yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kapı Karşı Komşum  

Posted by Asuman Yelen in , ,


                           

 

                                                              Nural Hanım

 

 

 

 

                               Doğum günümdü. Alt komşum telefonda 73 üncü yaşımı kutladıktan

                  sonra kötü haberi verdi. Çok üzgündü. İnanamadım. Nasıl olur..?

                              Kapı karşı komşum Sevgili Nural Hanım vefat etmiş.. 

                              10 yıldır yazlık eve her gelişimde önce hoşgeldine gelir, sonra makul

                   aralıklarla, bir saat öncesinden haber vererek, kendisine özen göstererek, takıları ve

                   misafirlik terlikleri ile kapıyı çalar nazikçe süzülürdü içeri. Benden biraz büyüktü

                   ama vücudu benden daha dinç ve fit, hafızası, bilinci, benden çok daha iyiydi.

                   Hayata pozitif bakar, hep anlayışla yaklaşırdı olaylara. Albay eşi, doktor kızı ve 

                   damadından, geçmişten, torunlarından bahseder, biraz gündelik, siyasi olaylardan

                   konuşurdu. Kahve içer, dondurma yer, vaktin nasıl geçtiğini anlamazdık.

                              Keşke düşüp  kemiğini kırmasa, o uğursuz ameliyata girmek zorunda

                   kalmasaydı.

                              Bu son günlerde, kapımı her açışımda, sahipsiz kalan bir çift kırmızı terliği 

                   ve hep kapalı duran kapıyı gördükçe keyfim (varsa) kaçıyor, kendimi süratle

                    merdivenlere atıyorum.

                              Kaybettiğim ilk kapı karşı komşumsunuz Nural Hanım.. Sizi özleyeceğim..

                              Adınız gibi nurlar içinde yatın.

 

                                                                    Ve Diğerleri

 


 

                              Kapı karşı komşuları çok özeldirler. Hep gözümüzün önündedirler. 

                    İstanbul' un muhtelif semtlerinde oturduk. Fatih' te Nedimaanım teyzenin

                   böreklerini unutamam. Dört kardeş taşındığımız Ataköy' de Meral ablamız bize

                   birçok konuda yardımcı olurdu. Hiç unutmuyor hep minnetle hatırlıyorum, yazın

                   seyahate çıkarken onlarda keyifle izlediğimizi farkettiği için sırf 1970 Münih

                   Olimpiyatlarını seyredelim diye (o zaman bizim televizyonumuz yoktu) evin 

                   anahtarını bize bırakmıştı. Yine Ataköy de bir başka blokta Diyarbakırlı Hacer 

                   Ablamız çiy köftenin acısını sevdirmiş, Kazasker'de Karadenizli komşumuz

                   her fırsatta ilginç Karadeniz yemekleri tattırmıştı. Kuyubaşı' ndaki kapı karşı

                   komşum, ben yalnız yaşıyordum, kahvaltıya çağırır çöpçatanlık yapmaya çalı-

                   şırdı.

                               Tüm kapı karşı komşularıma selam olsun.. Ölenlere rahmet, yaşayanlara

                   selamet diliyorum.

                                Hep sevgiyle kalalım..





                    

                    

 

                   


       

Tekerrür  

Posted by Asuman Yelen in ,


Geçen yıl tam da sekiz Nisanda Hüzünlü Şölen başlıklı yazıma şöyle başlamışım.


"Baharın, uyanıp yukarıdaki tatlı selamı ve muzip şirinlikleriyle doğada olacakların müjdesini

verirken biz yaştakileri bu kadar hırpalaması ne kötü."

Doğadaki renklere her gün bir yenisi katılırken eklemlerdeki ağrılar, midelerdeki spazmlar

artıyor. Ruh koşmak isterken beden yatağa çakılıyor.

Bir de anılar başa üşüşünce...Birkaç yaprak da düşünce, siyah yol bulup gelmeğe çalışınca...

Baharın renkleri bünyemde bir türlü karşılığını bulamıyor.

Ama bir yolunu bulup bulduracağız.

Onda bu alım - çalım ve işve, bende de capcanlı bir ümit yaşıyorken...

Bir adım o, bir adım ben, bir yerlerde buluşacağız.

Ne diyor şarkı?

"Ümit ve emel bahçesinde çiçekler solmaz açar,

Ümit ve emel bahçesinin çiçeği ölmez, yaşar..."




Hadi bakalım, kolay gelsin:)

Dahi Olmak Zor Zenaat  

Posted by Asuman Yelen in ,


Zaman zaman küçük şeyleri yakalar, onlarla mutlu olur, yaşamımıza kattıkları sürpriz

için sevinir, zaman zaman bloglarımıza da taşır "küçük büyük mutluluklar" benzeri

başlıklarla önemlerini vurgularız.

Bugün benim başlığım da, benzer durumlardan yola çıkarak, " yaşamımı zehir eden

ufak-büyük aksilikler" olmalıydı. Ama çok uzun diye vazgeçtim.

Kariyerimin neredeyse tümünü Kambiyo servislerinde, (döviz hesapları, para transferleri,

ithalat-ihracat) maddi manevi hemen hiç sorun yaşamadan tamamlamış, ailevi

konularda sorun çözücü olarak o evden bu eve (hısım, akraba, arkadaş da buna dahil)

koşturan, üç yeğenim ve birçok arkadaş çocuklarının mezuniyetlerine, Anadolu liseleri

ve üniversitelere girişlerine doğrudan katkı sağlayan biri olarak pratik yaşamın mini

minnacık sorunları karşısında elimin ayağımın birbirine dolaşıyor olması canımı fena

halde sıkmakta, kötüsü, yaşamımın düzenini, rutinini bozmakta, ilaveten, özgüvenimi

yerle yeksan etmekte.


Yetmiş milyon okurum illa da örnek isterse diye hemen aklıma gelenlerden birkaçı.

(Her gün çaydanlık yakmak, üç gözlüğü birden kaybedip, arayıp bulmak için

odalar arasında kilometrelerce yol katetmek gibi sonradan olmaları es geçiyorum.)


-Şampuan, spray, bazı kozmetik eşyalar (pudra vs) bazı ilaç kapakları (özellikle asprin şişesi)

dvd hatta kolonyalı mendil gibi şeyleri ilk kullanıma açamamam.

Küpe, bilezik, kolye, broş gibi eşyaların (hafif karmaşıksa) mekanizmalarını çözüp onları

takabilmek için uzun zamanlar harcamam. (Ve çıkarabilmek için)

Taksiyle bir yere gitmeye kalkıştığımda, gideceğim yeri asla tarif edememem.

Randevu gün ve saatlerini her seferinde unuttuğum için bir gün öncesinden

mutlaka birileri tarafından aranmak zorunda kalmam. (Bensiz olamazlar çünkü:))

Yeni alınan tüm elektronik ve beyaz eşyaları, bir bakışta çözüp tek başınayken asla

kullanmaya cesaret edememem. Bir küçücük cep telefonunun bir fonksiyonunu

çözebilmek için parktaki 5 yaşındaki (+1,-1 ) çocuklardan yardım istemem.


Ve bugüne gelecek olursak....


Sevgili dostum Sis' in herşeyiyle hazırlayıp kotarıp önüme koyduğu yeni yüzlü

bloguma, hazırladığım 10 şarkılık listeyi günlerce uğraştığım halde ekleyememiş olmam.

Eminim tek bir tık la halledilecek bir şeydir:((


Biliyorum, tüm dahiler dalgın ve dikkatsizdir.

Ama bunu bilmek, özene bezene hazırladığım listemdeki o güzelim müzikleri

(ki bunu yapmak hep hayalini kurduğum bir şeydi, 70 milyon okurumun mükemmel

yazılarımı hafif müzik eşliğinde okuması ) dinleyemediğim gerçeğini değiştirmiyor.


