
- yılbaşı
- yıldız
- yıldönümü
- yoksulluk
- yol
- yolculuk
- yolculuk.
- yorgünluk
- Young at Heart
- yönetici
- yün
- yürüyüş
- zaman
- Zeki Müren


