2011 e bir kala...  

Posted by Asuman Yelen in ,


2011' e girerken...



Tüm blogger dostlarıma,

sağlıklı, huzurlu, anlamlı, onurlu, güvenli ve

mutlu nice yıllar


diliyorum.

Sevdiklerimiz daha uzun süre bizimle olsun.

Dostlarımız hep etrafımızda olsun.

Her şey gönlümüzce olsun...



Hep sevgiyle kalalım...

Ah ne hoştu, ah ne hoştu !...  

Posted by Asuman Yelen in


Nihayet büyük grup geldi.

Apt. Görevlisinin yüz ifadesi görülmeye değerdi doğrusu. Postacının elinden almış. "Kutuya

sığmaz abi, ver ben elden götüriim" demiş.

Ben bir yandan okur bir yandan da mutlulukla "ay ay ay aman aman" derken Paçoz kapıdan

başını uzattı, dile geldi:


"Dur bağırma avaz avaz

Neyi gördün a yaramaz ?"


Cevap verdim:


"Zarflar elime ulaştı.

Rengarenk sevgiler düştü

İçim sevinç ile coştu.

Ah ne hoştu ah ne hoştu."



Galiba bu yıla dostluk damgasını vurdu.


Seneye de devamını diliyor, herkese çok ama çok teşekkür ediyorum.


Sevgilerimle...




Hadi Satürn öğret bana hayatı!...  

Posted by Asuman Yelen in , ,



Bu günlerde en çok konuşan ve dinlenenlar astrologlar.

Herkes sustu adeta tüm kanallarda onlar konuşuyor.

Diyorlar ki:

Biz Yengeç burcundakiler büyük şeyler yaşayacakmışız.

İyi, kötü- güzel, çirkin olması bize bağlıymış.

Bugün Rezzan Kiraz, o eksantrik teatral tavrıyla Yengeçleri uyardı.

"Silin göz yaşlarınızı yeter artık ne bu mızmızlık. Çıkın kabuğunuzdan. Bırakın geçmişi

yadetmeyi, özlemeyi. Hem ne o öyle etrafınız eski eşyalarla dolu. Atın hepsini camdan aşağı.

Bu ne dağınıklık, toplayın etrafınızı !.."

Sanki o an ekranın camından başını uzatmış bana sesleniyor gibiydi. Tam da o sırada elime

ulaşan tebrik kartlarının zarflarını telaşla ortalığa atmış, kartların resmini çekmeye

uğraşıyordum. Yerlerde Paçoz' un oyun olsun diye kaçırıp oraya buraya bıraktığı çorap tekleri

vardı ve ortalık öbek öbek kuru mama döküntüleriyle doluydu.

Her cümlesi tanıdık bu uyarıların sonuncusunda iyiden iyiye herşeyi bırakıp dinlemeye

koyuldum.

Bu yıl Satürn Gezegeni Yengeçlerin üzerinde olacakmış ve tüm bunları öğretecekmiş.

Satürn' ün benimle işi zor. Kesinlikle ağlak ve içine kapanık biri değilim. Hadi evi dağıtmama

konusunda elimden geleni yapmaya çalışırım ama kalan kısmını silah zoruyla bile yaptıramaz.

Umutsuzluk ve çaresizlikten değil.

Genç biri olsaydım geçmişe bu kadar bağlı kalmak düşündürücü olabilirdi. Ama gerçekçi olmak

gerekirse "gelecek" kavramının anlamını kaybettiği çağlardayım.

Eşyalarımdan ise, bir çöp bile atmaya kalksa ben onu camdan aşağı atarım.

Gelsin Satürn kardeş.

Bana tek yapacağı yardım evimi toplayıp temizlemek olur.

Ötesine gelince...

Görsün bakalım el mi yaman, bey mi yaman :)))



Güzel günlere...

2010 un "son" ları  

Posted by Asuman Yelen in ,





Yukarıdakinin neyin fotoğrafı olduğunu asla tahmin edemezsiniz.

Söylesem de inanamazsınız.

Bu gün akşam dört buçuk civarı her gün yaptığım gibi Paçoz' u gezdirirken kararmaya yüz tutmuş, esasen kapalı bir havada, dalından düşmemek için direnen ve bu yüzden ter ya da gözyaşı döken bir yaprağı hemen oracıkta cep telefonumla görüntülemek istedim. Tabiidir ki gördüğüm kadar güzel değildi ekrandaki.

Bir daha denemek istedim. Aynı anda Paçoz' u da zaptetmeye çalıştığım için ıslak çimenlerde ayağım kaydı, dengemi sağlamaya çalışırken bu arada deklanşöre de basmış bulundum.

Bu kez baktığımda ekranda gördüğüm bu harikulade renk cümbüşü idi.

Sonbahar renklerinden bir gök kuşağı. Akşamın loşluğuyla karışmış.

Sanki hep çekmek istediğim ve nasıl çekeceğimi bilemediğim o fotoğraflardan biriydi.

2010 yılının son fotoğrafı oldu böylece.


Bu da bahsettiğim diğeri...





Bu gün yılın son periyodik büyük temizliğini yaptık can dostumla. Kahvaltıda uzun uzun 2010 u konuştuk. Onun hayli dolu geçmişti. Büyük oğlu ve kızı üniversiteyi bitirmiş, delikanlı işe girmişti. Kızı on beş gün önce evlendi. Küçük kızı üniversitede okumak üzere Tekirdağ' a gitti. Babasını kaybetti. Sevinçler hüzünler hayatlar...

Geçtiğimiz hafta iki ayrı dost grubumla 2010 un son toplantılarını yaptık. Daha mı duyguluyduk.
Şartlanmış mıydık hüzünlenmeye yoksa yaşlanmış mıydık birden...

"Son " sözcüğü insanı filozoflaştırıyor biraz. Geçen seneyi düşünüyorum da... Evet yeni yıl olayının bendeki etkisi bu. Kendimi dinliyorum. Kendimi yokluyorum. Kendimi sorguluyorum.
Duygusallaşıyorum. Geçmişin muhasebesini yapıyorum. Bu günümü düşünüyorum.

Sonuç: Her yıl biraz daha sıkı bağlanmaya çalışıyorum hayata. Beklemediğim şekilde insanları daha çok sevdiğimin farkına varıyorum. Herkesi olduğu gibi kabul etmeyi giderek öğreniyorum.

Herkesi olduğu gibi kabul etmek. Ne çok kullandık bu klişeyi. İçi boş bir şekilde.

Yeni keşfettiğim bir şey de bu. Yaşlılıkta klişe kalmıyor. Yaşanınca her şey öğreniliyor. Hayat zorla öğretiyor insana. Keyfi de kederi de.

Kabul etmek. Herşeyin anahtarı. Olanları, olacakları. Değiştiremeyeceğimiz her şeyi.

Bu yıl için dileğim, değiştirebileceklerim için mücadele gücü.

Firesiz bir yıl diliyorum. Tüm sevdiklerim yanımda kalsın istiyorum. Sağlıklı ve mutlu.

Yeni yıl dileklerimi yarın yazacağım.

Bu, bu yılın son yazısı değil yani. Bu kadar çok "son" u bir arada bünyem kaldırmaz.



Sevgiyle...

Post-it notlarından Pazar sohbeti...  

Posted by Asuman Yelen in


‪Akşam masamı toparlarken gözüme kutunun içinde birikmiş not kağıtlarım ilişti. Duyduğum,

gördüğüm ilginç şeylere dair ipucu cümlecikler. Çoğunu unutmuşum. Şöyle bir göz atıyorken,

kendimi bu postu yazar buldum...



İlk küçük notum Ayçi'den. Sevgili dostum Şünter' in güzel kızı yetenekli

profesyonel fotoğrafçı Ayçi' nin blogundaki enfes bir fotoğraftaki bir yazı o kadar

etkilemiş ki hemen kaydetmişim.

Görüldüğü gibi yazı aynen şöyle:


"Demir tava geldi kömür bitti.

Akıl başa geldi ömür bitti."




Bu anlamlı ve çaresiz olgunluk dersini, ihtimal ki, on sekizimizdeyken birilerinden,

belki anneannem ya da babaannem veya bir komşu teyzeden duyduk ve güldük geçtik.

Ne yaşanırsa yaşansın. Gezmek, görmek, okumak, acı çekmek yetmiyor bilinçlenmek için.

İlla ki zaman dolacak. Tıpkı meyvalar gibi olgunlaşmak için yeterli sürenin geçmesi gerek.