Bu yazıyı okuyan bir çok kişi, şimdi içinden, " pabuçlarımın dahisi, bi küçücük teknik

sorunu bile çözemiyoo" diyebilir ama ne gam, vidalardan parabollere, pi sayısından

denge prensiplerine bir çok konuya el atmış, "bana bir dayanak verin size dünyayı

yerinden oynatayım" demiş ve oynatmış biri olarak Archimedes' in adı geçtiğinde

akıllara ilk gelen, çırılçıplak sokaklarda koşturan bir adamcağız imajı değil mi?


Hep keyifli olalım....

Sadece Bir Şiir  

Posted by Asuman Yelen in , ,



KENT


Başka diyarlara, başka denizlere giderim dedin.

Bundan daha iyi bir kent vardır nasıl olsa.

Sanki bir hükümle yazgılanmış gibi bir çabam;

ve yüreğim sanki bir ceset gibi gömülmüş oraya.

Daha ne kadar çürüyüp yıkılacak böyle aklım?

Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam burada

gördüğüm kara yıkıntılarıdır hayatımın yalnızca

yıllar yılı yıktığım ve heder ettiğim hayatımın.




Yeni ülkeler bulamayacaksın, bulamayacaksın yeni denizler.

Hep peşinde, izleyecek durmadan seni kent. Dolaşacaksın

aynı sokaklarda. Ve aynı mahallede yaşlanacaksın

ve burada, bu aynı evde ağaracak, aklaşacak saçların.

Hep aynı kente varacaksın. Bir başka kent bekleme sakın,

ne bir gemi var, ne de bir yol sana.

Nasıl heder ettiysen hayatını bu köşecikte,

yıktın onu, işte yok ettin onu tüm yeryüzünde


Constantino KAVAFİS




Paçoz 12 Yaşında  

Posted by Asuman Yelen in ,

5 Aralık 2011 09.42

O kadar bekliyorken gününde unutmuşuz...

Parkta çocuklar hatırlattı.

1 Aralık 2011 de Paçoz 12 yaşına bastı.

Nice yıllara yavrum

Hep keyifle inşallah...












Kahve  

Posted by Asuman Yelen in , ,


Kız kardeşlerin en şirini kahvesini dalgın dalgın yudumlarken kuruverdi yine tuhaf

cümlelerinden birini.

"Ekonomik kriz aniden patlak verecekmiş. Onar onbeşer paket kahve alıp stoklayalım bi

kenarlara.

"Ne??????"

"Ne.......:(((

Yüzümde şaşkın, komik nasıl bir ifade gördüyse, gücenik gücenik baktı önce.

Sonra uzunca bir süre çılgınlar gibi güldük.


Güldük gülmesine ama aslında o kadar da şaşılası bir durum değil onun bu saf telâşı.

Kahvenin bizim yaşamımızda o kadar büyük anlamı, o kadar çok işlevi var ki.

Bizim için keyifli bir alışkanlık, tatlı bir tiryakilikten çok çok öte bir şey.

Hatta hayati bir öneme sahip desem asla abartmış olmam.


Birlikte olabildiğince zaman geçirmek... Genellikle hep es geçtiğimiz bir şeydi (r).


İşte o iki küçük beyaz fincan ve içindeki hoş kokulu sıvı bize bunun için hoş bir bahane

sunar. Keyifli, yararlı, anlamlı bir bahane.


Çok anlam yüklediğim düşünülebilir. Ama bizim için asla öyle değil.

En iyisi baştan anlatmak...

Bir kere seremoni bizim kardeşler jargonondaki en iğrenç kelimeyle başlar.

"Sidik". Ve en az 20 yıldır da vardır literatürümüzde. İşin kötüsü yeğenler de kullanır.

Çıkışı şöyle olmuştur. İşsiz güçsüz aylak bir zamanımızda susadım kelimesindeki "samak" ekini

diğer sıvılar için kullanmayı deneyip çaysadım, kolasadım, derken sıra kahveye gelince

niyeyse kahvesidim olmuş. Sonra çoğul kullanılınca kahvesidik olmuş. Pislik olacak ya

gün gelmiş biz bizeyken kahve biraz gecikince "hadi ama sidiiik" şeklinde kestirmeden

kullanarak yakınmaya başlamışız. İlk kim çıkardı, muhtemelen ağabeyimdi ama emin

değilim.

Rayuş' cuğumla bana gelelim.

Sabah arayan o olur çünkü oğlunu işe eşini ormana gönderir, orman dönüşü kahvaltı faslı,

kedilerin beslenmesi, evin toplanması...

"Alo, Ninom? Simedik mi?" "Sidik tabii. Sür hadi hemen geliyorum."

Eğer kafayı bir şeylere takmış, uykusuz bir gece geçirmişsem, çabucak aynada hafif

bir makyaj yapar, normal şartlarda o durumda akşama kadar sabahlıkla oturup kendimi

dinleyecekken rengi bana yakışan canlı renkli bir eşofman geçiririm sırtıma ve inerim.

İşte bu yüzden, beni karşıladığında eğer makyajlı ise hele ruj da sürmüşse ilk aklıma

gelen "hmm. bir şeylere sıkılmış" olur. Böylece her ikimiz de ilk karşılaşmada "yakaladım

yeşil ışığı" modunda çabucak stratejimizi hazırlarız.

Çoğunlukla sıkıntılı taraf benimdir. Gülsem, neşeli görünmeye çalışsam da anlar.

Asla sormaz. Birkaç taktiği vardır uygular.

En geniş tebessümünü takınır, görmezden gelir. Bir iki komiklik. Unutulur gider.


Çok bedbin ve asık suratlıysam taktik değişir. Hemen yakınmaya başlar. Ya ağrılar içinde

kıvranmış gece hiç uyumamıştır, ya sokakta biriyle takışmıştır canı çok sıkılmıştır ya da

oğlu hayatından bezdirecek bir saygısızlık yapmıştır. İlgiyi üzerine mutlaka çekiverir.

"Senin derdin dert midir benim derdim yanında" taktiği...

İşe yaramsazsa sıra en etkileyici olana gelir. Dikkatleri benden çok daha zor durumda olan

tanıdık tanımadık bazan uydurma birinin üzerine çeker.

"Ya, biliyo musun, falancanın annesi iyice kötülemiş, adını bile hatırlamıyomuş artık" , "dün

filancaya rastladım bu tertip oğlunu yollamış doğuya kadıncaaz insanlıktan çıkmış ağlamaktan"

"inanmıycaksın ama filancaların evine haciz gelmiş, kredi kartı yine, kadın kocasına üzülüyo

bi yerlerine inecek diye..."


"Deme yaa..." "Yapma beee..." " Vah vah vah görüyor musun..." ların arasında

benim sıkıntım kaynar gider.

"Senin derdin dert midir, başkalarının derdi yanında " taktiği...


Sonra, aslında çoğu zaman hiç de beni kahredecek boyutta olmayan sorunu

konuşuyor buluruz kendimizi. Ortam oluşmuştur çünkü. Enine boyuna masaya yatırılır

durum. Objektif yaklaşır. Tarafsız yorumunu sunar. Anlatmak yanlısı değilsem

üstüme gelmez, zihninde son taktiğinin planlarını kurar. Bitmedi mi diyeceksiniz.

En önemli, en etkileyici olanı sonuncusudur. Fal.



Bizatihi kendisi



Fincan çevrilir, geniş tebessüm surata oturtulur.

Önce hemem belirteyim. İkimiz de fal bilmeyiz ama her gün bakarız.

