Ramazan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pilav ve Hoşaf  

Posted by Asuman Yelen in , ,














Neden sevilir bu ikili bir arada?

Biri tuzlu, biri tatlı. Hatta ekşi- tatlı karışımı. Bir kaşık birinden ardından bir kaşık öbüründen.


Çocukluğumuzda eni- konu öğün yemeği hazırlanırdı sahurda da. Önden çorba, sonra

etli bamya, nohut ya da patlıcan, fasulye ve mutlaka tereyağlı pilav.

Annem ahşap masanın üzerine pilav tenceresini, ardından sayımızca dolaptan çıkardığı iç içe

geçmiş cam kâseleri tek tek tabaklarımızın yanına koyardı.

Sonra büyük bir kâse içinde sahurun 'olmazsa olmaz' ı, bana göre de 'olmasa daha iyi olur' u

hoşaf gelir ve herkese paylaştırılırdı.

Neredeyse doğduğu andan itibaren, önüne ne konursa şapırdata höpürdete dört bir yana saça

saça, çarçabuk yiyip bitiren, ergen yaşına kadar üzerime yapışıp kalan meşhuur 'orman kibarı'

ünvanını sofra başında kazanmış olan bendeniz, hoşafı bu yaşıma kadar asla sevememiş,

caanım pilavın bütün keyfini kaçırdığını düşünmüşümdür.


Eski Ramazanlara dönelim biz yine...

Hemen şunu belirtmeliyim. Çok küçücük yaşlardan itibaren sahur yemeğe başladık. Çok

yalvarırdık bizi de kaldırmaları için, ama bu asla minicik yaşlarda oruç tuttuğumuz anlamına

gelmemeli. Rayegânla bu akşam onu konuştuk. Çok eğlenir, Rayuş'un deyişiyle sürekli

kıkırdaşırdık. Uykudan yemek kokularına kalkmak çok hoşumuza giderdi.

Şu meşhuur yarım günlük oruçları tuttuğumuz yaşlardı. Her sofra bol sohbet demekti bizim için.

Radyo çok güzeldi. Karagöz-Hacivat, Bal Mahmut sohbetleri, hatırladıklarımız hep güzel şeyler.


Bu güne gelince...

Anlatacak pek bir şey yok.

Yarın kendime hoşaf hazırlamaya karar verdim. Hem de erik hoşafı. Bir de yanına pilav.

Severek yiyeceğimden eminim.

Şapırdata şapırdata. Döke saça.

Yeniden "orman kibarı" olmak istiyorum. Hem de çok...





























Ramazan ve anılar,  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,


Bu akşam küçük, hoş bir sürprizle karşılaştım.

Geçen hafta küçük kızını azarlayan kirli sakallı genç adam bu gün onu omuzlarında taşıdı. Salıncağını itti. Yüreğinin sakalından temiz olduğunu anlamak beni çok mutlu etti. Anladım ki o anki siniri geçici bir durummuş. Çok aceleci davranmışım, empati yapamadan babaya yüklendiğim için biraz suçluluk hissettim doğrusu. Bu da benim çocuklara çok zayıf olmamdan kaynaklanıyor. Hasılı Paçozumla keyifle seyrettik bir müddet ikiliyi.

Asık suratlı çiftte umut yok. Arkaları ahaliye dönük, birbirleriyle de konuşmadan dosdoğru karşıya bakarak oturuyorlar.

Yangın merdivenindeki küçük kızı bir daha görmedim.

Biraz önce bulaşık makinemi korkarak çalıştırdım. Yeni serdiğim kilimi kıvırıp önünü havlularla beslediğim makinem vukuatsız çelıştı. Buna çok sevindim.

Gelelim düne...

Dün akşam iftar vakti yan alt çaprazımızda bir yaşlı amca (seksenine yakın olabilir) kulağının arkasında sigarayla ezanı bekledi. Müezzin ezana başlar başlamaz da çarçabuk cebinden çıkardığı çakmağıyla yakıp derin bir nefesle açtı orucunu.

Bu çok sık olmasa da bu yaşa kadar çok karşılaştığım bir durum.

Ne zaman kulağının arkasında sigara ile ezan bekleyen birini görsem hemen her seferinde Casim Bey Amca' yı hatırlarım. Bu çoook eski bir anı.

Casim Bey Amca bizim Adana' daki ev sahibimiz. Benim yedi yaşımda olduğum, Annemin otuzbeş sonrası babamın kırk yaşlarında olduğu bu dönemde, eşi Naciye halayla birlikte bir kapısı bizim evin avlusuna açılan bitişik binada otururlardı. Sanırım halamız olmadığı için annemin-babamın çok sevdiğimiz hanım arkadaşlarına "hala" demek adettendi.

