
İlla ki yazmak istedim. İşte benim kahramanım. Okan Bayülgen. Cumartesi programlarını hiç aksatmadan izlerdim. Şimdi Cumartesi ile birlikte Pazar gecesi de zevkle izliyorum. Ama Pazartesi gecesi programları için ne kadar övgü dolu söz varsa hepsini sarfetmek istiyorum. İlgiyle hayranlıkla minnetle ve tüm takdir hislerimle izliyorum. Şu an yapmakta olduğum gibi. Organ naklini işliyorlar doktorlar ve ilgili yetkili ve konuklarla.
Pazartesi geceleri Okan Bayülgen çok sevdiğim o bıçkın, ince zekâlı, nev-i şahsına münhasır şirin fırlama halinden sıyrılıyor, duyarlı, entellektüel, olgun hatta naif bir adam hüviyetine bürünüyor.
Eğlence programlarında, telefonla bağlanan çoğunlukla amaçları gırgır geçmek olan sayısız hanımı şirin, şımarık bir şekilde terslerken, ( ki bana göre çoğu hakettiği muameleyi görüyor) Pazartesi geceleri bağlanarak sorunlarını anlatan konuklarını tek kelime ile bile araya girmeden tekrar tekrar aynı cümlelerle anlattıkları halde kesmeden sabırla dinlemesi, kendini geri planda tutup uzmanlara işledikleri konuyu ayrıntıları ile açıklamaları için imkan vermesi, tam gerektiği yerde konunun ağırlığına ters düşmeden yaptığı şirin küçük esprileri, bize, kişiliğinin saklamaya çalıştığı duyarlı yanı hakkında önemli ipuçları veriyor.
Yarın temizlik günüm ve erken kalkmam gerekiyor ama her pazartesi gecesi, toplumsal bir konunun en ince ayrıntılarına kadar incelendiği bu programı ben yine bitirmeden yatamadım.(Saat şu an 4.30)
Herkese iyi sabahlar...
1998 yazı sonlanıyordu.
Üç kız kardeş, yerlere serilmiş, bir yandan yiyor içiyor, bir yandan şarkı dinliyor söylüyor bir yandan geleceğe dair hayaller kuruyor ve ablamın yeni evini kutluyorduk.
En baştan anlatmalıyım.
Kız kardeşimle ben ablam için (ondan habersiz) bizim yakınımızda bir ev bakmaya karar vermiştik.
Emekliliğinin üzerinden çok uzun zaman geçtiği halde aldığı toplu para bir ev alması için yeterli olmadığı için ablam o parayı çeşitli yatırım şekilleriyle değerinde tutmaya çalışmaktaydı. Son emeklimiz küçük kız kardeşim bu temiz havalı beldede evini alıp, her gelişimde biraz daha heveslendirerek beni de yukarıya yerleştirince onun için de çareler aramaya başlamıştık.
Tam girişimde bulunulacakken ağabeyimin aniden hastalanması, benim neredeyse hiç kendi evimde oturamadan onların yanına kalmaya gidişim, çok hızla gelişen hastalığın sonucu onu kaybedişimizin üzerinden yaklaşık bir sene geçmiş, ve çok kötü günleri kısmen de olsa atlattıktan sonra, kardeşimle birlikte dağ tepe yeniden aramalara başlamıştık. Geçen süre zarfında evlerin değeri artmış, para yerinde saydığı için ancak ya çok virane, ya bitmemiş, ya da çok ufak evlere yetiyordu. Bir yandan işimiz Allah' a kaldı derken inatla da sürdürüyorduk aramalarımızı.
Bir gün ümitsizce eve dönerken hemen bitişiğimizdeki siteden içeri girdim. Öylesine, sebepsiz. Zaten çok yorgun ve üzgün olan kardeşim şaşkınlıkla “ne gereği var ki buralarda oyalanmanın” dercesine sitemli bakışlarla yanım sıra yürüdü. Bir yandan da “ne olurdu parası biraz daha olsaydı da yakınca şuradan alsaydık, camdan bakınca birbirimizi görürdük yazın gelip burada kalırlardı” şeklinde umutsuzca söylenirken şimdi bakınca camdan gördüğümüz o evi gördük. Temiz, orta büyüklükte, her şeyi tamam, hoş bir site içinde ve istediğimiz fiyatta.
Nerdeyse akşam olmuştu ona telefon açtığımda. Emlakçiye gitmiş ev sahibi ile görüşmüş nefes nefese eve girmiştik. Girişimimizden hiç haberi olmayan ablam, çok şaşkındı, korkmuştu ve en kötüsü sevinmemişti. Bilmediğimiz başka bir planı vardı. Bana onu anlattı çekinerek.