Bu buruk filozof havasından sıyrılalım, biraz neşelenelim derseniz....



Bu not da TV. den.

Şimdilerde başlamış olması gereken bir diziyle ilgili.

Yeni bir dizi tanıtımından diyaloglar. (En az on kere işittiğim bir tanıtım)

Bir genç kızın doğum günü kutlanıyor. Her seferinde arkam dönük olduğu ve

tek bir şeye odaklandığım için ayrıntıları bilemiyorum.

Ortada bir pasta var muhtemelen. Kız mumları söndürürken birşeyler dilemek istediğini

söylüyor.

Baba:

"Birşeye sahip olmak için pasta üfleyip dilemene gerek yok. Biz çok zenginiz. Bana söylemen

yeterli. Sana istediğin her şeyi alırım " diyor

Biliyorsun ki biz çok büyük bir servete sahibiz."

Anne oradan atlıyor:

"Benim ailemin desteğini unutuyorsun. Babamın katkıları olmazsa sen bu günleri zor görürdün."

Ece Uslu' nun anneyi oynadığı bu diziyi bu saçma tanıtım yüzünden (ki adı geçen sanatçıyı

çok da beğenirim) seyretmeyi baştan reddettim.

Kalabalık bir mekanda eş dost toplanmış tam pasta kesilirken böyle saçma bir

diyalogu geçirmek akıl işi değil. Bir yapımcının bunu gözardı etmesi en azından seyırciyi

hafife almak demektir. O kadar da değil artık.

Güya ilk bölümde seyirciye aile ile ilgili bilgi veriliyor da bunu daha zamana yayarak

yapmak varken acele yüzünden ortaya böyle bir abukluk çıkıyor.

Allahtan bu tür ayrıntılara dikkat edilerek insanı şaşırtacak kadar özenli çekilmiş

güzel hayli dizi var ve bu abes şeyler dikkati çekecek kadar azınlıkta.



Bir başka diyalog, seyrettiğim gün beni çok etkilemişti. Aynı gün gelen Paçoz' un veterineri

bir çok şey gibi bunu da unutturdu. O cümleyi kaydederken niyetim bununla ilgili uzun uzun

yorum yapmak, tek bir post hazırlamaktı. Şimdi kafamı toparlayabileceğimi sanmıyorum.


TRT kanallarından birindeydi sanırım. Sabah haberlerinde bir adli vakayla ilgiliydi. Sunucu

genç bir adama kendisini aldatıp kaçan karısıyla ilk karşılaştığı an neler hissettiğini

sordu. Kavruk gencin bezgin bir görünüşü vardı. Cevap çok çarpıcıydı.

"Birden karşıma gelince kafam karmakarışık oldu. Önce müthiş bir öfke duydum. Sonra

şiddetli bir korku öfkemi bastırdı. Önce onu vurmaktan korktum. Sonra vuramamaktan

korktum."



Önce onu vurmaktan korktum. Sonra vuramamaktan korktum.


Küçük bir kağıda karalayıverdiğim büyük ikilem. Kocaman bir çaresizlik. Hiç düzelmeyecek

gibi görünen aksine giderek kronikleşen toplumsal yaralarımızdan birinin en yalın

ifade biçimi.

Aslında üzerine yazılacak o kadar çok şey var ki...






Sonuncu notu ben yazmadım.

Bugün gittiğim alışveriş merkezinin servis aracında, ön çaprazımda oturan ben yaşlarda

bir hanımın çantasından çıkarıp incelediği küçük alacak listesinden bahsetmek istedim son

olarak. Tatlı niyetine.


En üstte büyük harflerle şöyle yazıyordu.

1- BİR KUTU TAVŞAN KANI

Gülmekten kendimi alamadım.

Yurdum insanı hem çayı hem de mizahı çok seviyor.

Tıpkı benim sevdiğim gibi...



Herkese güzel bir Pazar diliyorum...



Sevgiyle kalın.

2011 e doğru bir mim...  

Posted by Asuman Yelen in , , ,


Ebruli Günce bana hoş bir yılbaşı mimi yollamış.

Ona herşeyden önce parmaklarımı klavyemle buluşturduğu, buna vesile olduğu için teşekkür ediyorum. Son zamanlarda yazmaya pek gönlüm yoktu doğrusu.

Sorular şöyle:

2010 yılında mutlu olduğunuz şey nedir?
2010 yılı sizin için nasıl bir yıldı?
2011'e nasıl girmek istersiniz?
2010 yılında yapmayı isteyip yaptıklarınız ve yapamadıklarınız nelerdir?

2010 yılında beni en mutlu eden iki şey, ayağımın beklediğimden çabuk iyileşmesi ve öngördüğümden daha fazla seyahat şansı doğması diyebilirim.

2010 yılı Aralık ayını saymazsak sakin, huzurlu bir yıldı.

Yeni bir yıla girme konusunda pek fazla seçeneğim son zamanlarda hiç olmadı. Her zaman olduğu gibi sakin sakin TV seyredip uyuyacağım.

Yapmayı isteyip yapabildiklerim seyahatlerim ve İstanbul içinde de umduğumdan daha fazla gezebilmem (ayağımla ilgili olarak). Yapamadığım da (son on senedir) yeni bir kitap okumak ya da film seyretmek konusunda hâlâ istediğim konsantrasyonu yakalayamamak. Sadece sevdiğim şairlerin şiirlerini okurken duygulanıyor, rahatlayabiliyorum.


Ben kimseye yollamıyorum. İsteyen cevaplasın diyorum. Yanlışlıkla istemeyenlere göndermekten çok daha iyi sanırım...


Sevgiyle kalın...

Sevgi, dostluk ve hüner....  

Posted by Asuman Yelen in , ,




Sevgi, dostluk ve hüner birleşip mutluluğu oluşturdular ve kapımı çaldılar.

Hüner, içimi hayranlık ve kıskançlıkla doldurdu.


Elişi, hiç sabır gösteremediğim, iyi niyetlerle deneyip, üstesinden gelemediğim bir uğraş.

Her kış yünler, şişler alınır, sonra, şişe takılı bir karışlık bir arka ve kalan yünler Rayuş' a verilir.

Bir ilmek kaçırılır, düzeltmek için uğraşılır, delik iyice büyür, sinirlendikçe eller terler, hele bir de

açık renks
e, elimdeki parça ile poşetteki yünlerin arasında asap bozucu bir renk farkı

oluşur. İnatlaşmanın hiç faydası yoktur.

Hiç unutmam, arkadaşımın terzilik yapan halasına yardım için kızlar her birimiz bir parçayı

paylaşıp sürfile yapmıştık. O zaman darlığında benim eğri büğrü düzensiz dikişlerim tek tek

sökülmüş, y
eniden dikilmişti.

İş yağlı boya resime gelince, kişiliğim tamamiyle değişiyor, içime bir Eyüp

Peygamber yerleşiyor adeta.

Paçozun yüzünün rengini bulmak ya da biber üzerindeki bir su

damlası ya da yumruk
yapılıp çeneye dayanmış bir elin boğumları (öyle

de zor ki) için günlerce yaşlı bir keçi inadıyla

uğraştığımı hatırlıyorum da...


Dostluğa gelince...Ne diyebilirim ki... Ondan güzel şey var mı?...

Sevgiyi sona bıraktım. O güzel köpekçiği o kadar güzel kılan şey aslında salt

"hüner" le tanımlanabilir mi ?...


Kuryenin getirdiği sarı zarftan o güzel şeyi çıkarıp elime aldığımda içimi ısıtan o

duygu her ne
ise, o güzelliği ortaya çıkartan duygu da aynısı.

Bundan eminim.


Ellerin dert görmesin Leylak Dalım, Nurşen' ciğim...

Seni seviyorum...



2011 e doğru  

Posted by Asuman Yelen

Tekrar yeni yıl havasına girmeğe ne dersiniz :))

Kafam çalışmadı. Kopyaladım ama yanlış ne yaptıysam renksiz çıktı. Her neyse bu haliyle de olsa, şu bir önceki kasvetli posttan kurtardı ya bizi...
Geçmişin en güzel yanı da hiç değişmemesi. Dolayısıyla geçen seneki post güncelliğini kaybetmemiş oluyor sanırım. Saçma bir cümle ama eminim anlamışsınızdır...


G E Ç M İ Ş T E N B İ R Y A P R A K





1956 yılında dünyada ve yurdumuzda neler olup bitmiş ilginizi çeker mi dostlar?
Ben hazırlarken çok eğlendim doğrusu.....