Oturduğumuz ev iki katlı ve ahşaptı. Birinci katın zemini alçak olan yarısının üstü kapalıydı ve misafir odası, mutfak bu kattaydı. Tahta merdivenlerle çıkılan ikinci kat da iki adet yatak odası, banyo ve ortasından bir asma ağacı geçen terastan ibaretti. İlk katın diğer yarısının üstü açıktı. Zemini topraktı ve kedimiz Renginin sürekli dilini çıkararak su içtiği bir çeşme vardı.

Ablamla o merdivenlere oturup bebeklerimizle ya da üstü açık avluda topumuzla oynardık.

Hayli yaşlı bu çift, çocukları olmadığı için her halde bizim keyifli ailemizi çok severlerdi. Naciye Hala sık sık çeşmeli avluya açılan ara kapıyı açar anneme seslenip haber verir ablamla beni evine götürürdü. Beyaz dantelli minderli, tertemiz sedirleriyle, üzerinde gümüş çerçeveli fotoğraflar, içinde gümüşler olan cilalı büfesiyle bizimkinden çok farklı misafir odasına oturtur, süt ve kendi yaptığı kurabiyelerden ikram ederdi. Yanında delik işli krem rengi peçeteler getirirdi. O devirde sanırım kağıt peçete yoktu. Bizimle yetişkinlerle konuştuğu gibi sohbet ederdi.

Sıcak Adana akşamlarında bu çiftle çok sık bir arada olduk. Biz küçükler kitaplarımızı okur ye da evcilik oynarken dört yetişkin, saygılı, edepli, seslerini hiç yükseltmeden, laubalileşmeden, belki politika, belki spor, belki sanat belki sinemadan hanımlar biraz yemekten muhtemelen, ama hep bir arada sükünetle sohbet eder arada çaylarını, limonatalarını yudumlarlardı.

Ve Casim bey amca, otuz Ramazan iftarını hep kulağının arkasındaki sigarasıyla, ezanın okunmasını beklediği, evinin kapısının önünde açardı.

Muhtemelen artık hayatta değillerdir. Nurlar içinde yatsınlar...

Bir iftar davetinden sonra...  

Posted by Asuman Yelen in , ,


Bir mucize gerçekleşti. İftara misafirlerim vardı ve bir saat kala hemen her şeyim hazırdı.

Her şey yolunda gitti. Dostlarım memnun ayrıldı. Güzel bir geceydi. Paçoz bile çok az havladı ve pürüz çıkarmadı.

İsterseniz flashback yapalım ve akşam saatlerine geri dönelim...

Saat kaç? Yedi buçuk.

Yoğurtlu çorba tamam.

Bir küçük sahanda biraz tereyağı biraz zeytinyağı karıştırıldı. Son anda nane yakılıp üzerine dökülecek.

Çaydanlık suyla dolduruldu. Üzerinin çayı kondu. Yarım saat sonra altı yakılacak.

Salata hazır, son anda sosu konacak. İftarlıklar hazır. Yemeklerim servise hazır. Böreğim fırında.
Onbeş dakika sonra fırın yakılacak.

Sofrada eksik var mı? Yok galiba. Çatal-bıçakların yerleri yönleri doğru mu? Eewweet. Su bardakları çay bardakları hepsi tamam.

Sürahi dolapta. Son anda gelecek. ( Ahh suuu!... )


45 dakikam var. Çabucak bir duş alıp giyinmeye ve kalan hazırlıkları tamamlamaya yeter de artar bile.


Allah razı olsun yemek programlarını icat edenlerden. Seyrede seyrede nihayet bu kıvama gelebildim. Deha önceki senelerde mutlaka gereksiz bir telaşa kapılır, aynı anda bir çok şeyi yapmaya kalkışırdım. En az biri mutlaka yanardı. Diğerleri de ya tuzsuz ya da az pişmiş olurdu. Aksilikler arttıkça moralim bozulur sonunda telefona sarılırdım. "Raayuuşş sen ne olursun erken geeell!..." Cancağızım bu telefona hazırlıklı beklerdi zaten. Yatıştıran tebessümüyle anında kapıda belirir, inisiyatifi ele alırdı. Varsa kırılanı toparlar, döküleni siler, sofranın eksiklerini tamamlar, işleri yoluna koyup evine döner, sonra eşiyle birlikte misafir pozlarında yeniden kapıyı çalardı.

Amaa. Artık öyle değil. Yemek programlarının çoğunun hazırlık safhalarını izleye izleye öyle çok şey öğrenmişim ki..

Bugüne gelirsek...

Önce herşeyi kafamda sıraya koydum. Sonra Ramazan' a özel notlar yazıp buzdolabına yapıştırdım. Örneğin kocaman bir "Tuz koymayı unutma". Sonra tarifler, minik uyarılar.
Kendimi hep süreli bir yarışın içinde hissttim. Derin bir nefes alıp sırasıyla, tıpkı izlediğim gibi
kotarıverdim işleri.