Çok uzun zaman önce Fransa' ya yerleşen, eşiyle orada evlenen kayın biraderi ve çok iyi anlaştığı eltisi her yaz tatili beraberliklerinde yaptıkları tekliflerini yinelemişler, ablamla kocasını Paris'e evlerine davet etmişlerdi. Pasaportları hazırdı. Hiç yurt dışına çıkmamıştı ve bunu deli gibi istiyordu. Niyeti uzun bir süre kalmak ve civar ülkeleri de görmekti. Ev almaktan ümidini kesmiş ve parasını o seyahatte harcamaya karar vermişti.
Çok canım sıkılmıştı. Sabırla, uzun uzun tüm ikna kabiliyetimi kullanarak, bu parayı o seyahatte çar çur ederse yazık olacağını anlattım. O seyahate nasıl olsa giderdi. Bu ev düşeşti kaçmazdı. Hem ne güzel komşu olacaktık. Üç bacı eskisi gibi bir arada olacaktık. Hiç olmazsa bir gelip görseydi. Buruk, keyifsiz bir sesle kabul etti gelip bakmayı.
Ertesi gün geldi. Eve gidildi siteyi de evi de çok beğendi. Birkaç gün bende kaldı, gerekli işlemler yapıldı. Üçümüz oradan oraya koşturduk bürokrasi tamamlandı para bankaya yatırıldı ve ev artık onundu.
O gün kız kardeşimde bunu kutlamaya karar verdik. Çaylar, kısır, börek, benim cevizli kekim. Yerlere yayıldık. l998 yaz sonlarıydı..Kasetleri yaydık. Bir yandan evle ilgili hayaller kuruyor, bir yandan şarkılar söylüyor, hiç unutmuyorum, çok fazla gülüyorduk. Ağabeyimden sonra ilk defa gülüyorduk böyle coşkuyla belki. Sonra telefon çaldı.
Kız kardeşim telefonu ablama uzattı. “Academic Hospital' dan arıyorlar". Ablam telefonu alırken “smear yaptırmıştım, dün buradan arayıp sonucunu ne zaman alacağımı sormuştum onu haber veriyorlar" dedi. Kapattıktan sonra da “makina bozukmuş, bozuk çıkmış bir test daha istiyorlar” diye ilave etti. Kalbimden belli belirsiz bir korku geldi geçti. Hafif bir ürperti belki. Hepsi o kadar. Kaldığımız yerden devam ettik şamataya.
Keşke o telefon çalmasaymış.
Ve keşke o evi alması için ikna etmeseymişim. Gönlünce gezseymiş dünyayı, istediği gibi.
Öykü Atölyesi için hazırlanmıştır.
Fotoğraflar her sabah hiç aksatmadan ormanda yürüyüşe çıkan eniştem Ekrem Yaşar' a aittir.







Bu yürüyüşlere özellikle aç hayvanlara her gün Rayegân' ın ara sıra da benim de hazırladığım yiyecekleri götürmek için çıkan eniştem, tıpkı civarda oturan diğer yürüyüşçüler gibi bu görevini hiç aksatmamaktadır. Sadece bu bile kendisini çok sevmem için yeterli bir neden. Ama tek neden değil tabii. :)))
Buu buu buuu...
Hangisi çoocooğm bu mu, bu mu?
Bu diyoom yaa, buuu. Çocuğun tombul parmağı ile işaret ettiği ürün sepete atılıyor. İnanmayacaksınız ama, bu bir oyuncak araba, top ya da başka herhangi bir oyuncak değil. Bir yumurta çırpıcısı. Tel kısmı kırmızı bir çırpıcı.

3-4 yaşlarındaki tombul oğlan, babanın sürdüğü içi tıka basa içecekler, hazır tabaklı et ve tavuk ürünleri, dondurulmuş ürünler, sebze ve meyve, kahvaltılık (en az beş büyük paket sosis, çeşitli peynirler, salam, sucuk, zeytin) giysiler, yastık, ve başka bir sürü ıvır zıvırla dolu sepetteki 5 kg.lık zeytin yağı tenekesinin üzerinde tozlu ayakkabılı ayaklarını sarkıtmış oturmakta. Geride süratle dolacağı belli ikinci arabayı iten anne oğlanın gözünün içine bakıyor, tombul parmağın göstereceği her neyse onu sepete atmak üzere aleste bekliyor. Maazallah aksi halde neredeyse tüm o gün orada alışveriş etmekte olan insanların bezdiği canhıraş çığlık gelecek.
