Reklam, dünya ve ülke ekonomisinin olmazsa olmazıdır.
Ürünleri ya da hizmetleri tanıtarak satışını sağlamaya, kitleleri etkilemeye
çalışmak adına ufak çapta ya da büyük masraflarla hazırlanan tanıtımlar
medyada sergilenir. İnsanlar etkilenir, ürün- hizmet satılır, piyasa canlanır.
Bu konuda olumlu ya da olumsuz çok şey söylenebilir.
Ama ben bu sabah olumsuz şeylerden bahsetmek istemiyorum.
Benim bankam, doğduğumdan beri ailemin ve benim geçimimizi sağlıyor.
Yurt ekonomisindeki yeri, onu kuran Atatürk' ün tam da öngördüğü gibi kaya gibi
sapasağlam ve güvenilir aynen devam ediyor.
Amacım burada bankamın reklamını yapmak değil. O görüldüğü gibi kendi reklamını
fevkalade güzel yapıyor.
O kadar güzel yapıyor ki, izleyene mutluluk ve yaşama sevinci veriyor.
Bu hafta, bu bankada çalışmaya başladığım 1975 yılında birlikte olduğum
arkadaşlarımla vakit geçirdim. Çok ama gerçekten çok güzeldi. Ayrılmak istemedik
birbirimizden. Pasylaştığımız o kadar çok şey vardı ki, acısıyla tatlısıyla...
Sevgi ve dostluğun yumuşak elleri kaskatı ruhumu gevşetti, yumuşattı.
Tüm bunları organize eden can dostum Nural' a geceler boyu sabahlara kadar
yaptığımız dantel muhabbetler için, her zor zamanımda yanımda olduğu için
ve tabii hazırladığı enfes yemekler için sonsuz teşekkürler.
Hiçbir zaman "kara bahtım kem talihim" demedim. Öyle bir kişiliğe sahip değilim.
Ama yaşamımda herşeyin pek yolunda gittiğini söylemek de fazlaca iyimserlik
olurdu. Emin olduğum tek şey var. Yaşamımdaki sağlam, uzun soluklu, güvene ve
sevgiye dayalı dostluklar.
Dostlarım hep olsun yaşamımda, ben herşeyin üstesinden gelirim...
Can dostlarım Ender, Ferzan ve Sevil...
Bu güneşli İstanbul günümü daha da aydınlattığınız için,
kırk üç yıllık dostluğunuz için
çok teşekkür ederim.
İyi ki varsınız ve,
çok değerlisiniz...

Kız kardeşlerin en şirini kahvesini dalgın dalgın yudumlarken kuruverdi yine tuhaf
cümlelerinden birini.
"Ekonomik kriz aniden patlak verecekmiş. Onar onbeşer paket kahve alıp stoklayalım bi
kenarlara.
"Ne??????"
"Ne.......:(((
Yüzümde şaşkın, komik nasıl bir ifade gördüyse, gücenik gücenik baktı önce.
Sonra uzunca bir süre çılgınlar gibi güldük.
Güldük gülmesine ama aslında o kadar da şaşılası bir durum değil onun bu saf telâşı.
Kahvenin bizim yaşamımızda o kadar büyük anlamı, o kadar çok işlevi var ki.
Bizim için keyifli bir alışkanlık, tatlı bir tiryakilikten çok çok öte bir şey.
Hatta hayati bir öneme sahip desem asla abartmış olmam.
Birlikte olabildiğince zaman geçirmek... Genellikle hep es geçtiğimiz bir şeydi (r).
İşte o iki küçük beyaz fincan ve içindeki hoş kokulu sıvı bize bunun için hoş bir bahane
sunar. Keyifli, yararlı, anlamlı bir bahane.
Çok anlam yüklediğim düşünülebilir. Ama bizim için asla öyle değil.
En iyisi baştan anlatmak...
Bir kere seremoni bizim kardeşler jargonondaki en iğrenç kelimeyle başlar.
"Sidik". Ve en az 20 yıldır da vardır literatürümüzde. İşin kötüsü yeğenler de kullanır.
Çıkışı şöyle olmuştur. İşsiz güçsüz aylak bir zamanımızda susadım kelimesindeki "samak" ekini
diğer sıvılar için kullanmayı deneyip çaysadım, kolasadım, derken sıra kahveye gelince
niyeyse kahvesidim olmuş. Sonra çoğul kullanılınca kahvesidik olmuş. Pislik olacak ya
gün gelmiş biz bizeyken kahve biraz gecikince "hadi ama sidiiik" şeklinde kestirmeden
kullanarak yakınmaya başlamışız. İlk kim çıkardı, muhtemelen ağabeyimdi ama emin
değilim.
Rayuş' cuğumla bana gelelim.
Sabah arayan o olur çünkü oğlunu işe eşini ormana gönderir, orman dönüşü kahvaltı faslı,
kedilerin beslenmesi, evin toplanması...
"Alo, Ninom? Simedik mi?" "Sidik tabii. Sür hadi hemen geliyorum."
Eğer kafayı bir şeylere takmış, uykusuz bir gece geçirmişsem, çabucak aynada hafif
bir makyaj yapar, normal şartlarda o durumda akşama kadar sabahlıkla oturup kendimi
dinleyecekken rengi bana yakışan canlı renkli bir eşofman geçiririm sırtıma ve inerim.
İşte bu yüzden, beni karşıladığında eğer makyajlı ise hele ruj da sürmüşse ilk aklıma
gelen "hmm. bir şeylere sıkılmış" olur. Böylece her ikimiz de ilk karşılaşmada "yakaladım
yeşil ışığı" modunda çabucak stratejimizi hazırlarız.
Çoğunlukla sıkıntılı taraf benimdir. Gülsem, neşeli görünmeye çalışsam da anlar.
Asla sormaz. Birkaç taktiği vardır uygular.
En geniş tebessümünü takınır, görmezden gelir. Bir iki komiklik. Unutulur gider.
Çok bedbin ve asık suratlıysam taktik değişir. Hemen yakınmaya başlar. Ya ağrılar içinde
kıvranmış gece hiç uyumamıştır, ya sokakta biriyle takışmıştır canı çok sıkılmıştır ya da
oğlu hayatından bezdirecek bir saygısızlık yapmıştır. İlgiyi üzerine mutlaka çekiverir.
"Senin derdin dert midir benim derdim yanında" taktiği...
İşe yaramsazsa sıra en etkileyici olana gelir. Dikkatleri benden çok daha zor durumda olan
tanıdık tanımadık bazan uydurma birinin üzerine çeker.
"Ya, biliyo musun, falancanın annesi iyice kötülemiş, adını bile hatırlamıyomuş artık" , "dün
filancaya rastladım bu tertip oğlunu yollamış doğuya kadıncaaz insanlıktan çıkmış ağlamaktan"
"inanmıycaksın ama filancaların evine haciz gelmiş, kredi kartı yine, kadın kocasına üzülüyo
bi yerlerine inecek diye..."
"Deme yaa..." "Yapma beee..." " Vah vah vah görüyor musun..." ların arasında
benim sıkıntım kaynar gider.
"Senin derdin dert midir, başkalarının derdi yanında " taktiği...
Sonra, aslında çoğu zaman hiç de beni kahredecek boyutta olmayan sorunu
konuşuyor buluruz kendimizi. Ortam oluşmuştur çünkü. Enine boyuna masaya yatırılır
durum. Objektif yaklaşır. Tarafsız yorumunu sunar. Anlatmak yanlısı değilsem
üstüme gelmez, zihninde son taktiğinin planlarını kurar. Bitmedi mi diyeceksiniz.
En önemli, en etkileyici olanı sonuncusudur. Fal.

Fincan çevrilir, geniş tebessüm surata oturtulur.
Önce hemem belirteyim. İkimiz de fal bilmeyiz ama her gün bakarız.
Hiç kötü bir şey söylemeyiz. Her şekil bir güzelliğin sembolüdür bize göre. Kedi, köpek,
yılan, kuş değişmez.
Benim fala dönelim. Dibi koop koyu mu. "yine doldurmuşum kahveyi" diye yakınır.
Normalde sıkıntı demek lazımdır ve o kadarını söyleriz de. Hafif bir sıkıntı yapmışsın diye.
Sonra teatral tavrıyla minicik fincandan bir peri masalı çıkarır. Temiz kağıtlar, öbük öbük
paralar, pötü pötü hoş konuşmalar (Falda nedense ö harfini çok kullanır) Temiz göz
yaşları ters V mutlaka, (inatla, anlamı nikahtır) bir geminin üzerinde iki kişi, ya da iki baş
birleşmiş yüksekte oturuyordur. Mutlaka kapalı bir yerde beni düşünen biri vardır.