Tembihlediğim şekilde diğer dostlarla eş zamanlı gelip onlarla oturup sohbet eden kızkardeşim genelde memnun ama biraz da kırgın gibiydi. Sanırım kendini biraz dışlanmış hissetti. Bu yeni duruma alışmak, korkarım onun için hayli zor olacak.

Öğrenmenin sonu yok dostlar. Yeter ki fırsatlardan yararlanmasını bilelim.

Allah ağzımızın tadını bozmasın...

Ramazan ve insan  

Posted by Asuman Yelen in , , , , ,


Ramazan' ın birinci gününün akşamında iftar sofrasında babam oruçlarımızı bozduktan sonra, "otuzda biri bitti" derdi. Hayli moral bozucu gelirdi bu küçücük oran bana ve büyük bir olasılıkla hepimize.
İkinci gün, " onbeşte birini devirdik" dediğinde otuz rakamının birden on beşe düşmüş olması, sihir gibi etkilerdi bizi.
Üçüncü gün, "onda biri bitti bile" dediği zaman daha da heyecanlanır, şevke gelirdik. Halbuki biten sadece ilk üç gündü. (Bu sıcaklarda morali bozulanlara bu küçük hesap önerilir.)
Bu ve benzeri küçük şeyler, tatlı sohbetler, çeşitli sürpriz yemekler, misafirler, misafirlikler, Karagöz- Hacivat derken, her Ramazan şölen tadında geçerdi. Gerçekten çok güzeldi.

Bu akşam, çocuklarla sohbet ederek, parkı dolduran eşle dostla selamlaşarak Paçoz' u gezdirirken, birkaç gündür rastladığım çift yine dikkatimi çekti.

İstanbul' da bu çok sıcak ve nemli günlerde insanlar akşam üzeri kendini sokaklara atmakta. Kimi bulunduğu muhite göre deniz kenarına, kimi de bizler gibi içinde bol ağaç barındıran parklara koşmakta. Hele bir de muhabbeti kendinden menkul Ramazan Ayı da girince işin içine, gruplar artmakta, topluluklar büyümekte, kimi çimenlerin kimi bankların üzerinde sohbetler etmekte.

Ama bu çift, herkesten uzakta bir köşede, yanyana ama hiç konuşmadan asık suratla, arkaları dönük öylece oturuyorlar her gün.
İhtimal ki bu ikilinin biri insanları pek fazla sevmiyor, kalabalıklardan hoşlanmıyor ve diğerini de bu yalnızlığın içine çekiyor. Diğerinin bu durumdan memnun olabileceğini hiç sanmıyorum.

Dün de bir başka olay aynı saatlerde beni çok üzmüştü.
Paçozla geniş çimenlerin üzerinde dolaşırken, yok aslında paçoz kendini sık yapraklı bol gölgeli bir ağacın altına atmış dil dışarda nefes almaya çalışır, ben de ayakta etrafı seyrederken, küçücük bir kız çocuğu yaklaştı yanımıza. Üç yaşında yok belli. Yüzünü tamamen kaplayan kocaman sarı çerçeveli gözlükleriyle, koluna taktığı naylon poşetiyle mantar gibi bitiverdi önümüzde. Cıvıl cıvıl gülerek, paytak paytak koşarak yanında kendinden birkaç yaş büyük bir oğlana Paçoz' u gösteriyor. Paçoz kendinden geçmiş yatıyor.

Biz öylece uzaktan uzağa gülüşür bakışırken birden gerilerden bir erkek sesi gürledi. "Hemen buraya gel!..." Çocuk ya anlamadı, ya oralı olmadı, hala paytak paytak Paçoz' a yaklaşmakta. Bir kadın koşarak geldi çocuğu kolundan yakaladı sürükleyerek arkalara bir yere sürükledi. Adam geldi poşeti kızcağızın elinden çekti aldı fırlattı. Çocuk çığlık çığlığa "babam babam" diye genç adamın dizlerine sarılmış ağlamakta. Anne gitti torbayı yerden aldı, silkeledi çocuğa verdi. Çocukcağız hevessizce aldı torbasını, keyfi kaçmıştı bir kere, öylece yaşlar gözünde şaşkın dalgın kalakaldı. Asık suratlı babaya baktım ve düşündüm. Hiç bir şey bu çocuğun kalbini kırmanın özürü olamaz. Hele oruç, asla...