Fransa, Fas' ı serbest bırakmış.












Makarios, tutuklanarak Seychelle Adalarına sürülmüş.













İsrail 3 koldan Mısır topraklarına girmiş.


Ardından Birleşmiş Milletler Mısır' a girip İngiliz, Fransız ve İsrail ordularını püskürtmüş.




Cumhuriyetçi Eisenhower, rakibi demokrat adayı 9 milyon oy farkıyla ezerek ABD cumhurbaşkanı olmuş.



16. olimpiyat oyunlarında Türk serbest güreşçi "Mustafa Dağıstanlı" ve "Hamit Kaplan," Greko Romende "Mithat Bayrak" şampiyon olmuş.

















Güzeller güzeli Grace Kelly, Monako Prensi Rainier ile evlenmiş.


















Birleşmiş Milletler Genel SekreteriHammarskjold, İsrail ' le Arap ülkeleri arasında uzlaşma sağlamak için Ortadoğuya gitmiş.


İtalyan Transatlantiği Andrea Doria,
New York istikametinde giderken batmış. Kaza anında dans salonunda "Arrivederçi Roma" çalıyormuş.
(Bu bana çok dokundu)
















Marilyn Monroe aniden Arthur Miller' le evlendiğini açıklamış.

























Reşat Nuri Güntekin ve Ercüment Ekrem Talu ölmüş.



























Elizabeth Taylor Michael Wilding' den ayrılıp, sonradan evleneceği Michael Todd' la flört etmeğe başlamış.





















Bizim evde ve bütün evlerde margarin olarak sadece "Vita" kullanılırmış.
























Martine Carol, eşi ile çıktığı dünya turu vesilesiyle İstanbul' a uğramış.

Bu resmi özellikle sona bıraktım. O yılların İstanbul' una dikkat çekmek istedim. Ben tanıyamadım doğrusu. Beşiktaş mı acaba diyorum.













Kaynak: Görüldüğü üzere çok eskilerden bir Hayat Mecmuası.
This entry was posted on 25 12 2009 at Cuma, Aralık 25, 2009 and is filed under , . You can follow any responses to this entry through the comments feed .

Bir kere daha...  

Posted by Asuman Yelen

Çok fazla bir şey yazmak istemiyorum.

Böylece bırakırsam siz dostlarımın gereğinden fazla merak edeceğini de biliyorum.

Anlatmak istediğim çok şey var ama bu duygularla olmaz.

Üzgünüm, öfkeliyim.

Acının da mutluluğun da tam ortasındayken yazamıyorum. Hiç yazmadım.

Kısacası, Veteriner Orhan bey Paçozun aşıları için geldi. İğneyi ona, batırdı. Benim yüreğime de

o bildik bıçağı sapladı gitti.

17 yaşındaydım. Şİşli Etfal Hastenesi koridorunda hızla annemin yattığı odaya neşeyle giderken

hemşire odasının kapısında bir tanıdık abla beni çağırdı . Başka ablalar da vardı. Hep bir olup bir

şeyler anlattılar. Birinin kaldığı yerden öbürü devam ederek.

Lacivert mini etekli elbisem vardı üzerimde. Masaya oturmuştum ve ayaklarım yere

değmiyordu.

Önce yüreğime bir bıçak sapladılar.

Sonra da elime bir maske tutuşturdular. Güleç bir maske. "Tak bunu öyle gir yanına" dediler.

O maske zaman zaman çekmeceye kondu. Sonra tekrar çıkarıldı. Bir daha, bir daha.

Anlaşılan bir kez daha çıkarılacak.

Böyle zamanlarda insan ruhunu yüzüne giyebilecek kadar cesur olamıyor.

Ama bu kez daha da zor olacak çünkü benim yavrum görerek değil hissederek yaşıyor.


Can dostum umarım bana veterinerin soğukkanlılıkla ve tüm açıklığıyla anlattığı süreci

benzeri deneyimi yaşayan ve bunu acıyla anlatan komşumun yavrusu gibi yaşamaz.

Ben bunu kaldıramam.

Şimdilik keyfi ve gücü yerindeyken tüm vaktimi, sevgimi ve dikkatimi ona vermek istiyorum.

Lütfen onun için dua edin....

Benim evin halleri...  

Posted by Asuman Yelen in ,


Bir saat kadar önce Koray aradı. Bilmeyenler için, ablamın oğlu... Bayramdan

sonra bu ilk görüşmemiz.

Ben, beni ihmal ettiği için yengeç yengeç gücenirken zavallıcık hasta

yatıyormuş.

Ateşi kırklara çıkacak kadar da kötülemiş üstelik...

Suçluluk duygumu bastırmak için bi güzel azarladım keratayı.

"Ben biliyordum böyle olacağını. Sana giderken söyledim. Öyle incecik gömlekle yaka bağır

açık... Aralık geliyor oğlum kış. Hava nasıl olursa olsun garantisi yok. Bi sıcak, bi soğuk."

Cevap ilginç olduğu kadar kahredici:

"Zaten sen çağırdın hastalığı. Söyleye söyleye getirdin sonunda. Yoksa benim hasta falan

olacağım yoktı."

Benim yüzümden az daha iş görüşmesini kaçıracakmış. Bakın hele... (Bu arada

hala iş bulamadı garibim)

Benzer bir durumu birkaç gün önce Rayuş' ta da (kızkardeşim) yaşadım.

Öğlen vakti, malum kahve faslımız. Bir yandan kahveyi karıştırıyor, arada da

dönüp bana bir şeyler anlatıyor.

Kabahat bende bi sus değil mi. Yoo, olur mu...!

"Aman , dikkat, lafa dalıp kahveyi taşıracaksın. Hele bi pişsin altını kapa sonra konuşuruz ..."

"Yok, bakıyorum sen merak etme .." demeye kalmadan kahve taşıverdi ocağın üstüne.

Oğlak kardeşim dikti çeneyi havaya demez mi :

"Aslında taşacağı falan yoktu. Zorla çağırdın."

Bu da yeni adetimiz. Başımıza gelen her kötü şeyi biz çağırıyormuşuz da haberimiz yokmuş.

Artık sık sık şöyle muhabbetler geçiyor aramızda:

"Gelirken başımı kaldırdım bir de ne göreyim, ay yusyuvarlak. Desene bu gece bana uyku yok."

"Zorla çağırıyorsun sıkıntıyı. Aklına getirmesen mışıl mışıl uyuyacaksın

aslında."

Halbuki eskiden bu diyalog şöyle gelişirdi:

"Bütün gece bi sağa bi sola döndüm durdum. Bi sıkıntı, bi şişkinlik..."

"Çok normal . Dolunayı görmedin mi...!"

Ne değişti şimdi? Gerçekten ben yıllardır her dolunayda aynı sıkıntıları yaşarım.

Bu hesapça, şimdi ben, bu saptamayı yaparak, yaşayacağım bütün dolunaylar için çekeceğim

sıkıntıları peşinen çağırmış mı oluyorum...

Hadi canım...

Hayvanlara ve insanlara dair...  

Posted by Asuman Yelen in , ,


Aslında şirin bir haberdi. Sunucu da gülerek anlattı bu yüzden. Şimdi adı aklıma gelmiyor bir Anadolu şehrinde anne ve sekiz-on kadar yavru ördek, yavrular annelerinin arkasında çok düzgün bir şekilde sıralanmış, nazlı nazlı yürürken aniden çok şiddetli bir rüzgar esiyor ve yavrular ve anne her biri bir yana savruluyorlar, tüyleri uçuşuyor etrafa, oradan oraya sürükleniyorlar, yuvarlanıyorlar. Anne yavruları toparlamaya çalışıyor. Ortalık toz duman. Birkaç dakikalık bir görüntü. Rüzgar duruyor, hepsi ayağa kalkıyor, silkiniyor, anne yine öne geçiyor yavrular çakı gibi sıraya giriyor ve hiç bir şey olmamış gibi yürümelerine devam ediyorlar. Tüyleri biraz karışık görünüyor ve bu da onları daha da şirin yapıyor.

Ama ben izlerken gülemedim. Duygularımı anlatmam gerekirse:

Hani bir aktris olsam, acıklı bir sahne çekiyor olsam ve yönetmen mutlaka gözyaşı dökmem gerektiğini söylese bu birkaç dakikalık haberi düşünmem yeterli olacak.

Konu hayvan olunca zararsız, savunmasız, korunmasız, kötülük nereden gelirse gelsin içi acıyor insanın.