"Hiç ummadığım bir yerden" alacağım bir haberle havalara uçacak olurum. Bu arada
ya kuşun ağzında bir balık, ya da balığın ağzında bir kuş mutlaka vardır. Tüm bunlar
bir kalem ya da bir çay kaşığı yardımıyla gösterilir. Arada, "bak şuradaki gözü görüyor
musun" diyecek olurum cevap "ama güzel bakıyor" dur. Üstelerim "güzel bakış böyle
olmaz" diye. Cevap, "evet ama kötü değil şaşkın bir bakış" olur.
Hemen abartılı bir telaşla " ben bu fincanı hemen yıkarım arkadaş çok güzeldi" diyerek
bir çabuk da yıkayıverir fincanı.
Tabii tersi de olabilir. Üç aşağı beş yukarı benim yapacaklarım da aynıdır. Tüm kardeşler
gibi aynı şeyleri düşünür benzer biçimde davranırız.
Anlaşılacağı gibi, kimsenin hiç bir şeye kandığı yoktur ama aptala yatmaya değecek
bir emek vardır ortada. Sevginin saikiyle harcanan...
Aslında biri (leri) nin bizi bu kadar sevmesi ve gözünden sakınıyor olması bile, tüm
sıkıntılarımızı unutturmaya yetmez mi?
Bence yeter de artar bile...
nice bayramlara...
Tüm blogger dostlarımın, Kurban Bayramı' nı sağlık, huzur ve
mutlulukla geçirmelerini diliyor,
herkesi sevgiyle kucaklıyorum...

Yine bir 'sevgi' dir bir 'insan' dır tutturmuş gidiyordum. Her şeye herkese anlamlar
yüklemiş, uykularımı saçma sapan tamamiyle bireysel hassasiyetlere feda etmiş,
ufak ufak kızgınlıklarımı ve öfke parçacıklarımı da sevdiklerime, etrafımda beni seven
kim varsa bencilce yansıtmaya başlamıştım.
Yine aynı şey oldu. Yaşam gerçeği bana bir kez daha gösterdi. Bir ders daha verdi.
İnsan neymiş insanlık neymiş. Sevgi neymiş.
İnsanoğlu, kötülüğün sınırını nerelere kadar zorlamış.
"İnsan" "insan" lığının boyutlarını nasıl da devleştirebiliyormuş gerektiğinde...
Sevgi; sevgisiz, cahil, bencil, hoyrat bir adamın, yüreği sevgi yerine taş toprakla dolu, gözünü rant
bürümüşbir caninin, cinayet mahaline, kıyım makinesine hiç utanmadan verdiği isim. Sanki
anlamını bilirmiş gibi. Sanki zerresini yüreğinde taşırmış gibi. İnsanlarla alay eder gibi...
"Sevgi Apartmanı" Erciş' te bir moloz yığını. Yirmi insan bedeni cansız olarak
çıkarılmış içinden. Daha fazlası da taş toprak yığınları arasında bekliyor.
Beyimiz sırıtarak, en ufak bir üzüntü duymadan gazetecilerin sorularına cevap
veriyor. Vicdanı rahatmış. İki de çadır kapmış üç katlı villasının bahçesine.
Ne oluır ne olmazmış. Birkaç tane çatlak vermış evlerinde. Gerektiğinde çadıra
kaçacaklarmış. Eminim geceleri çok rahat uyuyordur. O ve hesap vermesi gereken,
talancı, yalancı, rantçı, fırsatçı, mezar kazıcı, istifçi yüzsüz yığınlar.
Diğer yandan, yüreğinde gerçek insan sevgisi taşıyan yığınlarca insan, varını yoğunu,
elindekini kalbindekini nasıl ulaştırabileceğini düşünerek, gidenlerin yerine ulaşmama
ihtimalinden korkarak, ve buna öfkelenerek uykusuz geceler geçiriyor.
Bireysel ya da toplumsal, şöyle sağlam bir güven duygusundan yoksun olunca sevgi,
iyi niyet, fedakârlık ve gösterilen tüm çaba, sanki biraz anlamını yitiriyor, yaşamın
tadını kaçırıyor. İki tarafın da içine sinmiyor.
Bir mucize olsa da, tüm yaralar çarçabuk sarılsa, her şey şimşek hızıyla yoluna girse.
Tüm aksaklıklar düzelse, kavgalar bitse, sevgi, saygı, güven, dostluk, kardeşlik tüm
insanlığa hakim olsa. Bu gün buna her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Kişisel ve toplum olarak, tüm yaşananlardan keşke gerekli dersi alabilsek...

İyi ki varsın Rayuş...
Dünyanın en tatlı kızkardeşi günlerdir hatta aylardır başımın etini
yiyordu. "Şu Sezar' a bi bak." diye diye.
"Çok faydasını göreceksin. Adam mucizeler yaratıyor. Yalnız sen
değil Paçoz da rahat edecek."
O ısrar ettikçe ben sıkıldım. Anlattığı örnekleri yarım kulak
dinledim. Ne yani, 11 yıldan sonra
bir köpeği değiştirmek, bir program yönlendirmesiyle olacak iş
miydi. Köpek psikoloğu imiş.
Hadi canım. Hepsi para tuzağı. Belki de ona önerdiğim bazı dizileri "bak bu öyle hiç sandığın
gibi değil çok güzel bi seyret seveceksin" diye adeta yalvarmama rağmen izlemeyip müzikle
ve kanun çalmakla haşır neşir olduğu için kızgınlığımdan hep gözardı ettim.
Uzatmıyalım, son zamanlarda yediklerini -ki çoğu kuru mama bazan varsa uygun yemek-
çiğnemeden yuttuğunu farkettim. Ve sabah akşam dolaştırma esnasında eskisi gibi
dışarı çıkamadığını (uğraşmalarına rağmen) tesbit
ettim. Zaten çok zor olan yedirme faslına
bir de çiğnemesi için dil dökme faslı ilave oldu.
"Hadi paçoz- bak yemezsen Siyar'a vericem-
bak ilaç geliyo ama -kızıcam ama..." fasıllarına bir
de "çiğnediğini duyiym- duymadım-bak
yine yuttun- çiynemezsen vermiycem..." ler ilave
oldu. Bu arada şaklabanlıklar, göstermeli
çiğneme uygulamaları (unuttuysa hatırlaması için, yaşlı çünkü) cabası.
Geçen gece uykum kaçınca şu Sezar' a bi göz atiyym dedim. Bakalım kimmiş , neyin nesiymiş.
Girdim You Tube' a tıkladım ismini. "Dog Whisperer" ba ba ba ba. Ne demekse... Her neyse
izlemeye başladım. İzledikçe ilgimi çekti. Her sorun tanıdık ama yaptığım her şey hata???
İzledikçe şaşkınlık, hayranlık, pişmanlık, kendime olan kızgınlık ardarda geldi.
Sorunlu köpekler...Sorunlu sahipler... Hepsi Paçoz. Hepsi ben. Örnekler...Örnekler...
Tesbitim şu oldu. Bizim ilişkimizde hatalı olan ve değişmesi gereken benmişim.
Sorun, aşırı sevgi ve zaaf. Değiştirilmesi gereken onu gösterme biçimim.
Çok teknik ayrıntıya girmeyip birçok şeyi kısa zamanda hallettiğimi söyleyeyim.
Artık her canım sıkıldığında can kurtaran simidi gibi boynuna atılıp " iyi ki varsın" "cansın"
mırıltılarıyla salya sümük ağlamıyorum.
Yemek yedirirken tek kelime konuşmuyorum. Pirimiz Sezar' dan öğrendiğim bazı küçük
etkili hareketleri uyguluyorum. Çok da güzel hem de çiyneyerek yiyor. İstediğim zaman
ben yediriyorum. (Bunu yapmayı seviyorum) Güzeli, artık kendisi önündeki kâseden
doyana kadar yiyebiliyor. Ah Sezar ne nimetler bahşettin sen bize.
Kapı çaldığında, dışardan köpek sesi duyduğunda havlamaya başlayınca tek bir kol işareti
susması için yetiyor. Gezintiye çıktığımızda beni çekiştirip ayağımın tekrar burkulmasına
neden olacak ani yön değiştirmeleri küçük bir ayak hareketiyle engellenebiliyor.
Sadece ufak bir dokunuşla.