Hiç kötü bir şey söylemeyiz. Her şekil bir güzelliğin sembolüdür bize göre. Kedi, köpek,

yılan, kuş değişmez.

Benim fala dönelim. Dibi koop koyu mu. "yine doldurmuşum kahveyi" diye yakınır.

Normalde sıkıntı demek lazımdır ve o kadarını söyleriz de. Hafif bir sıkıntı yapmışsın diye.

Sonra teatral tavrıyla minicik fincandan bir peri masalı çıkarır. Temiz kağıtlar, öbük öbük

paralar, pötü pötü hoş konuşmalar (Falda nedense ö harfini çok kullanır) Temiz göz

yaşları ters V mutlaka, (inatla, anlamı nikahtır) bir geminin üzerinde iki kişi, ya da iki baş

birleşmiş yüksekte oturuyordur. Mutlaka kapalı bir yerde beni düşünen biri vardır.

"Hiç ummadığım bir yerden" alacağım bir haberle havalara uçacak olurum. Bu arada

ya kuşun ağzında bir balık, ya da balığın ağzında bir kuş mutlaka vardır. Tüm bunlar

bir kalem ya da bir çay kaşığı yardımıyla gösterilir. Arada, "bak şuradaki gözü görüyor

musun" diyecek olurum cevap "ama güzel bakıyor" dur. Üstelerim "güzel bakış böyle

olmaz" diye. Cevap, "evet ama kötü değil şaşkın bir bakış" olur.

Hemen abartılı bir telaşla " ben bu fincanı hemen yıkarım arkadaş çok güzeldi" diyerek

bir çabuk da yıkayıverir fincanı.

Tabii tersi de olabilir. Üç aşağı beş yukarı benim yapacaklarım da aynıdır. Tüm kardeşler

gibi aynı şeyleri düşünür benzer biçimde davranırız.

Anlaşılacağı gibi, kimsenin hiç bir şeye kandığı yoktur ama aptala yatmaya değecek

bir emek vardır ortada. Sevginin saikiyle harcanan...


Aslında biri (leri) nin bizi bu kadar sevmesi ve gözünden sakınıyor olması bile, tüm

sıkıntılarımızı unutturmaya yetmez mi?

Bence yeter de artar bile...

Bir Çılgın Dönem  

Posted by Asuman Yelen in ,

1983-84 yılları...

Yaşamımın en zor dönemlerinden birini yaşıyordum.

Mutsuzdum. Yaşama sevincimi, heyecanımı kaybetmiştim. İçime kapanmıştım.

Hayatım iş ve ev arasında sessiz-soluksuz geçip gitmekteyken önce dostlar

tarafından derdest edilip bir otobüse bindirildim ve kendimi Bodrum' da buldum.

Henüz yaz gelmemişti. Ortalık sessiz ve tenhaydı. Asude geçen bir haftada nispeten

kendimi bulmuş, eski şen şakrak halime kavuşamasam da karamsarlıktan çıkmıştım.

Bakırköy Şubesindeydim o tarihlerde.

Dostlarımın içinde biri vardı ki, benimle taban tabana zıt karakterde, girgin,

becerikli, cesur, sanki birileri tarafından benim yaşamımı düzene koymak üzere

görevlendirilmiş, tam da zamanında yaşamıma girivermişti. Birlikte müthiş bir zaman

geçirdik. Düşündüğüm zaman bile başımı döndürecek kadar tempolu, hareketli bir dönem.

Bu arkadaşım Kızıltoprak' ta Bağdat caddesi üzerinde bir apartmanda oturuyordu. Çok

şen, keyifli, özgür ruhlu bireylerden oluşan bir ailesi bir de cıvıl cıvıl öten kuşları vardı.

Cuma günü işten çıkınca oraya giderdim. Nasıl organize ettiğini anlayamadığım, benim

hiç dahlim olmadan beni de dahil ettiği çılgın bir sürece girmiştim.

Sabah erkenden kalkıyor, tenis çantalarımızı, ben udumu, o kanununu hazırlıyor, eğer

vaktimiz varsa yürüyerek önce, Türkiye' nin en meşhur tenisçisi Nazmi BARİ' nin

Caddebostan' daki evine gidiyor birer saat tenis dersi alıyor, oradan biraz ilerde yine

caddeye yakın bahçeli, büyük bir ahşap binada, idealist öğretmen mükemmel bir

çiftin kurduğu yetiştirme yurduna gidiyor, çocuklara ders veriyor, (ben İngilizce, arkadaşım

diğer sosyal, fen dersleri), onlarla birlikte buz gibi mutfakta yemek pişirip hep birlikte

yiyor, voleybol, basketbol oynuyor, şarkı söylemek, varsa doğum-günü kutlamak,

götürdüğümüz masal, hikâye kitaplarını okumak gibi etkinlikler düzenliyor, eğer

Cumartesi ise iki- ikibuçuk gibi oradan ayrılıyor, Yine koştura koştura Selamiçeşme' deki

Anadolu Yakası Müzisyen ve Müzikseverler Derneği' ne gidiyorduk. (Rahmetli İsmail

Şençalar Hocanın kurduğu ve aynı zamanda kanun çaldığı bu dernekte yine rahmetli

olduğunu öğrendiğim, tanıdığım en zarif, nazik, beyefendi, şeffaf beyaz tenli hocamız Nuri

Şenneyli' nin şefliğinde üç örneğini aşağıda verdiğim bir sürü ağır eserler öğrendik ve

konserler verdik. ) Vücudumuzu dinlendirip ruhumuzu şenlendirdikten sonra eğer halimiz

varsa ( ki genelde olurdu ) bir de, dişimizden tırnağımızdan arttırdığımız parayla sezonluk

üye olduğumuz Fenerbahçe Dalyan Spor Tesislerine gider, deneyim kazanabilmek için

usta tenisçi partner avına çıkardık. Eve döndüğümüzde hemen yatıp uyur muyduk,

asla, en az iki tane de film izlerdik videoda. Çoğunlukla da bilimkurgu olurdu dönerken

seçip aldığımız filmler. Pazartesi sabahı ben doğrudan işe gider, hafta ortasında bir gün,

galiba Perşembeydi, iş çıkışı bir taksiye atlar akşam yedideki koro çalışmasına ucu ucuna

yetişirdim. Bir- bir buçuk yıl bu tempoda devam ettikten sonra sırayla önce yetiştirme

yurdu (yaklaşık 7-18 yaş arası yirmi çocuk barındırıyordu) bürokratik nedenlerle

kapatıldı, Kadıköy' e nakledildi. Nazmi Bari kendi spor tesisini kurmaya karar verince

dersler bitti. Ud için elim çok ufaktı. Çalamadım. Küçük parmağım havada kalıyordu.

Koro çalışmalarını da sezonun sonunda sonlandırdık. Klübe üyelik, ekonomik nedenlerle

sonlandırıldı ve Bankamın tesislerinde kortlar hizmete açılıncaya kadar iyi bir seyirci

olmakla yetindim. Uzunca bir aradan sonra yeniden alınan birkaç saat dersle bu sefer

yeğenlerin de katılımıyla 2000 yılına kadar kortlardaydım. Sonra her güzel şey

gibi o da bitti...

Müziklerin arasında ruhumu tedavi etmeye çalışırken, bulacağımı hiç ummadığım

"bin cefa görsem" şarkısını dinlerken bir bir hatırladığım bu müthiş dönemi hem anı seven

dostlara aktarmak, hem de bloguma arşivlemek istedim. Meğer anılarım sadece

çocukluktakilerle sınırlı değilmiş. Böylece hep birlikte bunu da anlamış olduk.


Güzel şeyler yaşayıp, güzel anılar biriktirmek ümidiyle...

