Akşamın alaca karanlığında Paçoz' la dolaşırken önce kulak paralayan çocuk çığlıkları ve kaçışmalar, ardından da bir köpek havlaması duyuldu. Üç tane oğlan çocuğu ışıklı ana caddeden hızla bağırışarak karşıya geçip parka daldılar. Ellerinde sopalar, var güçleriyle kaçtılar keyifli korkulu çığlıklarla.

Ardından berbat bir fren sesiyle birlikte acı bir köpek uluması.

Marketin önünde sürekli uyuklayan köpeklerden beyaz olanı, inleyerek topallayarak, canını yakanları takip etmekten vazgeçip döndü karanlıklara karıştı.

Orada ellerinde sopalar insanlar birbirlerine girmiş olsalar, birbirlerinin canlarını yaksalar kılım kıpırdamayacaktı biliyorum. Çünkü onlar, çoğunlukla önce birbirlerine düşerler, ağızlarından salyalar akıtarak kanlı gözlerle birbirlerine en ağır hakaretleri ederler, beş dakika sonra sarmaş dolaş devam ederler hiç birşey olmamış gibi.

İnsanlar...

Bir gün, uzun uzun sohbet ederler sizinle parkta, markette, asansörde. Tansiyonlarını, diz ağrılarını anlatırlar, akıllarına ne geldiyse.

Üç gün sonra keyifleri istemez, selamınıza karşılık vermezler. Bunlar günlük, sıradan insan ilişkileridir sadece bozulursunuz biraz. Şaşırmazsınız bile...

Uzun zamandır tanıdığınız ama bir türlü dost olamadığınız insanlar vardır. Hep bir şey eksiktir. Adını bir türlü koyamazsınız. Sevgi ile alakalı, ya da güvenle, halledemediğiniz, uğraşıp da dolduramadığınız bir boşluk. Yokluk. İçinize sinmeyen, en küçük bir kıvılcımla her seferinde daha da büyüdüğünü acıyla farkettiğiniz bir yabancılık hali. Ümitsiz...

Uzun zamanlarda, ya da çok kısa zamanlarda yüreklere çivilenmiş dosluklar vardır bir de. Bakınca içinizi titreten sevgi dolu bakışlarıyla, sağlam duruşlarıyla, uzakta iken de birlikteyken de yanınızda, kaya gibi sağlam, çiçek kadar naif dostlar vardır. Mutluluk ve güven verirler.

Bazıları da, beklenmedik zamanlarda karşınıza çıkarlar. Ruhlarını açarlar. Güzel şeyler görürsünüz o ruhlarda.

İzlerini düşürürler yüreğinize. Önemsetirler kendilerini. Öyle önemsersiniz ki dertlerini derdiniz,
sevinçlerini sevinciniz bilirsiniz.

Bunu yaşamın küçük sürprizleri sayar, heyecan duyar, koyarsınız yüreğinizi siz de ortaya.

Size iltifat ederler bazıları. Değer verdiklerini söylerler. İnanmamanız için sebep yoktur. Çocuk gibi sevinirsiniz. Hatta şımarırsınız hafiften.


Siz böyle keyifle sallanıp yuvarlanırken bir sabah uyandığınızda, bir bakarsınız ki gitmişler.

Hadi be, dersiniz uyku mahmurluğuyla, n'oldu ki şimdi.

Yüzünüze çarptığınız su sizi kendinize getirir getirmesine ama....

Buna şaşırmaktan asla vazgeçemezsiniz.

Bu sebepsiz ve de habersiz gidişlerin ruhunuzda açtığı incecik sızılara alışmak çok zordur işte...

Mutlu yıllar Paçoz' um...  

Posted by Asuman Yelen


Nice nice yıllara can dostım.

Daha uzun yıllar

sabah gözümü açtığımda hoşnutlukla kuyruk sallamanı

sonra da yatağıma atlamanı

sonra birlikte tost yemeyi

hep aynı kanepeye uzanıp uzaktan beni izlemeni

sana basket atışı kuru mama yedirmeyi

ve birlikte çimenlerde dolaşmayı

diliyorum.

Ve,

İyi ki doğdun,

iyi ki varsın

diyorum...

Eşyalar ve anılara dair...  

Posted by Asuman Yelen in ,


O kadraja en son girerdi.

Önce bir yer tesbit eder, ışığı arkasına alacak biçimde tripodunu kurar, makineyi üzerine oturtur

sonra da bizi konuşlandırırken o kadife gibi yumuşacık sesiyle talimatlar verirdi.

"Armağan, Asuman alın kızım kardeşinizi ortaya . Doğan, sen de arkaya annenin soluna geç,

hanım ne kadar sence? (Bu soruyu her seferinde nedense anneme sorardı) Annem mesafeye

şöyle bir bakar, tek bir cevap verirdi. "Dört metre." (ya da üç veya beş)

Buna hep şaşardım. Böyle bir şey cetvelsiz nasıl bilinir diye. Babam tripodun üzerindeki

makinede uzun ayarlar yapar, son düzenlemeleri bitirir, "hazıır, basıyooruuum " diye bizi uyarır

koşarak gelir annemin sağındaki yerini alırdı. Hepimizin objektife bakmamızı isterdi. (O konuda

titizdi)


Leylak Dalı dostum, "eşyalar ve onların bize hatırlattıkları ve hissettirdikleri" konulu bir mim

talep edince ilk aklıma gelen babamın kamerası oldu.

Resimdeki fotoğraf makinesinin hangi tarihte alındığını bilmiyorum. Ben doğmadan çok önce

olduğu kesin. Sanıyorum ağabeyimin doğumundan hemen sonra.

O makine babamın olmazsa olmazıydı. Evin içinde her halimizi çekerdi. Özellikle annemi. Kahve

içerken, bizimle oyalanırken, iş yaparken sürekli çekerdi. Ağabeyimi yıkanırken. Kızlarını

oynarken. Evde, sokakta.

Uzun süre ağabeyime istediğimizi yaptırmak için o resmi "birilerine" daha doğrusu kızlara göstermekle tehdit ettik.

Benim lazımlıklı oturakta o kadar çok resmim var ki.

Sonra bir takım şişeleri sıralar, karışımlar

hazırlar, yanyana kaplar koyardı. Sonra

karanlık odada o ilaç ve kapları kullanarak resimleri tabederdi.

Bundan yaklaşık on sene önce karanlık odaya ilk girdiğimde

hissettiğim müthiş heyecan,

maşanın ucundaki beyaz karton üçüncü kabın içinde şekillenmeye

başladığında yerini bambaşka bir

duygusallığa bırakmıştı. Onun duyduğu zevki duymak , o ortak hazzı yaşamak...

Tıpkı, bilmeden, el yordamıyla bulup çok sonraları onun da çok sevdiğini tesadüfen öğrendiğim

Tagore 'ı Baudelaire' i okurken yakaladığım o duygu birliğini yakalamıştım o anda da.

Beni en çok heyecanlandıran da tabettiğim ilk resimlerimin sarı bir banka kolisinin içinde bugüne

taşıyıp getirdiğimiz negatifler olması idi.

Karanlık bir odada, yalnız, bir karton parçasında an be an tüm ailemin yavaş yavaş vücut

bulduğuna şahit olmak. Mucize gibi bir şeydi. Harikulade bir deneyimdi yaşadığım.

Evet. Babam kadraja en son giren adamdı.

Kadrajdan ilk çıkan da o oldu.

Belleğimin kadrajında ise, en hoş haliyle, aile gurubumun en mutena köşesinde gülümsemeye

devam etmekte....


Sevgiyle kalın...





Bu hoş mimi ben de sevgili arkadaşlarım, Nur' a, Yaşamın Kıyısında, ve İlknur' a Balküpüyle Hayat

gönderiyorum.

Bir kâbus ve bir şarkı...  

Posted by Asuman Yelen



Pek gündüz uyuma adetim yoktur. Ama fırtına yüzünden dün geceyi uykusuz geçirdiğimden olacak, Leylak' cığımın mimiyle ilgili bir şeyler yazmak üzere oturduğum masa başında uyuyakalmışım.

Rüyamda, sık sık gittiğim ve huzur bulduğum bir sahile gitmiştim. Kıyıda sular içinde yürürken ayağıma bir şişe takıldı. Tereddütle açtım. Bir kağıdın ortasında bir yüz. Kaşı gözü burnu yok. Sadece bir ağız ve alaylı biraz da küçümseyen bir gülüş. Tepeden bakan, yalnız ben bilirim diyen bir gülüş. O sahilde hiç beklemediğim bir şeydi doğrusu. O kırgınlıkla ve birden beni çok huzursuz kılan bu kıyıdan kaçıp gitme telaşıyla şişeyi fırlatıp denize attım ve yürüdüm. Bu arada elimi kesmişim. Elimin sızısıyla uyandım.