Bu gün beni çok güldüren şimdi anlatacağım olayı yaşamasaydım, 'bu da, o alışveriş merkezinde sık sık karş
ılaştığım ve kanıksadığım manzaralardan biri' deyip geçecektim. Ama geçemedim. O kadar çok güldüm ve aynı zamanda o kadar çok düşündüm ki sonradan üzerinde.Kitap, CD ve DVD lerin satıldığı bölümdeyim. Kendi alemimde TSM CD. leri inceliyor, yeni ne var diye bakıyorum. Yine o meşum tiz ses “şunu veee” diye bağırmakta. “Bunun burada
ne işi var ki” diyerek hızla dönüyorum. Tombul parmağın işaret ettiği yönde yabancı DVD ler var. Birkaç bu mu, şu mu, o mu faslından sonra (nedense) bir tanesi seçiliyor derhal pamuk ele tutuşturuluyor. O da ne? Kulakları paralayan bir çığlık. Baba çocuğun fırlattığı DVD yi havada yakalayıp bir göz atıyor. “Uyy bu ne ki” yarı kızgın yarı güleç bir yüzle karısını azarlıyor. “Oğlana vermeden önce niye bi bakmıyon ki” Kadın da yerine koymadan önce bakıyor “amaniin” diyor gülerek, ben bilmiyim ki... İki arabayı sürüyerek, gülüp söylenerek uzaklaşıyorlar. Merakla uzanıp alıyorum DVD.yi. Gözlerimden yaş geliyor gülmekten. Pink Floyd' un The Wall' u”imiş meğer.Alışveriş esnasında sık sık yan yana geldiğimiz bu şirin aile kasada da önümdeydi. Kasiyer kız, ter içinde, birbirinden çok farklı kutuları, bezleri, şişeleri, daha bir sürü edevatı yazar kasadan geçirdi, genç kadın, ter içinde torbalara doldurdu. Kavruk görünüşlü genç adam, nasırlı elleriyle yeleğinin cebinden çıkardığı iki adet kredi kartı ile yüklü meblağı ödedi.
Bu gün yaşadığım bu olayı döner dönmez yazmayı planlıyordum ki Koray' ım geldi. İşe (nihayet) girdiği için epeydir görüşememiştik. Yemeklerimizi yerken anlattım. Tabii bir fasıl da birlikte güldük.
Daha sonra çaylarımızı içerken çok uzun konuştuk bu konu üzerinde. Askerliğini yapıp döndükten sonra tam bir sene iş bulamayıp, hatır- gönül, zar- zor yeni işe giren yeğenle banka emeklisi teyze, ortalama ücretli ortalama iki yurdum insanı olarak , şaşkınlıklar içinde olanı biteni kavramaya çalıştık. Henüz ev tutama
dığı için (aldığı maaşla) babaannesinin yanında oturmak zorunda kalan, çok uzun zamandır ehliyeti olduğu halde daha epey süre araba alamayacak olan, Metalurji mühendisi Koray, otuz yaşına geldiği halde, evlenmeyi aklından bile geçiremiyor.İstanbul' un, havası şimdilik çok temiz, ama korkarım “seçkin” olmayan bir muhitinde, bir sitede oturuyorum. Otoparktaki arabaların altı tanesi sekiz binalı sitenin apartman görevlilerine ait.
Çoğunun evi ve LSD televizyonu var. Pazar günleri otoparkta iğne atsanız yere düşmez. Dört orta hallice market her gün dolup dolup boşalıyor. Kasalarda kuyruklar bitmek bilmiyor. Kredi kartları bordolu, yeşilli mavili havalarda uçuşuyor. Servisler vızır vızır işliyor. İnsanlar çılgınlar gibi alış veriş ediyor. Canım Ailem' deki Meliha nın meşhur repliği geliyor aklıma. Hayırdır inşallaaah...Hayırdır inşallah.
Yine trajikomik bir anekdotla hafif alaylı, biraz acı da olsa tebessüm ederek ve ettirerek tamamlamak istiyorum yazdıklarımı. Geçenlerde, Kadıköy' de o yakada oturan hemen hemen herkesin bildiği bir şarküteri den çok sevdiğim Ezine peynirimi almış çıkıyordum ki, eski banka arkadaşlarımdan biriyle karşılaştım. Eşi sıkı bir akşamcı olan arkadaşım “üç beş şey alıp çıkıcam, bekle bir yerde otururuz” deyince bekledim. Arkadaşım tıpkı eskiden olduğu gibi (sık sık birlikte gittiğimiz Eminönü' deki meşhur mezecide yaptığı gibi) gerçekten üç
beş şey aldı ve çıktı. Lakerda, Antrikottan pastırma, füme et, eski kaşar ve tarama belki bir iki çeşit daha meze, küçük bir poşete kondu, parası ödendi.Dostum kapıdan çıkar çıkmaz, bunca yıl sonra, tıpkı eskiden yaptığı gibi küçük poşeti havaya kaldırdı ve hemen hemen aynı kelimelerle bir kere daha söylendi.