Kaldığım Yerden  

Posted by Asuman Yelen in ,


Bir küçük parantezden sonra yaşamıma kaldığım yerden devam

ediyorum. Sanki hiç gitmemişim gibi.

Arkadaşımın her zaman benim için hazırladığı odaya yerleşip,

terasta çaylarımızı içip sanki tam bir ay önce aynı yerde başladığımız

sohbete devam ederken de bunu düşünmüştüm. Sanki İstanbul

araya hiç girmemiş gibiydi.


Ben bu içinde hiç bir noktalama işareti barındırmayan keyifli küçük

parantezleri çok seviyorum. Tüm o meraklı soru işaretleri, yaşamı

yukarıdan, aşağıdan sürekli kesen, araya girip ileri atan, bekleten

virgüller, noktalı virgüller, asabi, şaşkın, alaycı ünlemler, açıklama

bekleyen otoriter iki üstüste nokta, belirsizlik ve yarım kalmışlığın

yan yana üç noktası, ve tüm yaşamı kesen, ayıran, bölen tüm o tireler, kesmeler, tırnak

işaretleri hepsi diğer devasa parantezin içinde, beni dönüşte yutmak ve küçük parantezimi

silmek üzere hazır bekleye dursun, ben o küçük zamanı, tatlı belki anlamsız bir gülücükle, küçük

harflerle konuşarak, manalar yüklemeye çalışmadan öylece yaşıyor, bir dahaki sefere kadar

yüreğime saklıyor, sonra tüm o işaretlerin "anlamlandırdığı" büüüyük büyük harflerle başlayan

büyük cümlelerle dolu dev paranteze balıklama dalıyorum.

Dalar dalmaz da tüüüm o işaretleri kullanarak büyüüük büyük cümlelerle dev paragraflarla ilk

yazımı yazıyorum :)))

(Böyle de uyumluyumdur gerçek yaşamla...)


Bu kez, Akçay-Güre-Altınoluk üçgeninde, daha çok yürüyüşle, bol sohbet, bol kanasta ile

geçti. Yine çok güzeldi.


Altınoluk' daki ördekli dereyi pek de korktuğum gibi bulmadım.








Girişteki ağaçlar yokolmuştu.

















2009 daki şu haliyle kıyaslanınca...

























Allahtan tüm ağaçlar gitmemiş:))











Ördekler de hayatlarından memnundu.

































Altınoluk' ta sonbahardan birkaç kare...
































































































Ve küçük gezilerimin olmazsa olmazları...




































Hep tatil tadında yaşayalım...

Zor İşler Bunlar...  

Posted by Asuman Yelen in , ,


Galiba bayramın son günüydü. Misafirler yeni gitmişti ve ortalığı toparlıyordum.

Salondaki televizyon açıktı. Ekranda açık havada bir kız çocuğu kalabalık karşısında

konuşuyordu. Neden bahsettiğini emin olun bilmiyorum. Bir ara sustu. Daha doğrusu

konuşmak istiyordu ama boğazı düğümlenmiş gibiydi. Merakla bekledim. Yutkunarak devam

etti. "Bir de rica ediyorum... lütfen..." Ağlamaya başladı. "Çocuklar karne hediyesi

olarak babalarından köpek istiyorlar. Sonra da aldıkları köpeklere bakamayıp sokağa

bırakıyorlar." Hıçkıra hıçkıra devam etti. Artık ezberlediklerini değil

hissettiklerini söylüyordu. " Yazık değli...mi...o köpeklere.... aç kalıyorlar..." Hıçkırmaktan

daha fazla konuşamadı. Yüzünü kapatıp kaçtı gitti. Çok masum bir acıydı...


Biraz önce orman tarafından gelen ve son zamanlarda hayli artan köpek çığlıklarını

işitince birden o kız çocuğunu ve o akşam beni de ağlatan saf üzüntüsünü hatırladım.

Hemen ayaklarımın dibinde huzurla uyuyan Paçoza bir göz attım. Biricik dostuma...


11 yılı aşkın bir süre önce ben de aynı hataya düşmek üzereydim...


Rayuşla kahve içiyorduk arkadaşım aradığında. "Şimdi kucağımda ne var biliyor musun,

minicik şipşirin bir yavru. " l5 - l6 yaşlarımızdan beri , hemen her hafta sonu,

çoğu yaz tatillerinde seyahatlerde birlikte olduğumuz arkadaşım ilk defa bir köpekten böyle

heyecanla bahsediyordu. "Gece ayaklarımın dibinde uyudu. Öyle masum ki zavallı. İki

de kardeşi var. Onlar da çok güzel. Diğerlerini dağıttım. Hadi bunları da siz

alın. Hemen yarın getiririm. Çoook güzelleeer..."

Eşinin akrabalarından birinin çiftliğinde bir ay önce doğmuşlar. Anneleri ölmüş,

aç bi-ilaç ortada kalmışlar. Colie-sokak kırmalarıymışlar.

Rayegân' la bir an bakıştık. " Hemmen getir " dedik. O tarihlerde onlarda evde kedi yok.

Hastalıklar, filan. Yeni biraz toparlanılmış. Yaşamla uyuşmaya çalışıyoruz.

Her neyse, şirin şirin planlar yaptık. Tüm köpekli enstantanelar düşünüldü.

Köpekli filmler, ağzında gazete taşıyan şirin köpekler, keyifli oyunlar...


Rayuş, aşağıya evine inip coşkuyla eşine anlatınca, sağduyulu, serinkanlı eniştem

ona hemen almadan önce biraz düşünmesini önermiş. Benim tam 6 ay süreyle yaşamımı

allak bullak eden tüm güçlükleri sıralamış. Tabii vazgeçilmiş. İşin komik yanı,

arkadaşım da o ilk günlerin coşkusundan sonra kırılan ilk değerli vazonun

arkasından yollamış bir başka arkadaşına.

Bense şaşkın, acemi, evin içinde oradan oraya koşturup durmuştum. Ne ayakkabım kalmıştı

kemirilmedik, ne rujum yenmedik. Birden büyüyüvermişti korkmuştum. Sesinden

ürkmüştüm. Oraya buraya yaptığı çişleri silmekten bileklik takmak zorunda kalmış, bütün

eve naylonlar sermiştim. Kitaplardan okuduğum tuvalet eğitimini uygulamaya çalışıyordum.

Oysa bildiğini okuyor, her şeyden habersiz şaklabanlıklar yapıp duruyordu. Bir yandan

çaresizlikten ağlıyor, bazı şeylerine de kahkahalarla gülüyordum.

Bu günlere kolay gelinmemişti yani...


Bu on bir küsur yıllık kaya gibi sağlam dost, şu anda ne yazdığımı biliyormuşcasına yanımda

gururla kuyruk sallıyorsa bunda her ikimizin de doğallığının ve içimizden birinin

doğası gereği kafasının hiç karışık olmamasının karşısına verdiği rahatlık yatmakta.


Köpekler dostlarının yanından sıkılınca yok olmazlar.

Ve o mükemmel sezgileriyle sizin her sıkıntınızda yanınızda bitiverirler.

Ön iki patileriyle dizlerinize basıp sessizce akan gözyaşlarınızı koca dilleriyle

silerler.

Ve ölene kadar dostlarının yanında dimdik kalmasını bilirler.


Düşünüyorum da, aslında sadece biraz acılı, biraz şaşkın olduğum bir dönemde,

hakkında hiç bir şey bilmediğim birini, fazla düşünmeden koruma saikiyle

hayatıma sokmak fikri aslında ne büyük bir riskmiş. Hemen altı ay sonra onu

bir başkasına yollamayı düşündüğümü hatırlıyorum. Son anda ağlayarak vazgeçtiğimi.