Hiç yorum yapmadım çünkü biliyorum ki kan rüyayı bozar.

Uyandığımda Power Türk' de çok sevdiğim bu şarkı çalıyordu.

Şebnem Ferah' la kaybettiğim huzurumu yeniden buldum.


eski bir şiir eski bir hikaye
eski bir ezgi var aklımda
herkes hayattaydı bildiğim herkes
hiç korku yoktu
yoktu aklımda

eski bir kitap eskimiş resimler
eski bir şarkı var aklımda
sevdiğim birini hiç kaybetmemiştim
kaybetmek yoktu
yoktu aklımda

sıradan basit bir günün uğruna
hiç dua etmemiş hiç yalvarmamıştım

sen nasıl başardın
yüz yıllık ağaç gibisin
nasıl böyle kaldın
büyürken eskimeyen eskise de değerlenen

sen nasıl başardın
yüz yıllık ağaç gibisin
nasıl böyle kaldın
yoksa sen de sadece öyle duranlardan mısın

eski bir oyun eski bir sokakta
eski bir hırka var omzumda
aşka inanırdım her hücremle
hiçbir yük yoktu
yoktu omzumda

sıradan güzel bir günün uğruna
hiç dua etmemiş henüz yalvarmamıştım

sen nasıl başardın
yüz yıllık ağaç gibisin
nasıl böyle kaldın
büyürken eskimeyen eskise de değerlenen

sen nasıl başardın
yüz yıllık ağaç gibisin
nasıl böyle kaldın
yoksa sen de sadece öyle duranlardan mısın

Hazan, hüzün ve huzur...  

Posted by Asuman Yelen in , ,




Dışarda şiddetli bir fırtına var...

Camların uğultusu İçerde Mary Hopkin' in duygulu sesine karışıyor.



"Those were the days, my friend


We thought they'd never end

We'd sing and dance forever and a day

We'd live the life we'd choose

We'd fight and never lose......."



Geyretkeş rüzgar, güzelim sonbaharımın tüm o gösterişli, şaşaalı renklerini önüne katıp

götürüyor. Sanki, benim umutlarımı, tüm yaşanmışlığımı, dolgunluğumu, dinginliğimi de

birlikte...


Her yıl daha da zorlaşıyor can dostum hazanımla vedalaşmak.

Tam da ruhlarımız iyice kaynaşmışken, yaralarımızı renklerimizle gizlemeyi

başarmış, ihtişamımızla, bilgeliğimizle ve capcanlı renklerimizle ilkbahara meydan okuyacak

kadar ileri gitmişken , nerden çıktı bu fırtına diyorum.


Tatlı hüzün yerini farklı bir korkuya bırakıyor.

Yanıbaşımda hafif hafif çalan güzelim şarkıların hatırlattıkları o kadar gerilerde kaldı ki...

Tüm o yaşananları tüm canlılığı ile hatırlıyor, tüm duyguları aynen hissediyor olmak,

yaklaşan ayazın hızını kesemiyor. O, buz gibi bakışları, sırtlan gülüşüyle, kucağında buzları,

eteğinda çamurlarıyla dosdoğru üzerimize geliyor.


Rüzgar camda uğulduyor. Güzelim yapraklarımı ordan oraya savuruyor. Renklerimi götürüyor.

Hazanımı, tatlı hüznümü ve huzurumu da birlikte.


Geride Louis Armstrong yumuşacık sesiyle söylüyor...


"I see trees of green, red roses too

I see them bloom for me and you

And I think to myself what a wonderful world..."




Bu şarkı bile işe yaramıyor.

Tonton şarkıcının güleç yüzünü, o geniş tebessümünü düşünüyorum. Olmuyor.


Bu gece mahsun yüzlü, derin bakışlı gencecik bir çocuğun yüzü gitmiyor gözlerimin önünden.

Ve o paramparça motosiklet...

Yarım kalan aşklar, geride bırakılan insanlar, bu vakitsiz gidiş...


Tom Jones' un "Green green grass of home " u geliyor aklıma.

Hani şu rüyasında gençliğini, evini, ilk sevgilisini görüyorken ansızın uyanıveren yalnız adamın

şarkısı...17 yaşımın şarkısı. Bulaşık yıkarken söylediğim...



"Then I awake and look around me,

At the four gray walls that surround me,

And I realize that I was only dreaming.

For there's a guard, and there's a sad old padre,

Arm in arm, we'll walk at daybreak.

Again, I'll touch the green, green grass of home...."




Rüzgar camımda ıslıklar çalıyor.

Bir yerlerde bir anne-baba, muhtemelen bir sevgili ve bir sürü dost ağlıyor...

Fırtına, can dostum Hazan' ımı, tatlı hüznümü ve beraberinde huzurumu çalıp götürüyor.

Gencecik bir delikanlının hayatıyla birlikte...

Dostluk şahane, mim bahane...  

Posted by Asuman Yelen in , ,


Balküpü' nün annesi İlknur kardeşim güzel bir mim paslayarak bana, kendimi biraz daha tanıtma

olanağı sunmuş. Soru cevap şeklinde hazırlanmış olan bu mimin de gereğini zevkle yerine

getiriyorum.



En sevdiğiniz kelime: Sevdiklerimin ağzından ismim.

En sevmediğiniz kelime: "Kahretsin" (içinde kahır, bela, lanet geçen dilek ( !) ler.

Ne sizi heyecanlandırır: Yaptığım işin içime sinmesi.


Heyecanınızı ne söndürür: Paylaşılmaması (değer verdiklerim tarafından)


En sevdiğiniz ses: Çıngıraklı çocuk kahkahası.


En sevmediğiniz ses: Çocukların oyun olsun diye yarıştırdıkları çığlıklar.


Hangi mesleği yapmak istersiniz: Bir senfoni orkestrasında her gün ne olursa olsun çalmak.


Hangi doğal yeteneğe sahip olmak istersiniz: Bir enstümanı virtiöz kıvamında çalmak.


Kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz: Barbra Streisand ya da Katharine Hepburn


Nerede yaşamak isterdiniz: Hindistan' da Ganj Nehri kıyısında.


En önemli kusurunuz: Savrukluğum, aculluğum, gereksiz telaşım. (İş yaparken üçü bir

arada)

Size en fazla zevk veren kötü huyunuz: Çok sevdiğim çay ve kahvemin eşlikçisi sigara.


Kahramanınız kim: Babam


En çok kullandığınız kötü kelime: Yürü git...(kızınca)


Şu anki ruh haliniz: Sakin ve huzurlu. (Gündüz dostlarımla Kalamış' taydık çünkü)


Hayat felsefenizi hangi slogan özetler: Yaşayarak kendi sloganımı kendim ürettim.


"Haksızlığa uğradığında kendini anlatmak için uğraşma. Zamana bırak. Böylece dostunu


düşmanını da tanımış olursun." (Uzun cevap hakkımı bu soruda kullandm)


Mutluluk rüyanız nedir: Çocukluğumu aynen yeniden yaşamak hatta dondurmak.


Sizce mutsuzluğun tanımı nedir: Sevgide hayal kırıklığı, güven eksikliği, sorgusuz, yargısız


infaza maruz bırakılmak.


Nasıl ölmek isterdiniz: Huzurlu hatta mütebessim bir yüzle. Geride kalanlar için.


Öldüğünüz zaman cennete giderseniz Allah' ın size ne söylemesini isterdiniz:


"Hadi oyalanma sizinkiler seni bekliyor..."




Ben de, sevgili dostlarım

Sünter' in "Kızımı bu blogu açtığı için öldürebilirim" isimli,

Şeniz' in "Mavi Balon" isimli,

Güngör Ekinci' nin "Hayat cesurları ve pozitifleri sever" isimli,

Emine' nin, "denizkabuğu" isimli bloguna ve,

Ebruli Günce
' ye yolluyorum.








Bir mim ve Saroyan  

Posted by Asuman Yelen in , ,


Can blogger Sishyphos bana çok güzel bir mim yollamış. Tam da bana geleceğinden ümidimi

kesmişken. Niyeyse aklımı takmıştım bu mime. Konu kitap olunca....:)))))

Şu gerekenleri bir kopyalayalım önce.