“Aman Allahım, şu küçücük poşete dünyanın parasını verdim. Üç beş parça şey için neredeyse yarım maaşımı verdim . Bu memlekette yaşanmaz. Vallahi yaşanmaz !...
Bir kaç gün önce, sevgili arkadaşım Nur' un Yaşamın Kıyısında isimli blogunda paylaştığı Ekmek ve Lor Peyniri başlıklı yazının henüz tesirinden kurtulamamışken ve sessiz onurlu ve yürekli, hatırı sayılır fazlalıkta bir yığının da doğru bildiğinden şaşmadan, hileye sapmadan kimseye el açmadan, yaşamını sürdürmeye çalıştığını düşününce, benim bu postumun ana fikrini, yazanının neyi vurgulamaya çalıştığını anlayan varsa açıklasın.
Ben öylesine şaşkın bir vaziyette ne yaşadıysam yazdım. Hiç bir yere varamadım. Varamam.
Bundan otuz yıl kadar önce İngiliz kurs hocam Linda, gözlerini iri iri açarak şaşkın bir vaziyette "sizin evler çok yıkık dökük ben çok üzülüyor ama çoğunda renkli televizyon görüyor, bir de yolda yürürken yerin altında daireler var küçücük camlı, karanlık ama akşam ben bakıyor hep kristal avize görüyor şaşırıyor" demişti de bir kısmımız utanırken çoğumuz da gülmüştük.
Otuz yıl sonra hâlâ hatırladığıma göre epey içime oturmuş.
Sevgili Nur da, emekli kuyruğunda, gelen yüz seksen küsur liralık elektrik faturasını bu emekli maaşımla nasıl öderim diye yakınan birinden bahsetmişti şaşkınlıkla. Mantıken, asgari ücretli biri o kadar fazla elektrik sarf edemezdi çünkü.
Allah, olup biteni ve böyle devam edilirse olabilecekleri idrak edemeyenlere akıl fikir, idrak edebilip üzülenlere sabır versin. Cümlemizi de olacaklardan korusun...
Hep sevgiyle kalalım...
İnanılır gibi değil
Bugün korkunç bir hayal kırıklığı yaşadım.
Benim çok sevgili, eşsiz, bir tanecik kız kardeşim Rayuş' um bana, hiç itiraz etmeden, karşı sav ileri sürmeden, suratını dahi asmadan gözümün içine bakarak, hatta gülümseyerek , “haklısın” dedi. Kalakaldım, derin bir nefes alıp ağzımı açacakken, kurduğum uzun cümleleri art arda kullanmaya hazırlanmışken ağzım açık öylece kalakaldım. Keyfim kaçtı, kollarım iki yana düştü. Kahvemi nasıl içtiğimi bilemedim. Akşama kadar bunu nasıl sindirebileceğimi, bundan sonraki kahve fasıllarını bu şartlarda nasıl sürdürebileceğimi bilmiyorum.
O eski günler
Onunla atışmalarımız ne güzeldi yıllardır halbuki. Ben ukala yengeç, sürekli akıl verir, tenkit eder, önerilerde bulunurdum. O da sürekli itiraz eder, bir adım bile geri gitmezdi. Ne önerdiğim pilav tenceresini kullandı, ne kahvenin suyunu kahve ve şekerden önce koymaktan vazgeçti, Yıllardır bir kerecik de hatırım için olsun pırasa ve ıspanağa salça koymamazlık etmedi. Vaktinde doktora gitmedi. Fincanla çay içmedi, etek giymedi, fular kullanmadı. O benim mutfağımda çok yemek yaptığı halde, bana soğan bile doğratmadı.