Yapabilseydim, ben bu gün onu aklımdan tamamiyle çıkarmış, yaşantıma devam ediyor

olacaktım. Ama biliyorum ki onun için hiç kolay olmayacaktı.


Evet dostluk böyle başlamamalı.

Şansa bırakılmayacak kadar değerli çünkü...

Bir Telefon görüşmesi.  

Posted by Asuman Yelen in ,


-" Buyrun efendim, ben Ayla, nasıl yardımcı olabilirim ? "

-" Yavrum, kolay gelsin. Bir ricam olacaktı..." ( ama artık olmayacak mı )

-" Sizi dinliyorum..." ( başka şansım yok ) ( yine bir emekli )

-" Ben aynı zamanda emeklinizim.

-" Görüyorum efendim, kart bilgileriniz önümde. "

-" Ben kredi kartımın limitini arttırmak istiyorum. "

-" Not alıyorum. Ne kadarlık bir artış istersiniz ? "

-" Aslında kartı senelerdir kullanıyorum ve hiç limit artışına ihtiyacım

olmadı..ama... ( n'apıyorsun...sakın...) birden buz dolabım bozulunca....( yapma bunu )

-" Anlıyorum. ( bana ne ) Ne kadarlık bir artış...

-" Limitim internetten gördüğüm buzdolabı için yeterli ama ..." ( neler oluyor sana, kıza ne

bundan...)

-" Yani...? ( Biliyordum bu gün başıma bir iş geleceğini...)

-" Hani diyorum, bayide daha fiyatlı bir şey görürsem... ( biri beni sustursun...)

-" O halde...? ( kaç para istiyorsuuun )

-" 500 yetecek gibi ama bu ilk artış talebim. 1ooo mi desem acaba ? Uğraştığınıza

deysin. ( Kör cahil misin ne farkeder? Sana inanamıyorum.)

-" Siz nasıl isterseniz... ( Hadi be kadın söyle artık. )

-" Tamam 1000 olsun . ( Tamam hadi kapat artık. ) Tabii yarın sonuçlanır...

-" Kesin bir şey söyleyemem. Yarın Cuma. Araya hafta sonu da giriyor... ( Tamam

başlıyor...)

-" Neee?? Asla olmaz. Yarın buzdolabını almam şart. ( Kes artık, sonra pişman olacaksın )

-" Keşke elimden gelseydi. Sizin için yapabileceğim başka...."

-" Yani şimdi yarın kesin olmaz mı diyorsunuz. ( Allah aşkına buzdolabı deme artık )

Bu sıcakta buzdolapsız... Görüyor musunuz herşey bozulacak şimdi . ( Senin yemeklerinden

kıza ne ? Sus. Yeme bir şey. Deme bir şey. Kapa şu telefonu artık ...)

-" Ne söyleyeceğim bilemiyorum. ( Kayda alınmasaydık bilirdim ya...)

-" Olmadı şimdi böyle. Acaba şubeden mi yaptırsam. Belki başlarında durursam....( Sen asla iflah

olmazsın. )

-" Olabilir, siz bilirsiniz...(git be kadın git de nereye gidersen...)

-" Ama izin zamanı şimdi. Kimsenin başını kaşıyacak hali yok. (Allahaşkına kapa şu

telefonu artık.)

-" Doğru efendim. O halde...( Bi karar ver artık allahın cezası)

-" Tamam o zaman ama beni zorda bıraktınız.( Ne alaka) Keşke baştan söyleseydiniz.

(Neyi? Epi topu beş dakikalık bi konuşma. Sonu ne ki başı olsun ) (battın, magmalardasın)

-" İyi günler. ( Asla böyle bir emekli olmayacağım )

-"İyi günler yavrum, kolay gelsin." ( İyi ki emekli olmuşum. Asla onun yerinde olmak

istemezdim. )


Vee....Asla bir gün gelip de böyle berbat, çenesi düşük, sevimsiz bir emekli

olabileceğim aklımın ucundan geçmezdi.

Hayat...Sen neler ediyorsun böyle bizlere...

Sil baştan...  

Posted by Asuman Yelen in

Yine bir nekahat dönemi. Yine ağrılı, sancılı uykusuz birkaç gecelik bir süreç sonrası rahatlığı.

Ben nekahati överken yine her zamanki heyecanımla fazlaca abartmışım anlaşılan ya da

öncesini unutmuşum. Bu gün daha ihtiyatlı davranacağım. Üstelik bir keyifle ve biraz da

abartarak kendimi ev işlerine vurmuşken bir de fena halde belimi incitince bir daha beni inciten

hiçbir şeye, ve hiç kimseye (bunu da araya sıkıştırıvereyim) sonradan gösterdiği bir kaç güler

yüze kanıp gereğinden fazla değer vermemeye bir kez daha karar vermiş bulunmaktayım.

Okuyan dostlarım hatırlar, Şubat ayındaki yazımın başlığını "Nekahatin dayanılmaz hafifliği"

olarak belirlemiştim. Hafiflik sikletten giden 5 kg. la sınırlı bu kez. Artan duygusallığın ağırlığı ile

farkedilmiyor bile...


Mutfakta, Rayuşumun yıkadığı bulaşıkları yerlerine kaldırır bir yandan da görüntüsü bozuk

televizyondan bir müzik yarışmasını izlerken çok duygulu bir ses, Şebnem Ferah' ın beni

sözleriyle her zaman etkileyen çok sevdiğim şarkısını söylemeye başladı.

....................
Sil baştan başlamak gerek bazen

Hayatı sıfırlamak

Sil baştan sevmek gerek bazen

Herşeyi unutmak

Sanki bugün son günmüş gibi

Dolu dolu yaşamak istiyorum ben

Her ne çıkarsa yoluma

Selam verip yürümek istiyorum ben

Sil baştan sevmek gerek bazen

Hayatı sıfırlamak

Sil baştan sevmek gerek bazen

Herşeyi unutmak



Sil baştan...

İki sözcük. Bir deyim veya yapı ya da her ne ise....

Gizemli, anlamlı, ümit dolu vaad dolu iki sözcük işte.

Bir büyülü silgi ve tek bir hayalet sayfadan oluşuyor.

Çocukken hatırlıyorum.

Yazımızı beğenmez, silince sayfayı beğenmez, koparır atardık. Kağıdı cıırrt diye çekip atıvermek

nedense kirlenen kağıdı silmek için uğraşmaktan çok daha kolay gelirdi. Ya da o kalıntının

üzerine yazmaktan daha akıllıca. Yeni sayfaya daha dikkatli, biraz daha kalemin ucu ayarlı,

fazla bastırmadan, kağıdın canını yakmadan yazmayı öğrenebildikse tamam. Silinebilir, silindiği

belli bile olmaz. Ama sipsivri açıp, inadına bastırıp gidersek, bir de o çok ümitvar, davetkar cıırrt

sesinin cazibesine ve pratikliğine kapılırsak bir gün bir bakarız hiç bir şey yazamadan defterin

ortasına gelmişsiz. Biz ilk yarının son sayfasını hoyratça buruşturmuş atarken, kalan diğer boş

sayfalar, farkında olmadan birer birer azad ettiğimiz sayfalar, birer birer uzaklara uçup

gidiyor. Elde kalan? İki kapak, belki birkaç kirli sayfa ve boşluk.


Tuhaf bir şekilde tüm bunları düşündüm tencere tabak bardakları yerlerine yerleştirirken.

İlkokul üçüncü sınıfta Rıdvan Öğretmenimden işittiğim ilk ve tek azar bu sebeptendi. Sene

başıydı. Sayfayı kopardığımı görmüş, yanıma gelip, kopardığım sayfanın karşısına denk gelen

kopmuş yaprağı göstererek uyarmıştı. Ne söylediğini hatırlamıyorum ama çok utanmıştım.