"Kitaplığınızın karşına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde

gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın

aldığınız ya da hediye gelmişte olabilir anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler

düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza

gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir

paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de

arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin.

Kuralları:

- Mimlenenler mimi cevaplamak zorundadırlar, mim bozulamaz.

- Mimin bozulması teklif dahi edilemez.

- Mim yalnızca 3 kişiye gönderilebilir.

- Karşılıklı mimlemeler yasaktır.

- Mim, her bir blog için sadece bir kez cevaplanabilir.

- Mim kurallarının ilk 6 maddesi değiştirilemez."

Evdeki farklı duvarlara yaslanmış üç kitaplıktan "ya şundadır" yaparak birinin karşısına geçtim.

Çektiğim kitabın adı: Altın Çağ Orijinal adı: Little Children

Yazarı: William Saroyan Çeviri: Tarık Dursun K.

Cem Yayınevi 1967

William Saroyan' ı 1980 yılında bankamın gönderdiği 1 yıllık ileri İngilizce kursunda, "Gaston"

isimli çok meşhur hikayesini çevirdiğimiz günlerde tanımış ve hayran olmuştum. Annesiyle

yaşayan küçük bir kızın Paris' te bohem bir yaşam süren babasıyla geçirdiği birkaç saati anlatan

bu hikayeyi bilmeyen dostların "William Saroyan-Gaston'"u tıklayarak mutlaka okumasını

öneririm (naçizane).

Senesini hatırlamıyorum ama emekli olmamıştım. Cağaloğlu' nda bir sahafta bir öğle tatili

yazarın adını görünce hemen satın almıştım bu kitabı. İlk hayal kırıklığını içinde Gaston' u

göremediğimde yaşamıştım. Baktığımda çocuklardan bahseden bu hikayelerde o naif tadı da

bulamadığımı hatırlıyorum. Bu vesile ile varlığını bile unuttuğum bu kitabı yeniden çevirince

yeniden okumaya karar verdim doğrusu. Sadece çocuklardan bahsediyor olması bile benim için

yeterli bir neden. Geçen senelerin kattıkları da yardımcı olacaktır eminim.

Gelelim 55. sayfaya

"Yolunu kestim
Bazan severdim, bazan sevmezdim onu, sevmek zordu ya,

sevmemek kolaydı tabii. Öbür
çocukların hiç birine benzemiyordu ki.

Yeryüzünde garip, bir başına kalakalmış biri, üstelik, her
zaman herşeye

gülerdi."


.....

Ben de bu mimi

Esti Nesim-i Newbahar

Gökçedeniz ve,

Define Adası

isimli blogger dostlarıma yolluyorum.



Teşekkürler Sis.

Güven  

Posted by Asuman Yelen in , , , , ,


ÖZLÜYORUM

Çocukluğumda, Anadolu' da...



Bir Anadolu şehrindeki yazlık sinemanın kuru tahta sandalyesinde, perdedeki yabancı filmin

bitmesini beklerken;

veya, gece dost ziyaretinde annemle babamın mırıltıları arasında elimdeki kitabı okurken

geliveren,

ya da, trenle, otobüsle bir şehirden bir diğerine giderken bastıran o çaresiz, rahatsız

uyku haliyle, başedebilme, evdeki yatağı düşünmeme çabalarını.

Seyahatlerdeki yanık benzin kokusunu, berbat mide bulantılarını, kusmaları.

Hemen her bayram arifesinde nedense gece geç vakitlere kalan yeni elbisemin etek boyunun

alınması esnasında , mide bulantısı ve uykusuzlukla ayakta verdiğim amansız mücadeleyi;

Sık sık değişen ev ve okulları;


Sıcak güney şehirlerinde öğlen 12 güneşinde ablamla buz ya da ekmek almak üzere ya da sırayla

taşıdığımız koca fırın tepsisiyle geçtiğimiz yollarda genzimi yakan hızar kokularını, döktüğüm

terleri;


Bir de babamın gazetelerden yaptığı şapkaların koruyamadığı başlarımıza geçen amansız güneş

altında, sonu gelmiyecekmiş gibi görünen resmi bayram törenlerini, bir stada yerleştirilmiş tahta

iskemlelerde izlemeye çalışırken yaşadığım eziyeti;

Bitmez tükenmez ev ödevlerini yetiştirmeye çalışırken çektiğim karın ağrılarını.

Uzun uzun düşünüp, ayıklayarak çıkardığım çocukluğumun bu en "bahtsız" hallerini,

sahip olduğum, hiç yitirmeyeceğimi sandığım o sınırsız GÜVEN duygusu hatırına deliler gibi

özlüyorum.


Ergenlik yıllarımda, İstanbul' da...


Mutsuz ve umutsuz geldiğim bu şehirde

o güven duygusunu yitirdiğimi düşünmüşken...

Kendimi bir yandan, yüz yaşındaymış gibi yaşlı ve görmüş geçirmiş,

bir yandan da bir bebek kadar korkak ve korunmasız hissederken

yüreğimde ufak ufak yeşeren umutları, kendimle ilgili küçük keşifleri;

Şiir defterimi, şiirlerin üzerimdeki tesirini,

harçlıklarımla aldığım kitaplarımı koklaya koklaya okumayı (artık o yoğunlukla yapamadığım);

Serkeşliğimi, tembelliğimi, okuldaki başarısızlığın dayanılmaz hafifliğini;

Yağmur altında saatlerce beklediğim sinema kuyruklarını,

Annem ve küçük teyzemle yaptığımız İstanbul gezilerini, en çok da Emirgan ve semaverleri.

Şevket Uğurluel ve Not responsible' ı dinlerken duyduğum coşkuyu ve (o yaşlarda sevdiğim ilk

Türk solistten işittiğim şarkı-1964-65 Erol Büyükburç bir nevi Elvisti o zamanlar) ezbere

bildiğimiz, her değişikliğini takip ettiğimiz dünya müzik listelerini.

Tüm bunları da çok özlüyorum.



GÜVEN duygusunun yaşamımdan tamamiyle yok olduğu günler. Yeni korkular. Boşluk duygusu.

Her şey bitti derken...Sorumluluk, ayakta kalma hırsı, yeni çabalar ve,

birlikte ve kendi mücadelemizde bizi ayakta tutan, zorunlulukların yaşamımıza kattığı

bir anlamda kaçınılmaz, yepyeni duygu. ÖZGÜVEN...


İlk iş hayatım. İlk iş arkadaşlarım. Unkapanı Çarşısı. Çok güzel, çok yeni.

Öğlen yemekleri için her gün alternatif arayışlarımız. Unkapanı' nın ara sokaklarında güle

oynaya arayıp bulduğumuz salaş börekçiler, sokak arabalarından tükrük köfteleri, ay başlarında

Fatih'te ya da Eminönü' de yediğimiz tereyağlı, yumurtalı enfes pideler. Ekmek arası balıklar.

Ramazan' da üst katta hazırlayıp birlikte yediğimiz iftar yemekleri. Hafta sonları piknikler...

Cumartesi iş çıkışı gittiğimiz sinemalar...


Yıllık tatil gezileri. Aramıza yeni katılanlarla hafta sonu birliktelikleri, sayıları her yıl artan hiç

aksatmadan kutladığımız doğum günleri.

Tüm bunları da özlüyorum.



Sonrası? Bir sis perdesinin altında. Monoton, birbirinin aynı gün ay ve yıllar yığını.

Keyifli aile komedilerinde figüran, tragedyalarda başrol oyuncusu olduğumuz yıllar.

Kahkahaların yapmacık, acıların gerçek olduğu...

Hevessiz, hırssız, motivasyonsuz, hedefsiz, kayda dağmez, hatırlanması gerekmez sene yığını.

Öylesine tüketilip yitirilen. ..

Çoğunu hiç hatırlamıyorum.

Bazılarını, hatırlamak istemiyorum.

Emin olduğum tek şey,

O yıllardan pek de fazla bir şeyler özlemediğim...


Bugüne gelince....

Bugün, seçici olma zamanı.

Sevdiklerimle birlikte olma, sevdiğim şeyleri yapma, istediğim müziği dinleme, istediğim kitabı

okuma zamanı. Yüreğimi, ruhumu, yormaya, huzurumu kaçırmaya, canımı sıkmaya, tüm

bunlarla uğraşmaya pek fazla vaktim yok.

Yaşadığım tüm anlamlı zamanları hatırlamayı, yazmayı, geri dönüp okumayı çok seviyorum.