Ve bu sabah
Aslında her şey yıllardır yaşandığı gibi başlamıştı. Sabah paçozun “hav” ıyla uyanmış, kahvaltımı yapmış, bilgisayarıma bir göz atmış, ortalığı toparlamış, tam vaktinde kahve içmek üzere kapısını çalmıştım. Kapıyı her zamanki tebessümüyle açtı, öpüştük, mutfağa geçtik, ben koltuğuma yerleşirken o çoktan hazırlayıp karıştırdığı cezvenin altını yakmıştı. Ben hep yaptığım gibi eleştirel bakışlarla onun her hareketini inceliyordum. Beline sardığı yün şalının püskülleri hırkasının altından görünüyordu. Ayağının hafif aksadığını fark ettim. “Ağrın mı var “ diye sordum. “Hiç sorma” dedi, “Sağ dizim kötü, dün gece ağrıdan uyuyamadım.” Hemen atladım. “ Seni bu incecik kilim mahvetti. Yıllardır söylüyorum. Burası ormanın kıyısı. Rutubet diz boyu. Seremedin şöyle kalın korunaklı bir halı. Mutf
akta çok vakit geçiriyorsun. Bu soğuk taşlara bel, diz dayanır mı.” Nefes almak için durdum. Yeniden başlamak üzere ağzımı açıyordum ki o talihsiz kelimeyi işitti kulaklarım. “Haklısın.” Yanlış duydum herhalde diye düşünerek aynı hızla lafa başlayacakken devamı geldi. “Çok haklısın Asu' cum. Buraya yeni bir halı şart.” Gülerek bir şeyler daha söyledi ama ben bu yeni durumu hazmetmeye çalışırken hiç birini duymadım. Düşünüyordum: Tanıdığım benimsediğim Rayuş, şöyle demeliydi. “ Yok canım, senelerdir aynı kilimi kullanıyorum. Ne alakası var?” Ben heyecanlanacak, “ alakası nasıl olmaz, taş bu çeker...”şeklinde devam edip bir dolu şey anlatacak, filanca hanımı örnek gösterecektim. O çenesini havaya dikecek, sürekli başını iki yana sallayacak, benim sesim giderek tizleşecek sonunda “bir kere de sözümü dinle” ya da “senden büyüğüm herhalde vardır bir bildiğim”sitemini yapacak, o ise kurnazca susacak, sonunda ben “aman nasıl bilirsen öyle yap” dedikten sonra “ver şu fincanını da falına bakiiym pis oğlak” deyüp fal faslına geçecektim. Sessizce uzanıp aldığım fincanını uzun uzun inceledim. Bir şey gördüğümden değil, bu duruma niçin sevinmeyip aksine mutsuz olduğumu anlamaya çalışıyordum balık, kuş, yol hikayeleri uydururken. Birden aklıma bir olay geldi.
Talihsiz şoför
Birkaç sene önceydi sanırım. Bir minibüste, şoförün yanındaki ön koltukta oturuyordum. Kırmızı ışıkta beklediğimiz sırada birden arkadan aldığımız hayli sert bir darbeyle sarsıldık. Her zaman olduğu gibi göz ucuyla bindiğimden beri şoförü incelediğim için, o ana kadar sapsarı bedbin suratlı, mutsuz ,bıkkın bir halde direksiyonun arkasında oturan adamcağızın birden kulaklarının oynadığını, gözlerinin parladığını, yüzüne renk geldiğini, adeta canlandığını ve, evet yanılmıyorum,mutlu olduğunu şaşkınlıkla ve dehşetle fark ettim. El frenini çekti, atletik bir şekilde dışarı zıpladı ahanda yedim seni dercesine kendinden emin, mağrur, çarpan kamyona seğirtti. Kamyon şoförü bizimki
nden çok daha iri canavar suratlı biriydi. Ne gam, bizimki haklıydı ya.
Birbirlerine doğru yürüdüler. Bizimki mağrur karşı tarafın çemkirmesini bekledi. Hiç beklenmedik bir şey oldu. Canavar yüzlü adam masum, mahsun bir tavırla “kusura bakma abi” dedi, cüzdanını çıkardı. “Söyle, neyse ödiym.” Bizimki allak bullak olmuştu. Yüzü yeniden sarardı, bakışları acılaştı. Omuzlar düştü. Sıktığı yumruklar çözüldü. Acıdım haline.
Sonrasında, o, aynı sarı yüz ve bedbin hareketlerle direksiyon sallarken onun ne düşündüğünü canlandırmaya çalıştım belleğimde. Her halde “Kör talih” diyordu. “Kırk yılda bir haklı olduğum bir durum çıktı, kavga bile edemedim. Sümsük herif, kalıbından da mı utanmadın. İnsan iki kelime söyler, sesini yükseltir, pis korkak. Kazara ben ona dokunmuş olsam dayağı yiycektim şimdi. Şansa bak. Ne güzel kafa atacaktım burnuna. Adam iki kelime etme fırsatı bile vermedi. Zaten şanslı olsam anam beni kız doğururdu”
Dingin bir tav
ırla fincanıyla ilgili söylediklerimi dinleyen bir tanecik kız kardeşime baktım ve düşündüm. Biz insanlar ne karmaşık yaratıklarız!...
