63 yıl sonra...  

Posted by Asuman Yelen







Çok eskiden aile fertleri eğer evde iseler bir arada otururlardı.

Çok eskiden Pazar günleri radyoda Klâsik Batı Müziği programı olurdu.

Ve çalanların arasında çoğunlukla Bhrams' ın 5 numaralı Macar Dansı olurdu.

Ve bu müziği dinlemek biz çocuklar için müthiş bir keyfti.

Her seferinde çizgili pijamasıyla (hep çizgili pijama giydi o dönemin çoğu babaları

gibi)  uzandığı yerde gazetesini ya da kitabını okurken müziğin temposuna uygun

olarak önce yavaştan sonra giderek hızlanan bir tempoyla ayağını sallamasını

biz çocuklar izleyip kıkırdaşırdık. Zaman içinde o, bunu farkettikten sonra bunu daha da

abartılı yaparak kıkırdaşmalarımızı kahkahalara çevirmişti ve bu eğlenceyi de sık sık

tekrarlar olmuştuk.

Babam...

Bu ve bu gibi bir çok şeyle o günlerde evlatlarını varlığınla mutlu ettiğin için,

yokluğunda bile bu gün beni, bu anı ve tüm diğer benzerleriyle gülümsetebildiğin için

bir kez daha minnetimi belirtmek istedim.


Seni sevmekten hiç vazgeçmedim Güzel Babam..

MÖHTEŞEM HANIM  

Posted by Asuman Yelen






           Paadişaanın üç kızı varmış. Bir gün onları yanına çağırmış. "Hadi bakiim cevap
verin" demiş. "Hanginiz beni ne kadar seviyor." Büyük kız kollarını iki yana açarak
"dünyalaar kadaaar" diye bağırmış. Ortanca atılmış, heyecanla haykırmış. "Kaaainat kadaar." Paadişaa küçük kıza dönmüş. Kız  düşünmüüş, taşınmıış. Sakin bir sesle 
"Paadşaaım ben de sizi tuz kadar seviyorum" demiş. Paadşaanın gözleri öfkeden 
yuvalarından fırlamış.
Adamlarını çağırıp "tiz bu hayırsızı ormana götürün, kesin, kanını da gömleğine 
sürüp bana getirin.." diye gürlemiş.

           Bu masalı biz ilk defa ondan dinlemiştik. Ve daha pek çok başkalarını.
 1958 yılında Adana' da. Ben yedi ablam dokuz yaşlarımızdaydık. 
Tiz sesiyle, kendine has kelimeleriyle, hoş mimikleriyle öyle güzel anlatırdı ki, 
gözlerimizi gözlerinden ayırmadan dinlerdik.

          Dünyalar tatlısı babaannemden bahsediyorum. Hayatımdan geçen insanlar içinde,
(ailem dışında) en çok sevdiğimden…

            Biz o şehirden öbür şehre dolaşırken o İstanbul, Kuzguncuk' ta amcamlarla yaşıyordu.
Her gittiğimiz yere (Adıyaman hariç) bizleri görmeye gelir, bir miktar kalırdı. Bizim
Için öyle büyük bir heyecan ve mutluluk doluydu ki o gelişler..  Hep kalsın isterdik ama
hep dönerdi tadını damaklarımızda bırakarak.

           En son Mersin' e gelmişti. Gündüz okula gidiyor gece de derslerimizle ilgileniyorduk.
Gündüz annemin eşi-dostu, bazı akşamlar- ki bu çok sık olurdu-karı-koca çoluk çocuk
bir araya gelinir, uzun sohbetler edilirdi.

            Babaannem eğer yürekten dinleyen birisi olmazsa laf olsun diye konuşmayı
pek sevmezdi. Öyle özel bir hayatı, anlatacak öyle ilginç hikayeleri vardı ki oysa…
Ağır ağır, sindire sindire her anlattığının hakkını vererek sıralardı sözcüklerini.
Gündüz "hoşgeldin teyze" ye gelen, ocağında yemeği, okulda çocuğu olan komşuların
ne sabrı ne de vakti vardı doğrusu. Kibarca başlarını sallayarak söylediklerini dinler
görünür, "bize müsaade" "bize de buyrun" diyerek çekip giderlerdi. O da sıkılıp
köşesine çekilir, kitabını ya da kuranını okumaya koyulurdu.

            O günlerden birinde Muhteşem Hanım Teyze bizi ziyarete geldi.

            Annemin "paşanın hanımı" diye bahsettiği, çok saygı gösterdiği, babamın da 
çok değer verdiği çok kibar bir hanımefendi idi. Önce at kuyruğu yapıp sonra
 kıvırarak tokayla ensesine tutturduğu bembeyaz ipek gibi saçları, masmavi
 gözleri vardı. Teni duru beyazdı. Pembe ruj sürerdi.

          İlk karşılaşmalarıydı. Saygıyla babaannemin elini öptü. Karşılıklı oturdular.
 Babaannem koyu esmer teniyle, diğeri duru  beyaz teniyle hoş bir tezat 
 oluşturmuşlardı. Bildik birkaç nezaket cümlesinden sonra Muhteşem Hanım Teyze 
babaannemdeki cevheri keşfediverdi. Annem kahve tepsisiyle yanlarına 
geldiğinde babaannem İngiliz subaylarına elleriyle kollarıyla işaret ederek ve
ağlayarak, önce çocuklarını en son kendisini öldürmelerini nasıl istediğini anlatıyordu.
(İngiliz-Yemen harbi esnasında esir düştükleri dönemde.) 
Muhteşem Hanım Teyze ise kâh hafif çığlıklar atarak kâh mendiliyle maviş 
gözlerindeki yaşları silerek bırakın dinlemeyi adeta yaşıyordu anlatılanları.
             