Artık sabah uyandığımda "aman da aman benim yavrum uyanmış mı" şeklindeki
bebek lisanı konuşmalarım, derhal karşılığında mızırdanarak gösterdiği yemek, oyun
ya da ne idüğü belirsiz talepleri bitmiş durumda.
Her şey daha sakin birlikteliğimizde.
Ben biraz şaşkınım. Sanırım bir evlat kaybettim. Dost ve itaatkâr bir köpeğe sahibim
artık. Sevgimi daha içimde yaşıyorum.
O zaten bir köpek olduğunu biliyordu. Şimdi istediği oldu. Sığınabileceği, güvenebileceği,
itaat edebileceği bir sahibi var artık. Daha az şaşkın daha çok hakim bir sahip. Meğer onun
istediği de buymuş. Tüm köpeklerin istediği buymuş. Kedilerin aksine.
Bunu yazınca bugün kahva faslında, Rayuş' un kaplan kılıklı asi Garfield' e
koltuğunu kaptırmamak için gösterdiği canhıraş çaba geldi aklıma. Ne komik.
Zavallı kardeşim benim. Asla patron olamayacak :))
Dün blogları gezinirken Güngör' ün Kızılderili burçlarıyla ilgili postu dikkarimi çekti.
Bana ait olanın (tarihinden anladığıma göre) özellikleri Yengeç' in aynı ve bana uyuyor.
Esas benimsediğim ve bana en çok uyanı ismi. AĞAÇKAKAN.
Evet biz yengeçler de tıpkı ağaçkakanlar gibiyiz. Sevgimizle tüm çevremizdekilerin
başının etini yiyoruz. Kaçan kurtuluyor.
Paçozun başı kurtuldu. Darısı çevremdeki insanların başına.
Galiba bunun çözümü You Tube da yok. Kendim halletmek zorundayım :)
Herkese güzel bir hafta sonu diliyorum.
Aslında güne hiç de iyi başlamamıştım...
Son zamanlarda gözlemlediğim bazı şeyleri bir türlü içime sindiremiyordum.
Hatta eni konu umutsuzluğa da kapılmaya başlamıştım.
Birlik ve beraberliğin, sevgi ve paylaşımın zirvede olması gereken bu güzel ayda, insanların
muhtelif nedenlerden kabuklarına çekilip, birbirlerinden uzaklaştığını görmek, sokaklarda,
araçlarda parlamaya hazır gergin sararmış, asık yüzlü insanlar izlemek...
Ramazan Ayı' nı, sadece açlık ve tövbe ayı sayıp evlerine kapananlar...
İhmale uğrayan dostluklar...
Yine ardarda gelen şehit haberleri...
Sıkıntılar içinde yorgun argın girdim eve. Kuyruğunu sallayan Paçozun başını okşadım,
elimi yüzümü yıkadım. Sonra umutsuzca, sadece alışkanlıktan göz ucuyla baktım, Ramazan' ın
başından beri pek de çalmayan telefonuma.
Ekranda bir numara vardı...Bir de küçük mesaj...
Bir küçük özür mesajı.
Hiç beklemediğim ama görmeyi (duymayı) çok istediğim...
Beni rahatlatan, içimi huzurla dolduran...
Çok teşekkür ederim.
İnsan' a dair umudumun hiç eksilmemesi gerektiğini bana bir kez daha hatırlattığın, beni
böylesine mutlu kıldığın için...
Kocaman sevgiler sana...

Sevgi, dostluk ve hüner birleşip mutluluğu oluşturdular ve kapımı çaldılar.
Hüner, içimi hayranlık ve kıskançlıkla doldurdu.
Elişi, hiç sabır gösteremediğim, iyi niyetlerle deneyip, üstesinden gelemediğim bir uğraş.
Her kış yünler, şişler alınır, sonra, şişe takılı bir karışlık bir arka ve kalan yünler Rayuş' a verilir.
Bir ilmek kaçırılır, düzeltmek için uğraşılır, delik iyice büyür, sinirlendikçe eller terler, hele bir de
açık renkse, elimdeki parça ile poşetteki yünlerin arasında asap bozucu bir renk farkı
oluşur. İnatlaşmanın hiç faydası yoktur.
Hiç unutmam, arkadaşımın terzilik yapan halasına yardım için kızlar her birimiz bir parçayı
paylaşıp sürfile yapmıştık. O zaman darlığında benim eğri büğrü düzensiz dikişlerim tek tek
sökülmüş, y
eniden dikilmişti.
İş yağlı boya resime gelince, kişiliğim tamamiyle değişiyor, içime bir Eyüp
Peygamber yerleşiyor adeta.
Paçozun yüzünün rengini bulmak ya da biber üzerindeki bir su
damlası ya da yumruk yapılıp çeneye dayanmış bir elin boğumları (öyle
de zor ki) için günlerce yaşlı bir keçi inadıyla
uğraştığımı hatırlıyorum da...
Dostluğa gelince...Ne diyebilirim ki... Ondan güzel şey var mı?...
Sevgiyi sona bıraktım. O güzel köpekçiği o kadar güzel kılan şey aslında salt
"hüner" le tanımlanabilir mi ?...
Kuryenin getirdiği sarı zarftan o güzel şeyi çıkarıp elime aldığımda içimi ısıtan o
duygu her ne ise, o güzelliği ortaya çıkartan duygu da aynısı.
Bundan eminim.
Ellerin dert görmesin Leylak Dalım, Nurşen' ciğim...
Seni seviyorum...

Gözyaşlarım sular seller gibi akıyor.
Kapıdan içeri ok gibi dalıp, çantamı bir yere, kendimi de yüzükoyun karyolanın üzerine atmış, hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Peşimden telaşla koşup açıklama bekleyen anneme perişan bir sesle "Rıdvan öğretmen askere gidiyor" diyorum. "Yaa öyle mi, hay allah"gibi bir şeyler mırıldanıp
işinin başına ya da misafirlerinin yanına dönüyor. Bir hayal kırıklığı ve yüzümü yeniden siyah yıpranmış yün battaniyenin beyaz ay yıldızına gömüp ağlamaya devam ediyorum. Babam gelene kadar ağlamayı düşünüyorum. " O beni anlar" diyorum içimden.
Rıdvan Öğretmen askere gidiyor. İlkokul üçüncü sınıftayım. Yaşamımın ilk büyük ayrılık acısını yaşıyorum. Dizimin yaralanması, ödevimi yetiştiremiyeceğim korkusu ve hastalık dışında döktüğüm ilk esaslı gözyaşı. Yaşadığım ilk ayrılık.
Adıyaman. Sene 1960. Tam yarım asır öncesi.
Adana gibi bol ışıklı, sazlı cazlı, bol sinemalı, parklı bir şehirden gelmişiz. O tarihlerde elektrik yok. Otomobil yok. Hatta yol dahi yok. Evler çoğunlukla yerin altında. Adana' daki fiyakalı faytonların yerine burada eşeklerin çektiği arabalar var.
Elektriksizlik ve alışveriş yapacak bir dükkanın olmayışı, Adana' da fırına, kasaba bir el uzatımı masafade oturan ve haftanın belirli günlerinde uğrayan seyyar Migros otobüslerine alışkın olan annemi başta hayli zorluyor. Delikanlılığının başlangıcındaki ağabeyim, ayakkabısının üzerine basmaya zorlanıyor, bıçkın ve vaktinden önce olgunlaşmış Adıyaman' lı delikanlılar arasında kendine yer bulamıyor. Harçlıklarını biriktirip her fırsatta İstanbul' a anneannemlere sığınıyor.
Kızkardeşim çok küçük. Ablamla ben ise, bol ağaçları, pamuk, haşhaş tarlalarıyla, kurbağalı dereleriyle ve hemen el uzatsak tutuverecekmişiz gibi yakın dumanlı dağlarıyla, bu şehrin bize sunduğu özgürlüğü farkediveriyor ve anında vuruluyoruz bu köy-kente.
İki katlı ahşap evimizin nefis kokan güllerle dolu küçük bir bahçesi var. Evimizin dört bir yanı arsa, tarla. Çocukları tehdit eden hiç bir şey yok. Zamanla edindiğimiz arkadaşlarla birlikte hava kararana kadar sokaktayız. Bol bol ağaç ve her türlü meyva var. Saklambaç, çelik- çomak, istop o zamanın revaçta oyunları.
Sonra okul vakti gelip çatıyor.