Umarım yarın aramızdaki bu garip durum düzelir ve biz atışmalarımıza kaldığımız yerden devam ederiz...
Hep sevgiyle kalalım...
Bilin bakalım Alaaddin Yavaşça'ya eşlik eden bu sivrisinek soprano kimmiş?
Dede Efendi'nin Şevk-efza makamındaki bu şarkısını ilk defa Selma Sağbaş'tan dinlemiştim. Sene 1990'ların başı. Uzun aramalardan sonra nihayet bulabildim.
Aslında bu kadar ince tonda zorlanırım ama böyle söylemek zorunda kaldım.
Bâki kalan bu kubbede tiz bir sedayım işte.
Hep müzikle kalalım...
Şarkıyı indirmek için tıklayın

Onyedi sene önce bu gün İzmir' de hava günlük güneşlikti. Çok samimi bir arkadaşımın kızkardeşini arkadaşımla birlikte ziyarete gitmiştik. Üniversiteyi bitirip birkaç yıl da İngiltere' de kalan bu kardeşimiz istediği gibi bir işi bu kentte bulmuş, bir yıla yakın bir süre çalıştıktan sonra bir ev alıp çok sevdiği bu kente yerleşmeye karar vermişti.
Ablasıyla beraber ziyaretine gittiğimiz o tarihlerde evinde birkaç çok lüzumlu mutfak gereci ve buzdolabı, çamaşır makinesi, bir de salona ve odalara serdiği birkaç halıdan başka eşyası yoktu. Ve maalesef bir de televizyonundan başka. Maalesef diyorum çünkü çok ağladık 17 sene önce bu gece o aracın karşısında.
Halbuki çok şirin bir tatil geçiriyorduk. Hafta ortasında gitmiştik. O çalıştığı için biz arkadaşımla gündüz İzmir'i dolaşıyor, akşam yere atılmış minderlerin üzerinde cin-toniklerimizi ya da şaraplarımızı yudumlarken geçmişten, gelecekten, o günden sabahlara kadar sohbetler ediyorduk.İki-üç yaşlarındayken bana kahvaltıya gelirdi. Fatih' te karşı apartmanda oturuyordu. Benden bazen tulumlu bazen tulumsuz peynir isterdi. Ya da saçlarına çatalsız toka takmamı. İlkokuldayken matematik dersine, Lisedeyken İngilizcesine yardım ederdim. Ablasına kızar bana şikayete gelirdi. Tüm bunlardan konuşuyorduk. Sonra o İngiltere' den, biz burada olan bitenden bahsediyorduk. Bazı geceler akşam dışarda yiyorduk. Çok iyi hatırlıyorum açık havada yiyorduk akşam yemeğimizi. O günlerde İzmir' de bahar havası vardı adeta. Çok soğuk bir İstanbul' dan gittiğim için yanıma aldığım kalın mantomu hep kolumda taşıyor, gündüz güneş gözlüğü takıyordum.
O pazar da ılık ve güneşliydi. Birlikte gittiğimiz yerin adını hatırlamıyorum ama teleferik ya da benzeri bir şeye binmiştik. Çok güzel bir pazar geçirdiğimizi hatırlıyorum.
Eve gelip televizyonu açtığımızda (ki sadece haberleri izlemek için açıyorduk) aldık kötü haberi. Donduk kaldık önce. Cumhuriyet Gazetesindeki köşesini hiç aksatmadan okurdum. Başka köşe yazarları da vardı zevkle okuduğum ama sanki o hepsinden farklı gelirdi. Daha cesur, gözü kara, hiç korkmadan, çekinmeden yazan, olduğu gibi ve sanki hiç gölgesi, defosu, sapması, geri adımı olmayan tek kalemşörümüzdü.
O ılık İzmir gecesinde, üzüntü ve daha çok öfkeyle akıttığımız gözyaşlarıyla, büzüştüğümüz minderlerimizde karlı, bol insanlı, mumlu, çiçekli Ankara manzaralarını ürpererek izlerken, temiz bir elin tuttuğu, sadece doğruyu yazan bir kalemin, lekeli ellerin iğrenç silahlarının kalleş kurşunlarına bir kez daha mağlup oluşuna sessizce isyan ettik.
Archives
-
▼
2010
(25)
-
►
Ocak
(21)
- Biz insanlar
- Baki kalan bu kubbede
- Onyedi sene önce...
- Mim kardeşliği
- Olur şey değil
- İkinci bir kar denemesi
- Yollar ve yolculuklar...