             O günden sonra çok değerli "Möhteşem Hanım" (o öyle söyleyebiliyordu) 
babaannemin gözdesi olmuştu. 
   
              Saygısıyla, güzelliğiyle ve asaletiyle…

             Ve  babaannem de, eskisinden daha sık bizi ziyaret etmeye başlayan 
ve gelir gelmez uslu bir öğrenci gibi geçip karşısına oturarak saygıyla 
dinlemeğe hazırlanan teyzemizin kahramanı oluvermişti. 

             Yaşamışlığıyla, görmüş geçirmişliği ve tatlı diliyle…




Bahar  

Posted by Asuman Yelen






Evim minik bir ormanın içinde.

Pencerem altmış altıncı baharımı çerçeveliyor.

Kaç tane daha göreceğimi bilmiyorum.

Daha kaç kez sevineceğimi, kaç kez üzüleceğimi, kaç kez heyecanlanacağımı,

kaç kez hayal kırıklığına uğrayacağımı, yüreğimin kaç kez sevgiyle coşup,

kaç kez inceden inceye sızlayacağını bilmediğim gibi.


Bedenim bu mevsimle ilgili olumsuz bir tepki vermedi henüz.(Hayret!)

Yüreğim biraz kırgın o kadar.

Ama bahar beni yine kandırıyor.

İçeri doluveren güneşi, cama uzattığı tomurcuklu dalı kullanıyor bunun için.


Başımı teli olmayan tek penceremden uzatıp havayı soluyorum.

Çam ağaçları, hiç çıkarmadıkları yeşil elbiseleri ile hep aynı yerlerindeler.

Diğerleri, sürpriz kıyafetlerinin ilk işaretlerini vermeğe başladılar.

Ve kuşlar...

 Daldan dala kısa uçuşlar yaparak  en güzel şarkılarını bizler için

söylüyorlar. Minik çanlar gibi.. minik çocuk kahkahaları gibi insanın yüreğini

ısıtan nağmelerle.


Başımı cama dayayıp, bu güzelliğin, insanların tüm sığlıklarının

sızısını yüreğimden, yaşamın tüm çığlıklarının harabiyetini beynimden

 söküp atmasını umutsuzca diliyorum.

Olmayacağını biliyorum ama diliyorum işte...

En Dost' uma...  

Posted by Asuman Yelen

Kaynak <http://asunungunlugu.blogspot.com.tr/2011/05/huzur-veren-dizi.html>


    




"Hani bazı dostlar vardır. Birlikte politika konuşursunuz, gündemden hararetle bahsedersiniz.

Kimiyle irade çatışması yaşarsınız ara sıra. Sesler yükselir.

Kimiyle sanattan kitaptan, şiirden konuşursunuz. Kelimelerinizi seçerek, dikkatle kullanırsınız.

Kimiyle ağlar, kimiyle bol bol kahkahalar atarsınız. Bu birlikteliklerim çoğu, içlerinde bir kısım

gerilim, pervasızlık veya huzursuzluk barındırır ya da fazlaca dikkat ve özen gerektirir.


Ama dost vardır, sakin, iddiasız, telaşsız, komplekssiz, yüzünde bir tebessümle sizi dinler, az

konuşur, konuştuğunda sesi yumuşaktır, bilge değildir, filozof değildir, hırslı, şikayetçi, kavgacı,

hiç değildir. Eleştirel gözle bakmaz. Açık aramaz. Sevgi dolu ve huzurludur. Tüm sıkıntılarınızda ve

başarılarınızda içtenlikle yanınızdadır. Sizi her yerde korur kollar. Siz yanındayken ya da yokken.

Yanında kendinizi çok mutlu, çok rahat hissedersiniz.


Benim var, umarım herkesin  vardır böyle dostları."


…………………


2011 in Mayıs sonlarında beğendiğim bir diziyi blogumda betimlerken böyle bir benzetmeden

yola çıkmış, Ikinci paragrafı yazarken de hep seni düşünmüştüm. Öyle bir başkaydı yerin..


1964 yılı Nisanının sonunda yaşamımdaki en sevdiğim insanı, babamı, sakin (o yıllarda) bir güney

kentinde bırakıp, apar topar geldiğimiz bu koca, çılgın metropole henüz alışamamışken,

Eylül ayında başladığım pek de sevemediğim gürültülü kız lisesinde bana sunduğun güler

yüzlü dostluk, verdiğin huzur, hiç eksilmeden, tertemiz, lekesiz, gölgesiz, içten-yürekten

tam 53 yıl sürdü. Neler yoktu ki bu 53 yılın içinde..


Her sabah okula kolkola giderken Çarşamba yokuşunda, sınıfta hep yan yana oturduğumuz

sırada, ilk sigaraları tüttürdüğümüz pastanede..

Senin, benim evimde Cem Karaca, Engelbert Humperdinck eşliğinde paylaştığımız

ergen muhabbetleri…

Sonra senin Almanya faslın. Mektuplar..Dönüşün..İşe girişlerimiz..

Evliliğin..kızın..torunun..

Kayıplar, göz yaşları..

Acı ve tatlı yığınla paylaşım.

Tam elli üç yıl.


En erken tanıdığım ve en erken kaybettiğim gerçek dostum.

Çok büyük bir boşluk bıraktın Semuş' um.

Çok büyük ve yeri asla doldurulamayacak bir boşluk.


Haberini alıp bana, Akçay' a telefonla muştuladığın ikinci torunun gelmek üzere.

Ama o ilki kadar şanslı değil bence. Seni görüp tanıyamayacak çünkü.


Nurlar içinde yat...


Blog Widget by LinkWithin