Tabii ki o çok genç bir delikanlıydı ve bununla bana hayat dersi vermek istememişti.

Muhtemelen israfın yanlışlığı ile ilgiliydi söyledikleri.


Ama şimdi bu satırları yazarken biliyorum ki yaşamı kendimize ve birlikte olduğumuz insanlara

güzel kılmak adına ne yapabiliyorsak, ne kadar gösterebiliyorsak sevgimizi,

şımartabiliyorsak ve rahat kılabiliyorsak sevdiklerimizi elimizden geldiği kadar, beklentisiz,

riyasız, şüphesiz, nedensiz sürüyorsa dostluklar, yaşam o kadar anlam kazanıyor.

Kalınlığını ve kaç ortalı olduğunu bilmediğimiz defterimizde dönüp dönüp zevkle

okuyabileceğimiz bir dolu da sayfa.


Şebnem Ferah' ın şarkısına gelince.

O herşeye sıfırdan başlamaktan bahsediyor.

Sil baştan...

Gençlikte ümitvar, ilerleyen yaşlarda anlamlı, giderek davetkar göz kırpışıyla, her seferinde

biraz daha inançla hırsla bazan öfkeyle atladığımız parlak bir vaad.

Ama bu gece, bu şarkıyı epey aradan sonra dinlerken, ne umut, ne hırs ne de öfke hissettim.

Tüm bunların hiçbirini hissetmemiş olmak belki biraz üzdü. Bir çok düşündürdü.

Ve sakin, dingin bir kabulleniş belki. Tatlı bir boyun eğiş.

Yaşlanmanın tarifi bu olsa gerek...

Daha doğrusu yaşlandığını kabullenmenin.


Blogumda kimbilir kaçıncı kez tekrarlayacağım bu dizeler sanki şimdi gerçek anlamını buldu

belleğimdeki yığınla şiirin arasında.


“Yaşamak… Başka ihtiyacım yok.

Yaşamak, hem çocukça aldanarak.

Yıllarca öyle, biteviye,birçok,

Cılız, kötürüm ve ölümcül yaşamak.”

T. Fikret



Sevgiyle kalın.....




















Ütü  

Posted by Asuman Yelen in ,


Bu gün ter bun içinde tam üç sepet büyüklü küçüklü çamaşırın gözüne gözüne elimdeki sıcak

ütüyü vurup, onları hizaya sokar dümdüz ederken bundan neden mazoşistçe bir zevk aldığımı

kavrayıverdim.

Yaşamımda düzeltebildiğim, düzeltebileceğim bu bez yığınından başka hiç bir şey yok.

Zaaflarım, beni üzen şeyler, bozulan ilişkiler, elimden kayıp gitmekte olan güzellikler,

ruhumda ve yavaş yavaş yüzümde oluşmaya başlayan kırışıklıklar, yaşamımda karşılaştığım,

şu an karşımda duran ve ileride çıkacak olan tüm engebeler için yapabileceğim hiç bir şey...

Bu çaresizliğin tüm hıncını sepetlerde birbirlerine sokulmuş, korkudan iyice büzüşüp bekleşen

o zavallı bez şekillerden alıyorum. Önce seriyorum önümdeki masaya, sonra küt diye

indiriyorum burnundan öfkeli buharlar saçan kızgın demiri. Zavallıların bazıları korkularından

sararıp soluyorlar. Çok kızgınsak (ütüm ve ben) naif olanlar eriyip gidiyorlar.

Sonunda vahşi bir zevkle hepsini istifleyip gözümün önünden kaldırıp kapatıyorum yerlerine.

Oh beee!

Kimin gücü neye yeterse. Bu kadarı da bir şeydir.

Herkese öneririm...

Yaşamı renklendirenler...  

Posted by Asuman Yelen in ,

Sabah kalktığımda ilk gördüklerim...











Gezinirken başımı kaldırdığımda gözümü şenlendirenler...











Yolda ayağıma takılanlar...









Akşam üzeri balkonumda suladıklarım













































Hüzünlü Şölen  

Posted by Asuman Yelen in , ,


Baharın, uyanıp yukarıdaki tatlı selamı ve muzip şirinlikleriyle doğada olacakların müjdesini verirken biz yaştakileri bu kadar hırpalaması ne kötü.

Hiç umut vadetmeyen bir kuru ağaç, günü gelince, şapkasından sürpriz tomurcuklarını çıkarıp selamını veriyor ve bununla ruhumuz alabildiğine şenleniyor.

Bir hafta içinde doğa, çırılçıplak dalları kimi görkemli bembeyaz elbisesi içinde bir geline, ( ki beyaz bence en güzeli), ya da uçuşan pespembe elbisesiyle salınan mezuniyet balosu öğrencisine dönüştürüp, onları kuşların keyifli musikisi eşliğinde, esen tatlı meltemin ritmiyle dansettirirken
bize adeta nispet yapıyor.

Bir yanımız bu şölene keyifle katılmaya çalışırken, eklem ağrılarımız dans partisini engellese de, seyirci koltuklarımızda sükunetle izlerken, yanımızda yöremizdeki boş koltuklara dostlarımızın sağlıkla dönmesini bekliyor, baharın ancak böyle içimize sineceğini biliyoruz.

Tüm ağrıların, kaygıların, yanı sıra, öyle güzel de sürprizleri var ki yaşamın...

On beş gün önce ektiğim semizotu tohumlarını sabah akşam sulamama rağmen (maydanos ve dereotu da ayrı) en ufak bişr kıpırtı görmediğim için tam umudumu kesmişken bu gün akşam üzeri gözüne ilişiveren birkaç küçük yeşil yaprakçık...

Masamın üzerine öylesine bırakılıveren, heyecanlı, kargacık burgacık bir yazıyla telaşlı, heyecanlı ve yüreği sevgi dolu bir genç eliyle yazılmış harikulade bir mektup...

Hep sevgiyle kalalım...

Tatlı esaret  

Posted by Asuman Yelen in , ,


Bilen mutlaka çıkacaktır. Masalın birinde, genç güzel kızların arasında prenses aranmaktadır. Kaçırılan ( ya da kaybolan ) prensesi bulmak üzere düzenlenen bir sürü testten sonra işin içinden çıkılamayınca son bir deneme yapılır. Kızlara birer karyola hazırlanır. Tahtanın üzerine tek bir bezelye tanesi konduktan sonra üstüste yedişer tane yatak serilir ve kızlar gece bu yataklara yatırılır. İçlerinden sadece bir tanesi sabaha kadar döner durur. Diğerleri ise horul horul uyurlar. Onlar uyuya dursunlar, asil kızımız saraydaki ipek yatağına yatırılmak üzere götürülmüştür.