- Önemli sorunlar ve sorular
- Bir alışveriş sonrası beynime üşüşenler
- İlâhi Tevazu
- Yılbaşı ödülüm
- Mutfağım ve hayatım
- İki harika çocuk
- Mutlu Yıllar...
- Güneş Işığı Ödülü
- Sevim Teyze
- Aşure
- Yolcu kardeş
- İstanbul' dan ilk kar manzaraları
- Kar Geliyor...
- Sevmek üzerine
-
►
Ocak
(21)
-
►
2009
(191)
-
►
Aralık
(23)
- 31 Aralıkta bir küçük nefes
- Giden yıllara ve gelen yıla dair (7)
- Giden yıllara ve gelen yıla dair (6)
- Bir röportaj
- Giden yıllara ve gelen yıla dair (5)
- Giden yıllara ve gelen yıla dair (4)
- Giden yıllara ve gelen yıla dair (3)
- Giden yıllara ve gelen yıla dair (2)
- Giden yıllara ve gelen yıla dair (1)
- Damdaki Kemancı ve ağabeyim
- Demirhindi
- Çok güzel ve çok özel
- Bir yılbaşı öncesi anısı
- Cevabı olmayan sorular
- Geç gelen telefonum
- Hoş bir seda
- Sonsuzluk üzerine
- Yerin altında
- Saat kaç?
- Hassasiyet
- Çok Önemli
- İçimizdeki çocuk.
- Sonbahar şiirleri 3
-
►
Aralık
(23)
Blog Listem
-
All-Star'ın starsızlığı8 saat önce
-
HAŞİM'LE SOHBET13 saat önce
-
-
-
Gece gece nereye böyle?1 gün önce
-
ESKİ DEFTERLER...2 gün önce
-
Ve Kar Fuliyi Buldu2 gün önce
-
Yeni Kelime "Keşke ........ olsaydı"1 hafta önce
-
Minibüs sevdam 33 hafta önce
-
Hoşça Kal Sevgilim Blog "Şimdilik"4 hafta önce
Categories
- 7 numara
- ABD
- abla
- acemilik
- Adıyaman
- aile
- akraba
- akşam
- Ali Muhittin Hacı Bekir
- alışkanlık
- alışveriş
- Alphonse de Lamartine
- anı
- anılar
- anlayış
- anlaşma
- anma
- anne
- anneler günü
- apartman hayatı
- Arka Pencere
- arkadaş
- Atatürk
- ateş böceği
- atom bombası
- ATV
- ATV şarkı
- Avustralya Açık Tenis
- ayaz
- ayrılık
- aziz nesin
- açlik
- Ağustosta Rapsodi
- aşk
- Aşk-ı Memnu
- aşure
- B.Necatigil
- baba
- Babalar Günü
- bahar
- banka
- barış
- Baudelaire
- bayram
- başarı
- başlangıç
- bebek
- bekir sıtkı erdoğan
- beklentiler
- BEN
- beste
- beyaz dizi
- beyaz roman
- beşiktaş
- Bhagavatgita
- bilgisayar
- Bir sarkısın sen
- Bir Şarkısın Sen
- birlik ve beraberlik
- bitki
- biyografi
- blog
- Buddha
- bulmaca
- buluşma
- Bülent Ecevit
- Cahit Sıtkı Tarancı
- can yücel
- Capra
- centilmen
- cesaret
- cezerye
- cinayet
- cocuk
- cocuk.