Babam bizi Bir Aralık İlkokuluna yazdırıyor. İlk gün bahçede toplanıyoruz. Bina okul binası, bahçe okul bahçesi ama öğrenciler gelmeye başlayınca ortam adeta bir düğün meydanı ya da çeşme başına dönüyor. Allı güllü elbiseleri örgülü saçları, renkli lastik pabuçları hatta takunyalarıyla hayli büyük kızlar, çoğunun bıyığı terlemiş şalvarlı oğlanlar iki ayrı grup halinde toplanıyorlar. Çoğunluk bizim (o tarihte) anlamadığımız garip bir lisan konuşuyor. Türkçe konuşanların dediği de zor anlaşılıyor. Bizim gibi memur aileleri ve birkaçı da belki oranın yerlisi bir avuç da siyah önlüklü ve yakalı var.
Birileri bizi alıp bir sınıfa yerleştiriyor. En ön sıralarda biz 6-7 kız oturuyoruz. O sınıfın tek garip kızı (yabancının oradaki adı) benim. Erkek garipler daha çok. Korkudan sararmış suratlarla oturuyorlar. Ben de çok değil ama biraz korkuyorum. (O tarihlerde hep rahat ve güleç bir çocuktum)
Sonra takım elbisesi ve yakışıklı görüntüsü, güler yüzüyle öğretmenimiz giriyor içeri. Tertemiz Türkçesiyle "merhaba çocuklar ben öğretmeninizim, adım Rıdvan Yıldırım" diyor. Gözlerimiz karşılaşıyor, korkularım bitiyor.
Rıdvan Öğretmen ne çok şey biliyor. Babamdan sonra en sevdiğim erkek. Rıdvan Öğretmen piknikler düzenliyor. Rıdvan Öğretmen, yerli ve garipleri nasıl da kaynaştırıveriyor. Beslenme saatlerinde, ev yapımı poğaçalarım, kantinden aldığım bisküvilerim köy ekmekleri ve ketelerle değiş tokuş edilip keyifle yeniliyor, Amerikan mareşal yardımı (biz öyle diyorduk) süt tozundan mamul sütlerin eşliğinde. Okul bahçesinin bitişiğindeki ziyaretin (yatır) yanından geçmeğe korkan bıyıklı delikanlılara kolumu penceresinden içeri sokup türlü şaklabanlıklarla şov yapıyorum. Rıdvan Öğretmen bize kitaplar öneriyor. Kitaplar dağıtıyor. O yıl onun önderliğinde okulumuzda müsamere düzenleniyor. Ben de Antalya' da Adana' da yaptıklarımızı anlatıyorum. Benzerlerini hazırlıyoruz. "Kırmızı vahşiler" rondu için krapon kağıdından, "Kelkitin Yolu" rondu için çizgili basmadan kıyafetler hazırlanıyor. Şarkılar, koro, bir tiyatro oyunu Adıyaman halkına sunuluyor. Vali tebrik ediyor.
Daha iyi bir çocuk oluyorum evde. Sofrayı toplamada bulaşık yıkamada anneme daha çok yardım ediyorum. Herkesi mutlu etmeğe çalışıyorum. Kardeşimle daha çok oynuyorum. Aklımda hep aynı delice istek. Rıdvan öğretmen görünmez olsa (ya da bir sinek) evimize gelse de benim ne iyi bir kız olduğumu görse. Ders çalışırken, kitap okurken hep beni izlese, benim için "ne iyi bir evlat" ya da "ne çalışkan bir çocuk""ne mükemmel bir abla" dese. Rıdvan öğretmen beni hep sevse.
Ama Rıdvan Öğretmen gidiyor işte. Ders yılı bitimi yaklaşırken, dolu gözlerle o sabah açıklıyor seneye bizimle birlikte olamayacağını. Dünya başıma yıkılıyor. Eve kadar tutuyorum gözyaşlarımı. Nedense utanıyorum ağlamaktan.
Akşam başım babamın dizinde şişmiş gözlerle yatarkan anlatıyorum tüm üzüntümü, kızgınlığımı.
Sükunetle dinliyor. Hafif hafif saçımı okşuyor. Esas mesleği öğretmenlik olduğu için belki de beni anladığını hissediyorum. Öğretmenlik yaptığı yıllardan, kendi öğrencilerinden bahsediyor. Yeni öğretmenime de şans vermemi istiyor. Ayrılıkların da yaşamda var olduğunu hep de olabileceğini anlatıyor yumuşacık sesiyle.
Rıdvan Öğretmen' in benim kişiliğime, yaşantıma kattığı artı değerleri çok önemsiyorum elbette.
Ama şimdi anlıyorum ki o dönemde o yörede bizim sınıfımızda bizleri kaynaştırma konusundaki sevgi dolu yaklaşımı, tüm o birleştirici, paylaşımcı, o dönem için epey radikal olan kültürel etkinliklerle, dağıttığı kitaplarla yarattığı sinerji, henüz askerliğini bile yapmamış gencecik bir delikanlı için bu günlere ışık tutacak müthiş bir cesaret örneği imiş.
Yaşıyorsa esenlik, vefat ettiyse Allahtan rahmet diliyorum sevgili öğretmenime...

"Sus... Konuşma.... Karşında anneannen yaşında bir kadın konuşuyor. Hadsizliğin lüzumu yok. Sen sadece dinleyeceksin!..."
Cam kenarında oturan otuzlu yaşlardaki genç kadın, çay, su servisi yapan, en fazla 18 gösteren sıska delikanlının şirketini aslanlar gibi savunmaya çalışırken acemi bir şekilde kullandığı kollarından birini bileğinden sımsıkı kavramıştı anlamsızca, bu sözleri öfkeyle söylerken..
Annesi tiz sesiyle bağırmaya devam etti. "Böyle rezalet olmaz. Zaten yarım saat geç kaldırdınız otobüsü. Yarım saat de feribot bekledik. Koskoca otobüs şirketi, arada yolcu da aldınız. Şimdi de herkesi istediği yerde bırakıyorsunuz. Bu ne keyfilik böyle. Görürsünüz siz. Benim eşim avukat. Sürüm sürüm süründüreceğim hepinizi.
Çocuğun ısrarla "ama yolcu gecikti... yağmur...feribotta bizim suçumuz..." gibi başlayıp da bitiremediği savunmaları, anne kızın kulakları tırmalayan sesleriyle hiç kesmeden ettikleri bitmeyen şikayetler arasında kaynadı gitti.
Akçay' a varmak üzereydik. Arkamdaki hanım yaptığı telefon konuşmasından sonra yardımcı çocuğu çağırıp çantasının yanında olduğunu, garda değil de biraz ileride yol üzerinde ismini söylediği sitede çabucak inivermesinin mümkün olup olmadığını şöföre sormasını istemişti.
Güler yüzlü delikanlının gelip de "tamam abla" demesi önümdeki anne- kızın bu şekilde çılgınlar gibi bağırmasına neden olan son damlaydı.
Keşke bu kadarla kalsaydı. Bir ön sıradaki yaşlı çiftin hanımı da ince ve tiz bir sesle bağırmaya başlayınca arkamdaki kadın devreye girdi. "Tamam hanımlar bağırmayın anlaşılan ben sebep oldum. Tamam garda inerim, vazgeçtim" dediyse de ok yaydan çıkmıştı artık. Bu sefer kocasının tüm uyarılarına iteklemelerine rağmen susmak bilmeyen öndeki kadın bir de "niçin kimseden ses çıkmıyor, koyun sürüsü bunlar" şeklindeki klişeyi de haykırınca yan tarafımdaki tekli koltukta oturan adam gür sesiyle bağırdı.
"Yeter be!...Ne bu gürültü. Seyir halinde bir otobüsteyiz hanımlar. Sizi dinlemeye mecbur muyuz. O çocuk sizin muhatabınız mı. Bir dövmediğiniz kaldı. Gidin gideceğiniz yere. Bunun interneti var, telefonu var. Edersiniz şikayetinizi. Başımız şişti yahu. Ayıptır."
Bir anda bütün sesler kesildi. Ortalık süt liman oldu.
Yine bir şeyleri yanlış anlıyor, bu yüzden de yüzümüze gözümüze bulaştırıyoruz. Evet ülkemizde de kadınların sesleri çıkmalı çıkmasına ama bunun anlamı aklımıza estiği yerde öfkelendiğimiz anda volümü arttırmalı değil herhalde.
Bize bir şeyler oldu. Kızmaya, öfkelenmeye, bağırıp çağırmaya ezmeye gelince sınır tanımaz olduk. Ne sözümüzü, ne sesimizi sakınıyoruz.
İş sevgiye gelince...