Hayatımın son döneminde bunu yapıyor olabilmemin, bana bahşedilen çok önemli bir şans

olduğunu düşünüyorum.

Yaşamı çok fazla önemsemek istemediğim gibi, önemsenmek gibi bir talebim de yok.

Hiç bir şeyin fazlasında gözüm yok.

Gözlerimin ağlamaktan, ya da gülmekten yaşarmasını istemiyorum.

Huzurla parlasınlar sadece.

Ve tebessümüm eksilmesin dudaklarımdan.

Hepsi bu...




9 Temmuz 2010-Altınoluk



Sevgiyle kalın...





Kurban Bayramı 2010  

Posted by Asuman Yelen in


Tüm blogger dostlarıma

hayırlı,

esenlikli,

hoş bir bayram diliyorum.

Hep sevgiyle kalalım...

Zehir zemberek sofralar  

Posted by Asuman Yelen in


Güneydoğu' dan Öyküler- Önce Vatan

Şırnak'ta, bir askeri lojmanda bir akşam yemeği. Asker eşi, hemşire ve doktorları yemeğe davet

eder.

Hamile bir yüzbaşı eşi, sade bir tavırla, kah gülerek, kah gözyaşı dökerek içini dökmektedir. Her

kelimesi insanın içini burkan, yürekten sarsan, rahatını kaçıran cinsten bir serzeniştir bu.


Aynı anda bir başka şehirde başka bir sofrada bir anne ile baba, sıcak çatışma bölgesinde

askerlik yapan oğullarından haber alabilmek için çırpınmaktadır. Gelen bir telefon, kurulamayan

iletişim.

Çaresizce haber kanalından isim öğrenme çabaları. O anne ve babanın korku ve telaşı.

Tam ümidi kesmişken yaşadığını öğrenince duydukları sevinç...


O sofralar gerçek. O analar babalar kardeşler, o eşler gerçek. O duygular gerçek. O beklemeler,

o zehir olan sofralar, o boğazlarda büyüyen lokmalar, korkular, acılar, umutlar, umutsuzluklar,

çaresizlikler, alt katımızda, bir sokak ötedeki evde, yarın ihtimal ki bizim evde.


Bir diziden bahsetmiyorum. Bir dizi hakkında bir şeyler yazmaya çalışmıyorum. Savaş sahneleri,

ameliyat sahneleri, teknik açıdan hatalı olabilir. Bazı olaylar ajitasyon olarak nitelendirilebilir.

Daha bir sürü aksaklık görülebilir.


Ama o iki akşam yemeği...


O asker eşinin ağzından çıkan her sözcük, gözünden damlayan her damla yaş ...

O asker anne ve babasının çaresizliği, korkuları, feryatları, çabaları...


Bu ikinci seyredişim. İlkinde çok gözyaşı dökmüştüm. Tekrarını daha dikkatli izlemeye çalıştım.

Yine çok ağladım. Bir kere, bir kere daha seyretsem gene ağlayacağımdan eminim.

Aslında bu denli üzüleceğimi bile bile seyretmem bir şeyleri. Canımı sokakta bulmadım ben.

Ama, o kadının önce gözleri sonra sözleri tuhaf bir şekilde yakalıyor ve çekiyor. Bakakalıyor

insan, kaçmaya utanıyor.

Kendi rahatlığının, endişesiz, tasasız aldığı her nefesin diyetini ödüyor seyrederek ve kahrolarak.

Ve işin kötüsü seyrederken de utanıyor...Gündelik, dertlerinden, küçük ağrılar nedeniyle

sızlanmalarından, rahatça yutabildiği lokmalardan utanıyor.

Bir mucize olsa da diyor insan, bu anlamsız savaş bitse, gözyaşları dinse, insanlar huzur içinde

yeseler yemeklerini, lokmalar boğazlarda büyümese....

Rıdvan Öğretmen  

Posted by Asuman Yelen in , ,


Gözyaşlarım sular seller gibi akıyor.

Kapıdan içeri ok gibi dalıp, çantamı bir yere, kendimi de yüzükoyun karyolanın üzerine atmış, hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Peşimden telaşla koşup açıklama bekleyen anneme perişan bir sesle "Rıdvan öğretmen askere gidiyor" diyorum. "Yaa öyle mi, hay allah"gibi bir şeyler mırıldanıp
işinin başına ya da misafirlerinin yanına dönüyor. Bir hayal kırıklığı ve yüzümü yeniden siyah yıpranmış yün battaniyenin beyaz ay yıldızına gömüp ağlamaya devam ediyorum. Babam gelene kadar ağlamayı düşünüyorum. " O beni anlar" diyorum içimden.

Rıdvan Öğretmen askere gidiyor. İlkokul üçüncü sınıftayım. Yaşamımın ilk büyük ayrılık acısını yaşıyorum. Dizimin yaralanması, ödevimi yetiştiremiyeceğim korkusu ve hastalık dışında döktüğüm ilk esaslı gözyaşı. Yaşadığım ilk ayrılık.

Adıyaman. Sene 1960. Tam yarım asır öncesi.

Adana gibi bol ışıklı, sazlı cazlı, bol sinemalı, parklı bir şehirden gelmişiz. O tarihlerde elektrik yok. Otomobil yok. Hatta yol dahi yok. Evler çoğunlukla yerin altında. Adana' daki fiyakalı faytonların yerine burada eşeklerin çektiği arabalar var.

Elektriksizlik ve alışveriş yapacak bir dükkanın olmayışı, Adana' da fırına, kasaba bir el uzatımı masafade oturan ve haftanın belirli günlerinde uğrayan seyyar Migros otobüslerine alışkın olan annemi başta hayli zorluyor. Delikanlılığının başlangıcındaki ağabeyim, ayakkabısının üzerine basmaya zorlanıyor, bıçkın ve vaktinden önce olgunlaşmış Adıyaman' lı delikanlılar arasında kendine yer bulamıyor. Harçlıklarını biriktirip her fırsatta İstanbul' a anneannemlere sığınıyor.
Kızkardeşim çok küçük. Ablamla ben ise, bol ağaçları, pamuk, haşhaş tarlalarıyla, kurbağalı dereleriyle ve hemen el uzatsak tutuverecekmişiz gibi yakın dumanlı dağlarıyla, bu şehrin bize sunduğu özgürlüğü farkediveriyor ve anında vuruluyoruz bu köy-kente.

İki katlı ahşap evimizin nefis kokan güllerle dolu küçük bir bahçesi var. Evimizin dört bir yanı arsa, tarla. Çocukları tehdit eden hiç bir şey yok. Zamanla edindiğimiz arkadaşlarla birlikte hava kararana kadar sokaktayız. Bol bol ağaç ve her türlü meyva var. Saklambaç, çelik- çomak, istop o zamanın revaçta oyunları.

Sonra okul vakti gelip çatıyor.

Babam bizi Bir Aralık İlkokuluna yazdırıyor. İlk gün bahçede toplanıyoruz. Bina okul binası, bahçe okul bahçesi ama öğrenciler gelmeye başlayınca ortam adeta bir düğün meydanı ya da çeşme başına dönüyor. Allı güllü elbiseleri örgülü saçları, renkli lastik pabuçları hatta takunyalarıyla hayli büyük kızlar, çoğunun bıyığı terlemiş şalvarlı oğlanlar iki ayrı grup halinde toplanıyorlar. Çoğunluk bizim (o tarihte) anlamadığımız garip bir lisan konuşuyor. Türkçe konuşanların dediği de zor anlaşılıyor. Bizim gibi memur aileleri ve birkaçı da belki oranın yerlisi bir avuç da siyah önlüklü ve yakalı var.

Birileri bizi alıp bir sınıfa yerleştiriyor. En ön sıralarda biz 6-7 kız oturuyoruz. O sınıfın tek garip kızı (yabancının oradaki adı) benim. Erkek garipler daha çok. Korkudan sararmış suratlarla oturuyorlar. Ben de çok değil ama biraz korkuyorum. (O tarihlerde hep rahat ve güleç bir çocuktum)

Sonra takım elbisesi ve yakışıklı görüntüsü, güler yüzüyle öğretmenimiz giriyor içeri. Tertemiz Türkçesiyle "merhaba çocuklar ben öğretmeninizim, adım Rıdvan Yıldırım" diyor. Gözlerimiz karşılaşıyor, korkularım bitiyor.