Bu sabah, paçozun yaygarasıyla güç bela uyandığım derin uykumdan ayılıp hızla doğrulunca ve orama burama yapışmış kolumda ayağımda izler bırakan onlarca kuru mamanın acısını hissedince, ister istemez bu masalı düşündüm. Son bir aydır bu kuru mamalarla mışıl mışıl uyuyabilen, prenseslikten vaz geçtik, kelimenin tam anlamıyla bir cadıyım bu durumda...
Hoş, bu saptamayı yarım asırdan da fazla önce canım babaannem yapmış ve patentini de almıştı. Günlerden bir gün canım ablam zarif bir şekilde tek bir parmağını bile batırmadan yemeğini yerken babaanneemin çok hoşuna gitmiş olsa gerek "haanımların haanımııı" şeklinde tezahürat yapacak olmuş, ben atlamışım. "Ya ben, ya ben?" Babaanem bakmış bakmış kollarıma kadar sızan yağlara, "sen de orman kibarı" demiş. Ben de bi sevinmiş bi sevinmişim. :((

Bu güne dönecek olursak, 11 yıldır benim aleyhime işleyen yerleşik yöneten- yönetilen ilişkisi , iki ayı aşkın bir süredir kelimenin tam anlamıyla hükümdar- köle kıvamında sürüp gitmekte. Onun yaşındaki tüm hemcinsleri günde bir kere akşam bir büyük kase kuru mama yerken bizimki sabahları benimle bir tost, öğlen ve ikindin ve her ne zaman ben ne yersem (acı ve baharatlı sevmediğim için sakıncası yok) yiyor. Hem yanıma gelip arsız arsız yalanıyor, hem de ilk lokmayı çiğnemeye ikna etmem gerekiyor. Kuru mamayı tek tek benim elimden yiyor. 11 yıldır hiç kimse bizimkinin başını bir mama kabının içinde görmemiştir çünki yemez. Ya belli bir mesafeden basket atışı, veya elimden tek tek. Ve evet son numaramız, (benim suçum ben başlattım) gecenin daha doğrusu sabahın üçünde güm diye yatağıma hopluyor, önce bir tas kuru mamayı avcumdan yiyor, sonra battaniyenin bir yerlerine kıvrımlarının arasına sakladığım çok sevdiği ödül kemiğini koklaya koklaya bulup çıkarıyor ağzına alıp geldiği gibi güm diye atlayıp salondaki kanepesine dönüyor.

Galiba bu köle ruhu bizim ailede hepimizde var. Ailemizin inatçı oğlağı, burnundan kıl aldırmayan kızkardeşim Rayuş' um da benden daha iyi durumda sayılmaz. Geçen gün kahvelerimizi içerken, fincanı sehpaya bıraktı, diz üstü çöküp nazli kedi İncesaz' ın başını okşamaya başladı. Nerden çıktı şimdi kahvenin ortasında demeye kalmadan durumu anladım. Hanım kız başı okşanmadan asla mama yiyemiyor. Psikolojik sorunu yüzünden. Her bir kedinin (hepsinin çeşitli hastalığı var) maması ayrı. Kimi kuru mama seviyor, kimi konserve. Kimine evde özel yapılıyor. Sakatat yiyen, sebze yiyen. Ayrıca hepsinin mama yediği yer de ayrı. Eğer bulamazlarsa garip çığlıklarla hatırlatıyorlar. O üstelik bir de sabahın köründe ormana eniştenin götüreceği nevaleyi de hazırlıyor.

Görüldüğü gibi dört ayaklı yaratıklar bizi fena halde patilerinin içine aldılar. Bizi esir ettiler.

Ama çok tatlı bir esaret bu...

Herkese iyi haftalar...

Nekahatın dayanılmaz hafifliği...  

Posted by Asuman Yelen in , ,


Sabah anne rahminden çıkar gibi çıkarsınız uykunun kucağından...

Bebek gibi.

Farklı gelir o sabah, bir önceki sabahtan, son bir hafta, hatta son bir ay, belki de son

on yılın o genellikle yorgun ve sefil rutin sabahlarından...

Şööyle bir gerinir, biraz bekler, gördüğünüz o deliksiz uykunun o güzel rüyasını hatırlamaya

çalışırsınız. Bölük pörçük aklınıza gelenler gülümsetir sizi.

Keyifle yataktan kalkar, tatlı bir baş dönmesiyle banyoya gider yüzünüzü havluyla kurularken

aynaya bir göz atar, gözlerinizin ölmüş balık gibi bakmadığını, göz altı morluklarınızın sizi

terkettiğini keyifle izlersiniz. Sahbazdan şaha geri dönüş başlamıştır...

Sonra yaşam filminiz bir hafta önce takıldığı yerden devam etmeye başlar. Şampiyon çayınız

ince belli bardağınızdadır, yıllardır alıştığınız aromasıyla keyfinize keyif katar. Kekikli kaşarlı

tostunuz boğazınızdan rahatça geçebilmektedir. Üzerine yaktığınız keyif cigaranız tatlı tatlı

başınızı döndürür. Tadına varırsınız yaşamın. Köpeğiniz sevinçle kuyruğunu sallar.


Nekahatin en güzel yanı, tembelliği size ananızın ak sütü kadar helal kılmasıdır.


Sevdikleriniz işlerine güçlerine giderken size yemin ettirirler istirahat edeceğiniz konusunda.

Normal zamanda tembellik, yaşamınızı aksatmasa da, sizden hiç kimse bir şey beklemese de

beyninizin bir köşesini hep rahatsız edip tadınızı kaçırırken, böyle zamanlarda oturduğumuz,

yattığımız yere rahatça yerleşiriz. Bu rahatlık yaptığımız iş, okuduğumuz ya da seyrettiğimiz şey

için tam bir konsantrasyon sağlar.

Bir gün önce vara yoğa ağlayan hassas bünye ansızın bağıra çağıra şarkılar söylemek ister.


Kardeşi olanlar bilirler. Hasta olan kardeş kıskanılır. Sürekli yatıyor olması (okula gitmemesi)

mazhar olduğu ihtimam (sizden esirgenen) yediği tuzsuz lapa, haşlanmış patates (size bal

börek) ağzına kaşıkla verilen öksürük şurubu (size iksir), tüm bunlar kıskanılır. Onu itip

kendiniz yatmak istersiniz o özel yatağa.

Birgün sıra size geldiğinde ateş,ağrılar ve sancılar anlatır size hastalığın ne menem bir şey

olduğunu. Sonra o sihirli gün gelir. Ağrılar, sancılar geçer. Ateş düşer. Geriye

işte o tatlı alaka kalır. Naz- niyaz tavan yapar. İhtimamın dibi ekmekle sıyırılır.

Nekahat, yaşama naz yapma dönemidir.


Herkese sağlıklar diliyorum...

Bir ölümün ardından...  

Posted by Asuman Yelen in , , ,

Gençliğimizin yaşlı aktristi incecik kaşlı sivri dilli Bette Davis ezeli rakibi ve düşmanı Joan

Crawford 1977 de öldüğü zaman gazetecilerin "Joan Crawford öldü ne diyeceksiniz" sorusuna

"iyi" diye cevap vermiş. Sonra da zekice ilave etmiş. Ölünün arkasından "kötü " (şeyler)

söylenmez.


Latife Hanım, çok sevdiği bir dostunun ölümü üzerine yazdığı mektupta duygularını şöyle dile

getiriyor:

"Biz ölüyü, bütün davalarından, bütün ihtiyaçlarından, bütün menfaatlerinden, bütün

iddialarından, ihtiraslarından, arzularından, istifa etmiş bir insan olduğu için severiz; dirisine

düşman olduğumuz bir insanın bile ölüşüne yanışımız bundandır." (İpek Çalışlar-Latife Hanım)


Biraz önce bir arkadaşımla yaptığımız telefon görüşmesi esnasında Defne Joy' un ani ölümünün

ardından hissettiğimiz masum pişmanlığı dile getirdik. Günlük hayatın sıradanlığı içinde az atıp

tutmamıştık ardından. Ben en çok da çok sevdiğim Gene Kelly' in uzun boylu versiyonu Derya

Büyükuncu elendiği zaman kızmıştım. Yazmıştım da. Cenazesini gözyaşlarıyla izledikten sonra ilk

işim o yazıyı silmek oldu.


Çok şey yazıldı gazetelerde. Herkes, üzüntüsünü dile getirdi. İçlerinden bir tanesi, Ahmet Hakan'

ın yorumu bana, duygularıma çok yakın geldi.