Bu güne dönecek olursak, bu gün yeğenime arkadaşlarıyla yemesi için bol miktarda poğaça yaptım. Uzun zamandır eve un bile almayan ben, çok iyi yaptığım bu işi hemen hemen unutmuşum. Yağ, yoğurt, yumurta ve "aldığı kadar" un. Uzun süre ellerime yapışan hamurla cebelleştikten sonra, (allahtan iki paket un almışım) ve neredeyse umudumu kesip vazgeçecekken, mucize gibi her şey yoluna girdi. Ellerim hamurlardan kurtuldu, çelik tepsi pırıl pırıl oldu, sonuç, iki tepsi kıyır kıyır (hıyır hıyır) poğaça. Lezziz mi lezziz.

Bu işlere ilk başladığımda, yani gençken, bir çok şey gibi bu "aldığı kadar" tanımıyla da başım dertteydi. Hemen sinirlenir, gerekli sabrı gösteremez, önce tepsiye yapışan karışımı çöpe atar, önce tepsiyi, sonra ellerimi uzun uzun yıkar da kurtulurdum o yapışkan şeyden.

Artık biliyorum ki gereken sadece biraz sabır. Fırlatıp atmak çare değil. Telaş etmeden, paniğe kapılmadan, azar azar un ilave ederek, tabii biraz daha fazla ayakta kalmayı göze alarak, hiç beklemediğiniz bir anda her şey yoluna giriveriyor. Önce elinize sıvaşanlar yok oluyor sonra tepsiye yapışanlar mis gibi bir poğaça hamuruna dönüşüveriyor. O hamur da poğaçaya. Mutlu son.

Dedim ya . Sadece sabır....

Sevgiyle kalın...

Süpürge Sapı Hacivat

“Meeeersiiin Karagöz”

“Süpürge sapı Hacivat “ Hacivat önce titizlenir:

“Mersin dedim Karagöz” Karagöz ısrarcı:

“Süpürge sapı Hacivat” Hacivat ümidi keser, her zamanki gibi, Karagöz’ü gırgıra alır:

“Ne yersin Karagöz?” Karagöz kendi aleminde:

“Süpürge sapı Hacivat,” Hacivat, dalgasını geçmeye devam eder:

“Anan ne yer Karagöz “

“Süpürge sapı Hacivat”

“Baban ne yer Karagöz?”

…………………………………......

İş iyice çığrından çıkmıştır Hala, teyze, amca bir bir süpürge sapını yerken, Hayali Küçük Ali bu atışmayı, tok sesinin vurguları ve artan temposuyla iyice coşturarak, adeta müzikal bir hale dönüştürür. Tempoyla birlikte artan diğer şey, kareli muşambalı büyük tahta masanın etrafındaki tahta sandalyelerde oturan ailemin şen kahkahalardır.

Parçanın sonunda, Hacivat’ın:

"Sülalen ne yer Karagöz?" Sorusuna:

"Süpürge..." diye başlarken uyanan Karagöz birden öfkelenir ağzına geleni sayıp dökmeye başlar. Bu arada "al sana al sana" sesleri arasında vurma efektleri de devreye girer. Bu genellikle tencere kapağı benzeri seslerdir. Biz çocukların kahkahaları da bu arada iyice yükselir. Annemle babam da en çok bizim halimize gülerler.


Hayali Küçük Ail'nin sahur yemeklerimize kattığı neş'e ve mutluluk nedeniyle doğrudan cennete gideceğini düşünürüm hep. Asık, uykusuz yüzleri güldürdüğü, çocuklara orucu kolaylaştırdıği ve ciddi ve zor bir ritüeli eğlenceli hale getirdiği için.



Nurlar içinde yatsın.


Hep sevgiyle kalın...

Ramazan 2009  

Posted by Asuman Yelen in ,

Güzel Bir Reklam  

Posted by Asuman Yelen in , , , , , , ,


Televizyonda bu günlerde dönen bir reklam var:

Aylardan Ramazan.
Bir bebek, ailesinde şaşkınlıkla farkettiği olumlu değişiklikleri izliyor. Babasındaki dinginliği, abisindeki yardımseverliği, annesindeki misafirperverliği, sofralarındaki çeşitliliği, gelenlerdeki artışı, sözü-sohbeti velhasıl yuvasında aniden gelişen tüm bu olumlulukları mutlulukla izliyor ve sebebini bir türlü anlamadığı bu geçici değişikliğin , her çocuğun ihtiyaç duyduğu bu güzelliğin, tüm zamanlar boyunca ailesi ile birlikte olmasını tüm saflığı ve içtenliği ile istiyor ve sessizce haykırıyor:

KEŞKE HERKES HEP BU AY OLDUĞU GİBİ OLSA!...


(Bizler de tüm insanlık için aynen altını çiziyoruz.)

Teşekkürler Coca- Cola, bir kez daha...

Hep sevgiyle kalın...


Blog Widget by LinkWithin