Biri bize sevgiden söz etse, ilgi gösterse, biraz ısınsa ortalık sevginin sıcağıyla, hele bir de yeni tanımaya başladıysak bize sevgisinden, sevgiden söz edeni, ilk rehavetten sonra hemen antenler çıkıyor. Hemen iki duyguyu devreye sokuveriyoruzz. İlki: Şaşkınlık. "Bu da nerden çıktı şimdi." Sonra şüphe. "Vardır arkasında bir şey. " Sonra hemen ihtiyat devreye giriyor. " Neme lazım, bu saatten sonra " sonra ufaktan ufağa kaçış, çaktırmadan. Kim uğraşacak sevgiyle. Hepimizin derdi başından aşmış. Biz bizi kıranların yaralarını sarmaya çalışırken...
Sevgi zor. Özen istiyor. Zaman istiyor. Biraz çaba istiyor. Tıpkı su bekleyen naif çiçekler gibi.
Yük gibi geliyor tüm bunlar.
Çok yanmış canımız. Korkuyoruz sevgiden.
Her yıl biraz daha kalınlaşıyor içinde saklandığımız kabuk. Yürekler soğuyor.
Oysa bir kırabilsek kabuklarımızı. Korkmasak.
Tagore' un dediği gibi.
"Yeniden açsak kendimizi,
atabilsek o kabuğu.
Denesek
Risk alsak
Yanılsak
Farketmez
Tekrar tekrar bıkmadan denesek"
....
Olmaz mı...
Canım Babam,
Adına yaşam dedikleri bu garip kör dövüşün anlam veremediğim sevgisizliğine, iki
yüzlülüklerine, sebepsiz mesnetsiz düşmanlıklarına, sabırla, nezaketle ve tıpkı senin gibi başı
yukarıda tahammül edebilmeyi bu güne kadar başardıysam, çok kısa birlikteliğimizde yaşamıma
ve tüm varlığıma geçirdiğin sevginin bu güne kadar yüreğimi sııcacık tutması ve her türlü
pislikten koruyan bir kalkan gibi etrafımı kuşatmasındandır.
Ve bu gün karşımdakine , tereddüt etmeden sevgimi açıklayabiliyorsam, aynı şekilde
doğru bildiğim şeyleri çekinmeden, dosdoğru ama nezaketle muhatabıma söyliyebiliyorsam ve
beni rahatsız eden her şeyden ikiyüzlülük etmek yerine tereddütsüz vazgeçebiliyorsam, kısacası
sevgi ve onuru birlikte taşıyabiliyorsam, bu bana öğrettiklerin sayesindedir.
Bu gün beni üzen, acıtan herşeyi, beni sana yaklaştıran süreci hızlandırma ihtimalini arttırdığı
için sessizce sükunetle kabul ediyorum. Bir de senin bana sabır Asu ninom, sabır yavrum dediğini
işittiğim için.
Ve bu günü, kendi uzun hasretimi yok sayarak, Allah seni, bu dostu- düşmanı, sevgisi- nefreti,
doğrusu-yanlışı birbirine karışmış, sana hiç uymayan alemden çekip aldığı için Kurtuluş Günün
ilan ediyor ve sevinçle kutluyorum.
Nurlar içinde yat...

Akşam üzeri her zamanki gibi Paçoz' u çıkardım. Evin karşısındaki geniş park cıvıl cıvıl. Evler boşalmış. İnsanların bir kısmı çimenlere yayılmış piknik yapıyorlar. Kimi tek başına uzanmış, kimi yürüyüş yapıyor. Gençler farklı spor alanlarında basketbol, futbol oynamakta. Merkezdeki oyun alanında küçükler salıncağa biniyor, kaydıraktan kayıyorlar. Kiminin annesi, kiminin babası ya da anneanne ya da dedesi alanı çevreleyen banklarda yalnız, yahut gruplar halinde oturuyorlar.
Biz de Paçozla kendimizi güneşin ilikleri ısıtan sıcağına bırakmış tadını çıkararak ağır ağır geziniyoruz.
Oradakilerin çoğu tanıdık. Bizim binadan, diğer bloklardan konuşmuşluğumuz olmasa da aşina olduğum, karşılaştığımda selamlaştığım insanlar da var. Bunlardan biri de hemen her gün gördüğüm sigaralı hanım. Oyun alanındaki banklarda sıfır-on yaş grubunun önünde sürekli sigara içen, hatta ağzında sigarayla konuşan, durmaksızın konuşan bu kadın pek de hazzetiğim biri değildir. Üstelik çocukları düşünmediği gibi, annelere de kollarına dürte dürte hadi yak sen de bir tane diye ikram ettiği, muhtemelen benim yaşlarımda belki benden de küçük olduğu halde sen diye hitabederek sürekli öğretmen tavrında olduğu için pek muhabbetim yoktur.
Hafta içi genellikle anneler çalıştığı için parkı dolduran dedeler ve ninelerle birlikte oturan bu hanım bende sanki elinde sigarası olmadan tek kelime muhabbet edemiyecekmiş gibi bir izlenim uyandırmıştır. Ara sıra artık yaşlanan Paçoz dinlenmek istediğinde ben de banklara otururum. Herkese iltifatlar ederek, muhabbeti atasözleriyle besleyerek arada bana dönerek "değil mi canım benim, her şey sevgide biter iş urda.İş sevgide. İş bu bu şekilde, şeklinde tekrarlarla konuşur durur. Etrafındakiler saygıyla dinlerler. Arada bir torunu yanına gelir, sigarasını dudaklarına yapıştırıp üstünü başını düzeltir, bir iki sevgi sözcüğü, bir de poposuna şaplak..
Bu güne gelecek olursak, epey dolaştıktan sonra Paçoz kendini çimenlerin ortasına atıverip bir güzel yayıldı. Ben de dinlenmek üzere banka oturdum. Üç beş bank ilerde bu çok bilmiş teyzemiz, etrafında yaşlı genç bir grup insana heyecanla sigarasının dumanını savura savura politika konuşuyor. Kah kızarak kah gülerek "değil mi canım benim, yani işte bu böyle. Dürüst olacaksın. İş urda. Bu memlekette herkese yetecek ekmek var... Ahh ah koyunuz biz.... Cehalet bitmedikçe..." ana başlıkları altında."
Ben uzaktan öylesine kös kös dinlerken, gözüme, güneşin en fazla geldiği yere uzanmış, yüzünde dünya güzeli mest bir gülümsemeyle uyuyan kocaman sarı-beyaz bir köpek ilişti. Hemen cep telefonumla resmini çektim. Uyuyan köpeğe hiç dayanamam. Kışın tüm mihnetli, zahmetli günlerini unutmuş, güneşin tadını çıkarıyor. O kadar güzel ki insan gözünü alamıyor. Ben bu duygular içindeyken l6-l7 yaşında bir genç koşarak caddeden parka girdi, kestirme olsun diye oyun alanından geçip giderken yolunun üzerinde uyuyan zavallı köpeğin yumuşacık karnına ayakkabısının burnuyla, sanki bir taş parçasına vuruyormuşcasına rahat, bir tekme savurdu. Hayvan şaşkın bir iniltiyle ayağa fırladı. Ben ve orada oturan beş altı kişi çocuğa sinirle bağırmaya başladık. "Ne istedin zavallı hayvandan, sana ne zararı vardı. Orada kendi halinde yatıp duruyordu. Ayıp değil mi." Ben sinirle titriyorum hâlâ, sersem sersem uzaklaşıp giden hayvana gözüm ilişti emin olun gözlerim doldu. Bir yandan havlamaya başlayan Paçoza sarılıp yatıştırıyorum. İçimden Paçozun boynuna sımsıkı sarılıp bağıra çağıra ağlamak geçiyor. Orta yaşlı bizim eski yönetici sırıtarak kaçıp gitmek isteyen çocuğun önüne geçti hâlâ bağırıyor. Derken bizim kadının sesi duyuldu. "Ne bağırıyorsunuz benim aslan oğluma. Ne sevgisiz insanlarsınız siz. Gencecik çocuğu çocukların içinde rencide etmeye utanmıyor musunuz? Her şey sevgide biter. İş urda. Ben seni seviyorum oğlum. Sonra sigarasını savura savura o günkü müridlerine döndü. Kötülükle iş olmaz. Sevgi. Her işin başı sevgi. Yani işte bu böyle. Yunus Emre ne demiş, yoksa Mevlana hazretleri mi. Gel demiş. Katil de olsan gel. Cani de olsan gel demiş. İş bu bu şekilde. Seveceksin yaratılanı yaradandan ötürü. Koskoca Mevlana affediyor siz ayıplıyorsunuz. Çocuk arsız arsız sırıttı değil mi be teyzemm. Saol teyzemm. Yürüdü gitti. Onaylayarak dinleyen kafalar hoşnutsuz bakışlarla bizim yöneticiye çevrildi. Ben abandone oldum resmen. Kafamda sevgiye dair, doğruya-yanlışa dair herşey birbirine karıştı. Sersemlemiş bir şekilde Paçozu eve sürükler gibi götürdüm. İçimden bir yandan da zavallı uyuyan köpeği düşünüyordum. Daha doğrusu hunharca uyandırılan. Ve bunu yapan hain sırıtışlı cani de, cahil ağızlara pelesenk olmuş kutsal isimler ve sevgi referans gösterilerek adeta kutsanıyordu. Ya zavallı köpekçik?