- cocukluk
- Cumhuriyet
- Cüneyt Gökçer
- damat
- Damdaki Kemancı
- davetiye
- dayak
- dedikodu
- demirhindi
- deneyimler
- deniz
- dergi
- destan
- dilek
- dinlenme
- disko kralı
- dizi
- dolap
- Doris Day
- dost
- dostluk
- doğa
- doğallık
- doğum günü
- duygular
- dünya
- dünya kadınlar günü
- Dünya Prematüre Günü
- düğün
- düşmanlık
- Ecevit
- Edgar Allan Poe
- Ekim
- emekli
- Engelliler
- ephraim kishon
- erişkin
- evlat
- Ey Aşk Nerdesin
- eylül
- eşek
- fal
- fanatizm
- Farrah Fawcett
- felaket
- felsefe
- fenerbahçe
- Fikret Otyam
- film
- filozof
- fotoğraf
- Frank Sinatra
- Futbol
- gazanfer özcan
- gece
- gelecek
- gelin
- gerçek
- gezi
- gezinti
- geçim
- Geçmiş
- giden sene
- Gitanjali
- Govinda
- Grace Kelly
- grizu
- gökkuşağı
- göl
- gösteri
- göze çarpmayan debdebe
- gözyaşı
- gül
- gün batımı
- güneş
- güven
- güz
- güzellik
- haber
- haberler
- Hacer Buluş
- Hacivat
- hafta sonu
- hala
- harika çocuklar
- hasta
- hastalık
- hayal kırıklığı
- Hayali Küçük Ali
- hayat
- hayvanlar
- hediye
- Herman Hesse
- hiciv
- Hindistan
- Hiroşima
- Hitchcock
- Hollywood
- hoptirinam
- hoşgörü
- hüzün
- ıhlamur ağacı
- İhsan Varol
- ikiyüzlülük
- ikram
- ilaç
- ilişki
- ilkbahar
- İnci Ertuğrul
- insafsızlkık
- insan
- insan olmak
- insanlık
- intikam
- İslamiyet
- istanbul
- iyilik
- içtenlik
- ışık
- işçi
- James Stewart
- Japonya
- Jean Moreas
- kabuk
- kadın
- kahvaltı
- kahve
- kalite
- Kamer Genç
- kan verme
- Kandil
- kar
- Karagöz
- kardeş
- karmaşa
- katiam
- kayıp
- Kayserispor
- keder
- kedi
- kediler
- Kelime oyunu
- keyif
- keşke
- Kim Novak
- kiracı
- kishon
- kıskançlık
- kitap
- kız kardeş
- kış
- koka kola
- kolbastı
- komedi
- komik
- komşu
- konser
- konut
- korku
- Korolar çarpışoyor
- kuaför
- kupa
- kuyruk-bilim
- köpek
- kültürel mozaik
- latife hanım
- lise
- maneviyat
- manzara
- masal
- masumiyet
- maymun
- meclis
- Mehmet Topuz
- mektup
- merasim
- mevsimler
- Michael Jackson
- mim
- misafirlik
- mizah
- Montaigne deneme
- Mr. Smith
- muhabbet
- Muhabbet Kralı
- Muhammed
- mutfak
- mutluluk
- Müge Anlı
- müzik
- Nagazaki
- Nazım Hikmet
- nefret
- Nirvana
- Noktürn.
- nostalji
- okan bayülgen
- olay
- olgunluk
- Orhan Kemal
- orman
- otobüs
- otokontrol
- oyun
- Paris
- pasta
- paylaşım
- paylaşmak
- Paçoz
- Paçoz..
- pembe dizi
- Piknik
- pişmanlık
- polis
- program
- radyo
- Ramazan
- Ramazan davulu
- reklamlar
- resim
- Rilke
- roman
- romantik
- ruh yorgunluğu
- ruhat mengi
- röportaj
- rüya
- saat
- sabah
- sadakat
- safiyet
- sahur
- Samana
- sanal
- sanatkar
- sanatçı
- sağlık
- sel
- Selimpaşa
- sergi
- sevdiğim şeyler
- sevgi
- sevgi soysal
- sevgili
- sevgililer günü
- sevinç
- seyahat
- seçkin
- Shakespeare
- Show TV
- Sidarta
- Sigara
- sıkma
- simit
- sinema
- sipariş
- sis
- sohbet
- sonbahar
- soru
- spiker
- star
- still life
- su yücel
- suikast
- tabak
- tagore
- tanışma
- tantuni
- tartışma
- tatil
- taşınma
- tedavi
- telefon
- televizyon
- tenis
- terlik
- tevfik fikret
- tiyatro sahne
- tokat
- Transfer
- tren
- TRT
- TSM
- Tuna Huş
- tutsak
- tuvalet
- TV
- tüketim
- Türkan Saylan
- türkü
- unutma
- uyku
- Uğur Mumcu
- vahşet
- vapur
- Vasuveda
- vatan
- William Holden
- William Wordsworth
- yalnızlık
- yarışma
- yatak
- yaz
- yağlıboya resim
- yağmur
- yaşam
- yemekteyiz
- yeni yıl
- yeğenlerim
- yıl dönümü
- yılbaşı
- yıldız
- yoksulluk
- yol
- yolculuk
- Young at Heart
- yönetici
- yün
- yürüyüş
- zaman
- çalışma hayatı
- çaresizlik
- çay
- çınar
- çiçek
- çiçekler
- çiğ
- Çığlık
- çocuk
- çocukluk
- çöp
- ödül
- öfke
- ölüm
- ölüm yıldönümü
- ömür
- Öykü Atölyesi
- özlem
- öğrenci
- Öğretmenler günü
- ülke meseleleri
- ümit
- üretmek
- şafak
- şans
- şarkı
- şaşkınlık
- şeker
- şerbet
- şermin
- şiddet
- şiir
- şikayet