Rıdvan Öğretmen ne çok şey biliyor. Babamdan sonra en sevdiğim erkek. Rıdvan Öğretmen piknikler düzenliyor. Rıdvan Öğretmen, yerli ve garipleri nasıl da kaynaştırıveriyor. Beslenme saatlerinde, ev yapımı poğaçalarım, kantinden aldığım bisküvilerim köy ekmekleri ve ketelerle değiş tokuş edilip keyifle yeniliyor, Amerikan mareşal yardımı (biz öyle diyorduk) süt tozundan mamul sütlerin eşliğinde. Okul bahçesinin bitişiğindeki ziyaretin (yatır) yanından geçmeğe korkan bıyıklı delikanlılara kolumu penceresinden içeri sokup türlü şaklabanlıklarla şov yapıyorum. Rıdvan Öğretmen bize kitaplar öneriyor. Kitaplar dağıtıyor. O yıl onun önderliğinde okulumuzda müsamere düzenleniyor. Ben de Antalya' da Adana' da yaptıklarımızı anlatıyorum. Benzerlerini hazırlıyoruz. "Kırmızı vahşiler" rondu için krapon kağıdından, "Kelkitin Yolu" rondu için çizgili basmadan kıyafetler hazırlanıyor. Şarkılar, koro, bir tiyatro oyunu Adıyaman halkına sunuluyor. Vali tebrik ediyor.

Daha iyi bir çocuk oluyorum evde. Sofrayı toplamada bulaşık yıkamada anneme daha çok yardım ediyorum. Herkesi mutlu etmeğe çalışıyorum. Kardeşimle daha çok oynuyorum. Aklımda hep aynı delice istek. Rıdvan öğretmen görünmez olsa (ya da bir sinek) evimize gelse de benim ne iyi bir kız olduğumu görse. Ders çalışırken, kitap okurken hep beni izlese, benim için "ne iyi bir evlat" ya da "ne çalışkan bir çocuk""ne mükemmel bir abla" dese. Rıdvan öğretmen beni hep sevse.

Ama Rıdvan Öğretmen gidiyor işte. Ders yılı bitimi yaklaşırken, dolu gözlerle o sabah açıklıyor seneye bizimle birlikte olamayacağını. Dünya başıma yıkılıyor. Eve kadar tutuyorum gözyaşlarımı. Nedense utanıyorum ağlamaktan.

Akşam başım babamın dizinde şişmiş gözlerle yatarkan anlatıyorum tüm üzüntümü, kızgınlığımı.
Sükunetle dinliyor. Hafif hafif saçımı okşuyor. Esas mesleği öğretmenlik olduğu için belki de beni anladığını hissediyorum. Öğretmenlik yaptığı yıllardan, kendi öğrencilerinden bahsediyor. Yeni öğretmenime de şans vermemi istiyor. Ayrılıkların da yaşamda var olduğunu hep de olabileceğini anlatıyor yumuşacık sesiyle.

Rıdvan Öğretmen' in benim kişiliğime, yaşantıma kattığı artı değerleri çok önemsiyorum elbette.
Ama şimdi anlıyorum ki o dönemde o yörede bizim sınıfımızda bizleri kaynaştırma konusundaki sevgi dolu yaklaşımı, tüm o birleştirici, paylaşımcı, o dönem için epey radikal olan kültürel etkinliklerle, dağıttığı kitaplarla yarattığı sinerji, henüz askerliğini bile yapmamış gencecik bir delikanlı için bu günlere ışık tutacak müthiş bir cesaret örneği imiş.

Yaşıyorsa esenlik, vefat ettiyse Allahtan rahmet diliyorum sevgili öğretmenime...

Atatürk  

Posted by Asuman Yelen




Sevgi, saygı ve özlemle anıyoruz...

Fasulye  

Posted by Asuman Yelen in


Kuru fasulyeyi sevmeyen var mıdır ????

Parça etli, pastırmalı, içi çöyle bol yeşil biberli...

Biraz acılı...

Yanında tereyağlı pilav.

Önce ayrı ayrı, sonra bir miktar da pilav üstü ???

Gece yarısı nerden geldiyse aklıma...

Şimdi gidip ıslatayım, yarın pişireyim bari.


Keyifli pazarlar efendim...

Pipeline  

Posted by Asuman Yelen in , ,



Sene 1965-66 civarı...

İki gitarı vardı ağabeyimin. O sıralar The Ventures' in Pipeline' ı sallıyordu dünyayı ve Türkiye' yi. Radyoda sık sık çalıyor, evlerde plakları dönüyordu durmadan.

Sanki o dönemde gitar çalmayan genç yok gibiydi. Genç odalarının bir duvarında asılı bir gitar, odanın mobilyasının bir parçası gibi, olmazsa olmaz eşyalardan biriydi.

Gitar çalıp da o günlerde Pipeline' ı çalmamak... Olacak iş değil. Müthiş havalı bir gitar parçası. Enstrümantal. Benim yaşımda olup da listelerle ilgilenenler ( izlemeyen yoktu sanki o zaman) mutlaka hatırlayacaklardır...

Ağabeyim kimi boş bulursa, ki buna annem de dahil, gitarın birini tutuşturuverir eline karşısına oturttururdu. Önce üç parmağımızı perdelere yerleştirir çok kolay olan ve melodi boyunca hiç değişmeyen iki akora nasıl basacağımızı anlatır sonra kendisi diğer gitarı alırdı.

İlkin biz başlardık akor tutmaya. Tüm dikkat o üç parmağa verilirdi. İşaret, orta ve yüzük parmağı...Pam pa-pampa pampa-pampa pampa- pampa...Sonra tüm ihtişamıyla o girerdi melodiye. Önce parmağını sapın üzerinde havalı bir şekilde kaydırır, sonra son derece coşkulu tremorelerle girerdi melodiye.

Ben kendi adıma müthiş zevk alırdım ona akor tutmaktan. Bozmamak için elimden geleni yapardım. Müthiş güzel olurdu. Nasıl da kaptırır giderdik kendimizi o üç-beş dakikaya. Sanki hiç dert tasa yok gibiydi o geçici büyülü anlarda. Herşeyi unuttururdu müzik.

Son günlerde sıkça çalmaya başladı bir yerlerde yakın versiyonları. Hastalıkta ve nekahatta duygusallaşıyor insan. Ben bu saatler sık sık TV.da 60-70's hits dnliyorum. Birden duyuverdim önce , pampa-pampa pampa-pampa pampa- pampa.... Sonra o coşkulu ezgi....

Bu satırları yazarken buruk bir kaç tesadüf, onun en sevdiği şarkılardan biri, Malagenia, sonra en sevdiği şarkıcılardan biri, Connie Francis adeta eşlik ettiler duygularıma.

10 kasımda 13 sene oluyor kaybedeli.

Bu dünyada pek de bulamadığı huzuru umarım bulmuştur oralarda...

Nurlar içinde yatsın.....

Grip  

Posted by Asuman Yelen in ,


Hafif üşüme titremelerle başladı. Sonra hapşuruklar, öksürükler, sonra göğüs ve sırt ağrıları.

Halsizlik, yorgunluk, eklem ağrıları. Boğazda berbat bir yanma.


Ben ne yaptım? Önce yok saymaya çalıştım. Anlamamış gibi yaptım. Yüz vermezsem gider

dedim ama arsızmış gitmedi. Yattım sonunda.


Sırtıma-göğsüme yün. Buğu septil. Kalsiyum Sandoz. Bir de Bepanthen Pastil.


Sabahları bir kaşık pekmez. Bol portakal ve greypfurt suyu. Ballı süt. Tavuk suyuna şehriye

çorbası. Limonlu.


Doktor? Mecbur kalmadıkça (dayanılmaz ağrılar filan) gitmem.


Tanıyanlar bilir. Bucak bucak kaçarım. Loş muayenehanelerden, kliniklerden, tahlil ve

rontgenlerden, reçetelerden, eczanelerden, ilaçlardan.


Tabii kaçabildiğim kadar.


Neyse şimdi daha iyiyim dostlar. Ağrılarım azaldı. Ha bu arada ateşim hiç çıkmadı allahtan. Biraz

halsiz biraz da yorgunum o kadar.


Sağlıcakla kalın...

Ekim bitmeden  

Posted by Asuman Yelen in ,

2010 Ekim ayının muhtelif günlerinde parkımız ve bahçemizden Sonbahar görüntüleri.






Sevdiğim ikili. Can' ım ve Paçoz' um









































































































































































































































































































Gün batımına doğru yürüyüş

Blog Widget by LinkWithin