Mevlana Hazretleri' nin de son zamanlarda yukarıdan şaşkın ve kaygıyla tüm bu olanları izlediğini, sevgi ve hoşgörünün, bu yanlış ve hoyratça kullanımıyla değer yargılarının nasıl yerle bir olduğunu görerek ruhunun epeyce muzdarip olduğunu düşünmemek elde değil.
Hep sevgiyle kalalım.
Bir küçük not:Keskin dişli kaplanlara acımak, koyunlara haksızlıktır.
Hz.Mevlana
Geçen yıl yayınladığım Geçmişten Kırıntılar isimli yazımın bir yerinde 14-15 yaşlarımdayken hissettiğim platonik bir duygudan bahsetmiş o yaşlarda yazdığım, o tarihteki duygularımı anlatan (acıdan (!) altına tarih düşmeyi unutmuşum ama altmışların ikinci yarısı olduğu kesin) bir şiirimi sonuna ilâve etmiştim. Öykü Atölyesi' nin "karşılıksız sevdalar " kavramı ile ilgili beklentisini karşılar mı bu yeni yetme gencin kalp çarpıntıları bilemem...
Çocuk ağlamak
Genç kız mutluluk aradı aşkta
Çocuk annede şefkat.
Ansızın gördü delikanlıyı genç kız
Çocuk düştü kanattı dizini
Çarpmaya başladı genç kızın kalbi,
Çocuğun gözyaşları akmaya
Heyhat, delikanlı anlamadı genç kızı,
Kendisi için çarpan kalbi bilmedi.
Tokatladı annesi düşen çocuğu,
Zavallının gözyaşını bile silmedi.

Birkaç ay önce gösterişli giysileriyle parkın tam ortasındaydı. Kuş cıvıltıları, çocuk çığlıklarıyla eğleniyor, gölgesinde dinlenenleri izliyor, ara sıra esen tatlı meltemle hafif hafif sallanıyordu.
Bugün de tüm görkemiyle aynı yerde... Bu kez sesler farklı. Rüzgarın uğultusu, gök gürültüsü. Bazen bir oraya, bir buraya savruluyor. Üzerine sessizce inen karın sessizliğinde dinlenerek, yağmurla şenlenerek yine sapasağlam ayakta duruyor.
Ben onu her haliyle seviyorum. Öyle dimdik öyle sağlam duruyor ki. Her cama çıktığımda, sabah perdeyi açar açmaz onu karşımda görmek, ve hep göreceğimden emin olmak bana mutluluk, heyecan, güç veriyor.
O da beni seviyor. Bunu hissediyorum. Her canlı kendisini seveni farkeder çünkü. Ve her canlı önce kendisini seveni sevmeye teşnedir.
O da beni seviyor, ama o benim kadar emin değil bekam konusunda. Sanıyorum o birazcık korkuyor...
Bense sadece onu en son hangi haliyle göreceğimi merak ediyorum.
Hep sevgiyle kalalım...
Nihayet birlikteyiz.
Muzip bakışlı bir çift göz, "hadi kalk bakalım ya benimle oynamaya devam et, ya da git bilgisayarının başına şu bir türlü yazamadığın yazılarına başla, ayıptır yetmiş milyon insan yılbaşından beri nefeslerini tutmuş seni bekliyor” diyor, ağzında mavi çorabımın tekiyle, yorgunluktan ters dönmüş kulakları, ıslak , kara burnu, halıya serili kocaman vücuduyla, sevgili köpeğim PAÇOZ (ben çoğu insan
gibi kızım demeyeceğim) hala hafif –hafif sallanan kuyruğuyla adeta koltuğumu işaret ederek.
Şaka bir yana, başlayabildiğim için gerçekten çok mutluyum. Bunu yapmak, yani bilmediğim bir yerde yaşayan, tanımadığım tek bir kişiyle bile sevincimi hüznümü, düşüncemi paylaşabilmek duygusu beni çok heyecanlandırıyor.
Tevfik Fikret “Kırık Saz” isimli kitabının bir yerinde “kaari”lerine yani okurlarına ;
“Siz ey bilmediğim, görmediğim okurlarım!”
Diye sesleniyor. Sonra ilerleyen satırlarda şöyle devam ediyor;
“Siz ki , en doğru gören bir bakış ve vicdanla
Uzaklardan bana bakmaktasınız ; bir şey ummadan
Ve yazdıklarıma karşı hiçbir minnet duymadan…
Şiirlerimin yüzüne böyle sakin sakin bir bakış , ne kadar içten bir bakıştır!
Bütün bunlar, bu yazılmış, unutulmuş şeyler
Hep o içtenliğe kapılarak toplanmıştır.
Kim bilir, belki içinizden biri, bir derdinizin,
Belki küçük ve değersiz bir benzeri olur;
En yüksek hayat sürenler bile, duygulanmada,
En basit yaşayanlar gibidir…
Hep aynı çamurdan bu yığın!”
Evet.
HEP AYNI ÇAMURDAN BU YIĞIN.
17-18 yaşlarında iken sevdiğim ve çoğunu ezbere bildiğim şiirleri yazdığım, şimdi sayfaları sararmış defterimin, ilk sayfasına büyük harflerle yazdığım birkaç alıntıdan biri. O tarihlerde anlamını biliyor muydum? Pek sanmıyorum. Ya şimdi? İliklerimde hissediyorum.
Garip bir başlangıç yaptığımın farkındayım. Biraz komik bir giriş, çok felsefi bir kapanış. Tıpkı kafam ve ruhum gibi, biraz karışık.
FİKRET ve PAÇOZ. Aslında her ikisi de benim için çok kıymetli.
Birincisi her gece başucumda duruyor.
Diğeri her gece ayağımın üstünde uyuyor.
Tekrar görüşmek üzere...
12.2.2009
Tam bir yıl önce bu gün bloggerler mahallesine taşındım.
Çocukluğumda her yeni şehre tayin olup gittiğimizde sevinç dolu bir heyecan duyar, mutlu mesut her çocuk gibi yeni mutlu mesut çocuklarla çabucak kaynaşır (bana göre bütün çocuklar mutlu mesuttur, çocukluklarını yaşayabildikleri sürece) hep gülerdim. Öyle güleç yüzlüydüm ki bana tanıdık tanımadık bazı teyzelerin "ah yavruum güler yüzün hiç solmasın inşallah" dediğini bunun beni şaşırttığını hatırlıyorum.
Yaşım ilerledikçe, iyi niyetin, tebessümün, içtenliğin pek de önemsenmediğine, hatta sayıları azımsanmayacak bir gurup insanın, ki ben onlara 'her zamanki şüpheciler' diyorum, "mutlaka altında bir şey vardır" yaklaşımı yüzünden dünyanın giderek tadının kaçtığına, yaşamın çekilmez hale geldiğine üzüntüyle tanıklık ediyorum.
Kirada oturduğum sürece İstanbul' un her iki yakasında da bir çok mahalle değiştirdim. Gittiğim her yerde karşılaştığım, görüştüğüm görüşmediğim yığınla insan oldu. İyi niyetli başlangıçlar, kimi zaman yeni dostluklarla çoğu zaman da hayal kırıklıklarıyla sürdü gitti. Yaşadıkça, gördükçe öğrendim ki insanoğlu hep aynı ve benim için endişe eden teyzeler çok haklı. Güler yüzler soluyor. Yaşam ayrı, insanlar ayrı bunun için ellerinden geleni yapıyorlar.
Bu yeni mahalleye de aynı heyecan ve iyi niyetlerle taşındım. Bu sefer çok farklı olabilirdi çünki bambaşka bir alemdi adım attığım. Taşınmadan önce şöyle iyice bir gezinmiş, kendimi harikalar diyarındaki Alice' e benzetmiştim. Forum ya da agoradaki gezgine veya. ( Bknz. Hep sevgiyle kalın, otokontrol ikiyüzlülük mü) Atina' nın Roma' nın özgür meydanlarında dolaşıp her gösteriyi izler gibi dolaşmış ve izlemiş, heyecanla kendi yazacaklarımı tasarlamaya başlamıştım.