"ÖLÜM geldi. Apansız ve beklenmedik bir şekilde... Çok kaba ve intizamsız bir şekilde... Ölüm

geldi. Ve "şov" bitti. Artık laf sokmak, incitmek, sempatik ya da antipatik bulmak, söz oyunu

yapmak, alay etmek, kafa bulmak "küt" diye devre dışıdır.

Şu tatsız rastlantıya bakın: Bir deyip bin güldüğü için... Dans yarışmasındaki yüksek enerjisini

fazla göze soktuğu için... Daha dün hakkında "antipatik" diye yargıda bulunduğum o tuhaf soyadlı

kız, "pat" diye ölüverdi. Oysa o yüksek yaşam enerjisi, o bir deyip bin gülme hali ve o hayata

tutunma azmi ile ölüm arasında zerre kadar irtibat kurulamazdı. Ben de kurmadım. Her şey o

kadar normaldi ki... Bir "şov yıldızı" ile kafa bulmanın meşruluğuna sığınarak ben de kaygısızca

hafiften kafa buldum. Ama "ölüm" ertesi gün geldi ve hem pişman etti, hem de utandırdı beni.

Ne yapılır bu durumda? "Aslında çok sempatik bir kızdı" diye yazarak pişkinliğe mi vurulur?

Sessizce ölüm fırtınasının yol açtığı dalganın geçmesi mi beklenir? Anlamsızca günah mı çıkarılır?

"Dün antipatik diyordun, bugün kızcağız öldü. Acaba şimdi ne diyeceksin?" diye soran şapşallarla

kalem kavgası mı yapılır? Açık söyleyeyim: Hiçbirini yapmak istemiyorum. Hiçbirini yapmak

içimden gelmiyor. Çünkü... Ben de herkes gibi ölümün her şeyi ama her şeyi tersyüz eden

gerçekliğiyle karşı karşıyayım. O kadar ki... Taktik peşinde koşmak, strateji izlemek, durumu

kurtarma çabası içine girmek, çıkış yolu aramak bile fazlasıyla zevzekçe geliyor bana...

Zevzeklik yapmak istemiyorum. "Tatsız tesadüf" falan diyerek babacanlık yapmaya kalkışmak

da istemiyorum. Sadece ve sadece... Yalın, içten, hesapsız bir şekilde üzülmek istiyorum."

Klişe  

Posted by Asuman Yelen in ,

Güzel bir geceydi...

Bir tanışma,
hoş başlangıçlar için keyifli bir veda,
sevgiyle hazırlanmış bir masa
çok lezzetli bir şarap
saygı ve sevgi dolu bir paylaşım.


Kadehimi kaldırırken ,
geçmişte, çok fazla düşünülmeden
gelişine ağzımızdan dökülüveren
o çok bildik birkaç kelime,
bir klişe
bu kez yüreğimden, biraz buruk ama
istekle, umutla ve inançla tekrarlanırken,
aynı hevesle tüm yüreklerde yerini buldu.

"En kötü günümüz böyle olsun."

Ertesi gün öğrendik ki ...

Aynı gece,
Hemen üst katımızda,

Bir anne ve üç evladı
sessiz sedasız
bir büyük veda merasimi yaşayıp
bir son yolculuğa mendil sallamışlar.

Babalarını uğurlamışlar.

Gerçekten "en kötü günlerini "
yaşamışlar.

Bu günlerde, her yerde, birçok insanın sık sık tekrarladığı; (ben de dahil)
Bazılarının da inceden inceye 'ti' ye aldığı
bir klişeyi bir kez daha yineliyorum
çaresizce.

Yaşam, böyle bir şey işte...

Kayıp yıldız  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,



Yaratılış daha yeni olduğu ve bütün yıldızlar ilk görkemleriyle parıldadıkları zaman,

tanrılar gökte meclislerini kurdular, ve:

"Ey mükemmeliyet tanımlaması, katışıksız neşe !..." diye keyifle şarkılar söylediler.


Fakat birisi birdenbire bağırdı :


" Işık dizisinin bir yerinde bir kopuk var ve yıldızlardan biri kaybolmuş gibi geliyor

bana..."

Harplarının altından telleri koptu. Türküleri sustu. Dehşet, korku ile bağırıştılar.

"Evet, bu kaybolan yıldız en güzeliydi. Bütün göklerin şanı, zaferiydi o..."


O günden beri, onun aranması hiç bitip tükenmez, ve onunla, dünyanın biricik


neşesini kaybettiği feryadı birinden ötekine ulaşır.


Yalnız gecenin en derin sessizliğinde yıldızlar gülümser ve aralarında fısıldaşırlar:

" Bu arama boşunadır. Herşeyin üstünde, burada dört dörtlük bir güzellik hüküm

sürmektedir!"





Sır Rabındranath TAGORE

Gitanjali' den.

Güzel şeyler  

Posted by Asuman Yelen in , ,


Bu akşamki avokado salatam






Cuma günü dostlarla birlikteydik.

En eskisi 68 yılından beri tanıdığım bir dost. Ablamın çalışmaya başladığı yılllardan. Ben onu Lisa
Minelli' ye benzetirdim o zamanlar. Kısa kesilmiş saçları, kalın eye linerleri ve mini etekleriyle çok hoşuma giderdi. Yakışıklı ve konuşkan eşiyle son derece uyumlu bir çifttiler. Evlerinde çok eksikleri vardı ama olmazsa olmaz Dual Pikapları ve ne yapıp edip aldıkları uzun çalarları baş köşedeydi. Kocasıyla birlikte mutfağa girerler, örtülü masada, o dönemde meşhur olan melamin tabaklarıyla ev yapımı Adana kebabı ve bol salata benzeri yemekler ikram ederlerdi. Sonra yer minderlerine oturur yüksek volümlü Santana dinlerdik. Onlar da bize gelirlerdi sık sık. Bu sefer bizim Dual' de Mantovanni, James Last, Paul Mauriat ve Los İndios dinlerdik.

Diğerleri de 70 li yıllardan emekli olana kadar ablamla çalışmış olan, hastalığında da onu hiç yalnız bırakmayan, benim yaşıtım dostlar.

Onlarla da sık sık ve en çok da bizde toplanılırdı. Ablamlar dışarda da çok toplanırlar, birlikte sinemaya tiyatroya ya da izinlerde seyahatlere giderlerdi. Ben de kendi arkadaşlarımla birlikte olurdum daha çok. Son on yılda da bu grupla hiç aksatmadan her ay buluşmayı sürdürdük.

Yine kurumumuzun Kalamış' taki lokalindeydik. Yedik, içtik, güldük eğlendik, geçmişten bugünden konuştuk. Sonra içimizden biri "ne iyi ediyoruz bu toplantıları yapmakla " dedi.
"Her seferi bir öncekinden daha coşkulu, daha anlamlı oluyor sanki."

Hep birlikte ve yürekten onayladık.

Anılarla, yaşanmışlıklarla, müzikle, sohbetle, göz yaşları ve kahkahalarla geçirilmiş kırk yılın semeresi bu huzurlu 3-5 saat.

Gittikçe tahammül edilmez hale gelen yaşamımızı çekilir kılan, böyle dostlar ve dostluklar işte.


Bugün de bir tanesi yeni işine başlayan, diğeri de Şubat' ta başlamak üzere anlaşan iki yeğenimin
yeni işlerini kutlamak üzere benim evde toplandık. Epeydir bir arada olamıyorduk. Geç vakitlere kadar oturduk konuştuk. Delikanlılar davudi sesleriyle hayli gürültü kopardılar. Paçoz da havlarıyla altta kalmadı doğrusu.

Böyle güzel şeyler için bir araya gelmek çok güzel.

Özetle, çok güzel bir hafta sonuydu...


Herkese güzellikler dilerim...




Bu gün de

Blog Widget by LinkWithin