Yazmak çok güzeldi. Yazdıklarımın okunduğunu görmek beğenildiğini işitmek çok daha hoştu. Aynı şeyi ben de yapmalıydım. Beni mutlu eden şeyi ben de başkalarına yapmak istedim. Olabildiğince çok gezdim blogları. Beni ağlatacak kadar güzel hikayeler, şiirler. Korkunç yetenekler. Müthiş yaşam hikayeleri. Mutlu insanlar, hüzünlü insanlar. Aşka aşık olanlar, yaşamlarından bezenler. İnce ruhlular, küfürbazlar, edepsizler, alaycılar. Komikler, gülmesini bilmeyenler, mizah duygusu olmayanlar. Tepeden bakanlar, kendilerini çok önemseyenler, kendi dertleri ile hoş olup okura el çekmesini söyleyenler, kendilerini blog için helak edenler, nitelikçiler, nicelikçiler, incelikçiler, namütenahi, her tür insanı barındıran bir mahalleydi bu. Çok naif hikâyeler yazıp forumlarda küfredenleri gördüm. Yazılarını nakış gibi işleyip okuruna gözyaşı döktürecek kadar hoş şeyler hissettirenlerin, insandan hatırdan selamdan kelamdan bihaber olduğunu gördüm.
Ve yeni dostlar, dostluklar. Hayatı güzelleştiren paylaşımlar. Tüm güzelliği ile sevgi. Özen. Güven. İçtenlik. Sevinçte, kederde bir olmak, bütün olmak. Geçmişi ve bu günü paylaşmak. Kilometrelerce mesafeden birilerinin yüreğine dokunabilmek.
Galiba bu mahallede mutluyum ben.
Hep sevgiyle kalalım...
-->
cevabını bulmuş durumda .
belleşir.Bir alışveriş sonrası beynime üşüşenler
Posted by Asuman Yelen in anlayış, ilişki, insan, nefret, sevgi
Bir alışveriş merkezindeyim. Az önce bir şeyler baktığım mağazada şemsiyemi unuttuğumu fark edip koşarak geri dönüyor, hızla içeri dalıyorum. Aradığım hâlâ orada, bıraktığım deri kanepede duruyor. Aynı kanepede bir de şık bir bayan oturuyor. Benim yaşlarda. (Ola ki yeni bir okur denk gelir diye açıklamak gerekirse, ellili yaşlarda.) Bulmanın sevinciyle pek de farkında olmadan o sırada beni boş gözlerle izlemekte olan hanımefendiye hitap ederek “oh çok şükür buradaymış” ya da “kanepede unutmuşum” gibi bir şeyler mırıldanıyorum sevinçle. “Bana ne” dercesine suratıma bakıyor şaşkın, sıkıntılı. Ardından hiç duymamış gibi başını çeviriyor.
Bu ve benzeri şeyler çok uzun zamandır gittikçe artarak hepimizin başına gelmekte. To
plu taşıma araçları, konserler, kermesler, düğünler, nişanlar, hatta evlerde yapılan gün ya da diğertoplantılarında hanımlar, ilk karşılaşmalarda, göz göze gelmelerde nedense sürekli yoklama, süzme ve tartma durumunda, gard pozisyonunda, şüphe ve tedirginlikle ya da kendini beğenmişlikle, ilk selamı, ilk tebessümü karşılarındakinden bekliyorlar. Alınca da tatminle derin bir nefes alıp, bu 1-0 lık ilk galibiyeti (!) zevkle içlerine sindiriyorlar. İlk paragrafta anlattığım olaydaki durumda, yani eğer sosyal bir zorunluluk yoksa, karşıdakini abandone edebilmenin haklı (!) gururunu yaşıyorlar.

Kendimden örnek verecek olursam, işe ilk başladığım dönemlerde, bindiğim her vasıtanın sürücüsüne (tabii büyük otobüslerin kaptanına ya da trenlerin makinistine değil) “günaydın”, “iyi akşamlar” derken ve muhtemelen karşılık alırken, zamanla “ne diyor bu” bakışları ya da yanlış anlama sululukları yüzünden bu güzel alışkanlığımı üzülerek bıraktığımı söylemek zorundayım.
İlişkilerdeki bu güvensizliğin temelinde ne çeşit travmalar, hayal kırıklıkları, aldatılmışlıklar yatmaktadır kim bilebilir ama çözümün şişkin egolarla, birikmiş öfkelerle sağlanamayacağı, bunun insanlar arasındaki uçurumu iyice genişleteceği de bir gerçek.
Kişiler arasındaki bu tarz kimi zaman çocukça bazen de acımasızca gelişen irade çatışmaları geçmişten bu güne süregelmiştir ve korkarım sonsuza dek devam edecektir.
Beni en çok şaşırtıp güldüren, hanımlar arasındaki çocuksu inatlaşmalar olmuştur. Ya da kıskançlıklar.
Yeni evli bir arkadaşa tebrike gidilir. Kızcağız hevesle hazırlanmış, hepsi de yeni olan bardak ve tabaklarını özenle kullanarak ikramını yaparken, "yeni eşyalarını gösteriyoo, onun için çok çeşit yapmış” diyen çatlak iç sesler mutlaka vardır. Özene bezene giyinir evine gidersiniz, yine değişik giyinmiş görgüsüz” derken, kotla gittiğinizde, “adam yerine koyup da doğru dürüst bir şey giyinmemiş, görgüsüz” diyen aynı kişidir.
Bir de misillemeci takımı vardır. Çok eskilerden annemden bir örnek bunu çok iyi anlatacaktır sanırım. Doğduğu bölge itibariyle, ikramı, ısrarı çok seven annem, misafir lafını duyar duymaz su böreğinin hamurunu yoğurmaya başlardı. Çok sevdiğimiz sözü sohbeti çok tatlı bir teyzemiz de yine doğduğu yer itibariyle biraz eli sıkı, biraz da üşengeç olduğundan en iyi ikramı kuru pasta olurdu. Onu çoğu kimse gününe çağırmazdı. Anneme de kızarlardı ona ısrarla aynı ikramı yaptığı, çok samimi ilişkisini aksatmadan sürdürdüğü için.
“O benim kızıma bir küçük altın getirdi. Ben de onun toruna küçük takarım.” “O geçen gün iki bardaktan sonra çayın altını söndürdü. Ben de ona iki bardaktan fazla katiyen vermem. BEN ENAYİ MİYİM?”
Bu genellikle çok da önemli olmayan, belki zaman zaman can sıkıcı boyutlara taşınabilecek olan, şirin, çocuksu atışmaların didişmelerin yanı sıra, kontrol edilemeyen şüphe ve öfkeler, marazi kıskançlıklar kin ve nefret duyguları, karşıdakini "ti" ye almak, alay etmek, gırgır geçmek ve bundan tatmin olmak gibi hastalıklı zevkler, yaşamımızı çekilmez hale getirmekte, dostluk ilişkilerini zedelemekte hatta bitmesine neden olmaktadır çok yazık.
Bu yerlerden biri, bir hastanenin Onkoloji Servisi. Diğeri de deprem sonrası dolu dolu iki gün geçirdiğimiz Bağlarbaşı Öğretmen Evi’ nin bahçesi.
Acılarıyla, korkularıyla, sorunlarıyla, ihtiyaçlarıyla hatta sararmış yüzleri, korkulu bakışlarıyla bireylerin eşit olduğu, birbirini anladığı ve yardım etmek, acısını paylaşmak, ümit vermek için yarıştığı hayli uzun hastane süreci ve kısa ama çarpıcı deprem sürecinde şahit olduğum insan manzaralarından sonra bu tür şeyler son derece anlamsız geliyor bana.Belki biraz da düşündürücü...
Belki de sırf bu yüzden, Tagorun; güneşin, küçük ve yararsız olduğu için üzülen çiğ damlasına, "seni parlayan bir küreye dönüştürüp mutlu etmek için ben seve seve küçücük bir kıvılcıma dönüşebilirim, yeter ki sen üzülme" dediği dizelerini okuduğum zaman göz yaşlarına boğuluyorum. Kim bilir...
Hep sevgiyle kalalım...
Bu Blogda Ara
Contributors
Blog Listem
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Merhaba,7 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Bi arkadaşa bakıp çıkıyorum10 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
Merhaba demeye geldim...11 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
TAŞINDIM...15 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
İzleyiciler
Yazı Arşivi
-
►
20
(5)
- ► Eylül 2020 (1)
- ► Ağustos 2020 (3)
- ► Temmuz 2020 (1)
-
►
17
(4)
- ► Nisan 2017 (1)
- ► Şubat 2017 (1)
-
►
16
(1)
- ► Şubat 2016 (1)
-
►
15
(1)
- ► Ağustos 2015 (1)
-
►
14
(16)
- ► Aralık 2014 (1)
- ► Eylül 2014 (2)
- ► Ağustos 2014 (1)
- ► Haziran 2014 (1)
- ► Mayıs 2014 (2)
- ► Nisan 2014 (4)
- ► Şubat 2014 (1)
-
►
13
(44)
- ► Aralık 2013 (3)
- ► Kasım 2013 (3)
- ► Eylül 2013 (6)
- ► Ağustos 2013 (3)
- ► Temmuz 2013 (1)
- ► Haziran 2013 (1)
- ► Mayıs 2013 (3)
- ► Nisan 2013 (7)
- ► Şubat 2013 (3)
-
►
12
(96)
- ► Aralık 2012 (2)
- ► Kasım 2012 (4)
- ► Eylül 2012 (16)
- ► Ağustos 2012 (7)
- ► Temmuz 2012 (5)
- ► Haziran 2012 (8)
- ► Mayıs 2012 (10)
- ► Nisan 2012 (14)
- ► Şubat 2012 (8)
-
►
11
(179)
- ► Aralık 2011 (19)
- ► Kasım 2011 (38)
- ► Eylül 2011 (14)
- ► Ağustos 2011 (17)
- ► Temmuz 2011 (8)
- ► Haziran 2011 (14)
- ► Mayıs 2011 (11)
- ► Nisan 2011 (9)
- ► Şubat 2011 (10)
-
►
10
(152)
- ► Aralık 2010 (12)
- ► Kasım 2010 (12)
- ► Eylül 2010 (9)
- ► Ağustos 2010 (12)
- ► Temmuz 2010 (7)
- ► Haziran 2010 (12)
- ► Mayıs 2010 (11)
- ► Nisan 2010 (17)
- ► Şubat 2010 (11)
-
►
09
(186)
- ► Aralık 2009 (22)
- ► Kasım 2009 (22)
- ► Eylül 2009 (17)
- ► Ağustos 2009 (24)
- ► Temmuz 2009 (19)
- ► Haziran 2009 (20)
- ► Mayıs 2009 (20)
- ► Nisan 2009 (8)
- ► Şubat 2009 (5)
Müzik
Popüler Yazılar
-
İyi ki iki kez sınıfta kalmışım lise ikide. Kalmışım da bir sene de evde oturmuşum. Bakkal dümbüllüye her gidişimde pijamasıyla daml...
-
Hızla yanlarından geçıp gidiyordum ki ağabeyin sesini duydum. "Sakın birbirinizin elini bırakmayın. Yanımdan ayrılmayın. Caddeye de fır...
-
Paadişaanın üç kızı varmış. Bir gün onları yanına çağırmış. "Hadi bakiim cevap verin" demiş. "...
-
Akşamlar inerken mavi sulara Bir kırık cam olur ufukta güneş Vecdine layık o hülyalı bakışlara O hem bir neşedir hem de elem ruhlu eş....
-
Güneşli bir Pazar gününe uyandım... Boyun, sırt, bel ağrısı, gaz sıkıntısı, kafa çınlaması, ruhumdaki ağırlık, beynimdeki karmaşa, k...
-
Yine aynı şey oldu. Minik bir bir dileğim hiç beklemediğim bir şekilde gerçekleşti. Geçtiğimiz günlerde televizyonda, internette, en sevilen...
-
İyisiyle, kötüsüyle, güzeliyle çirkiniyle bir yazı daha devirdik. Bekle beni İstanbul. Sıra sende. Biraz da orada sevinip...
-
Geçenlerde kızkardeşlerin en tatlısı elinde devasa bir poşetle kapımdan içeri girdi. Yüzündeki maskenin sıkıntısı, çok seyrek sokağa çık...
Etiketler
- 2010
- 2011
- 27 mayıs İhtilali
- 7 numara
- ABD
- abla
- acemilik
- açlik
- Adıyaman
- afet
- ağabey
- ağaç
- Ağustosta Rapsodi
- aile
- akraba
- akrostiş
- akşam
- Albatros
- alış-veriş
- alışkanlık
- alışveriş
- alışveriş tutkusu
- Ali Muhittin Hacı Bekir
- Alphonse de Lamartine
- amatörlük
- anı
- anılar
- anılar...
- anlaşma
- anlayış
- anma
- anne
- anneanne
- anneler günü
- Antalya
- apartman hayatı
- arayış
- arıza
- Arka Pencere
- arkadaş
- armağan
- aşı
- aşk
- aşure
- Atatürk
- ateş böceği
- atom bombası
- Attila İlhan
- ATV
- ATV şarkı
- Avustralya Açık Tenis
- ayaz
- ayrılık
- aziz nesin
- B.Necatigil
- baba
- Babalar Günü
- bahar
- bahçe
- balkon
- banka
- Barbra streısand
- barış
- başarı
- başlangıç
- Baudelaire
- Bauelaire
- Bayrak
- bayram
- Beatles
- bebek
- bekir sıtkı erdoğan
- beklentiler
- BEN
- beste
- beşiktaş
- Betty Smith
- beyaz dizi
- beyaz diziler
- beyaz roman
- Bhagavatgita
- bilgisayar
- Bir genç kız Yetişiyor
- Bir sarkısın sen
- Bir Şarkısın Sen
- birlik ve beraberlik
- birliktelik
- bitki
- biyografi
- blog
- blogger
- börek
- Buddha
- bugün
- bulmaca
- buluşma
- buzdolabı
- Bülent Ecevit
- Cahit Sıtkı Tarancı
- can yücel
- Capra
- cehalet
- centilmen
- cesaret
- cevaplar
- cezerye
- cinayet
- cocuk
- cocuk.
- cocukluk
- Cronin
- Cumhuriyet
- Cüneyt Gökçer
- çalışma hayatı
- çaresizlik
- çay
- Çığlık
- çınar
- çiçek
- çiçekler
- çiğ
- çocuk
- çocuklar
- çocukluk
- çöp
- dalgınlık
- Daltonlar
- damat
- Damdaki Kemancı
- dans
- davetiye
- dayak
- dedikodu
- Defne Joy Foster
- demirhindi
- deneyimler
- deniz
- deprem
- dergi
- destan
- dilek
- dilekler
- dinlenme
- disko kralı
- diyet
- dizi
- doğa
- doğallık
- doğum günü
- dolap
- Doris Day
- dost
- dostluk
- dostluk.
- dostlulk
- duygular
- düğün
- dül dül
- dünya
- dünya kadınlar günü
- Dünya Prematüre Günü
- düşmanlık
- düşünceler
- düşünceler.
- Ecevit
- edebiyat
- Edgar Allan Poe
- Ekim
- Ekrem Bora
- Elazığ depremi
- emek
- emekli
- eminönü
- Emirgân
- Engelliler
- ephraim kishon
- erişkin
- erişlilmezlik
- erkek
- eski yıl
- eşek
- eşyalar
- etiket metiket yok
- Etkinlik
- eve dönüş
- evlat
- Ey Aşk Nerdesin
- eylül
- ezan
- Ezel
- Fakir Baykurt
- fal
- fanatizm
- Farrah Fawcett
- fasulye
- felaket
- felsefe
- fenerbahçe
- fırtına
- Fikret Otyam
- film
- filozof
- final
- Firari
- firuze
- fono
- formüller
- fotoğraf
- Frank Sinatra
- Futbol
- gazanfer özcan
- gece
- geçim
- Geçmiş
- geçmişten şarkılar
- gelecek
- gelin
- genç kız
- gençlik
- gerçek
- geyik
- gezi
- gezinti
- giden sene
- Gitanjali
- giysiler
- Govinda
- gökkuşağı
- göl
- gönülçelen
- gösteri
- göze çarpmayan debdebe
- gözyaşı
- Grace Kelly
- grizu
- gül
- Gülümse
- gün batımı
- güncel
- güneş
- Güneydoğudan öyküler-Önce vatan
- Günlük yaşam
- güven
- güz
- güzellik
- güzellikler
- haber
- haberler
- Hacer Buluş
- Hacivat
- hafta sonu
- hak
- hala
- harika çocuklar
- hasta
- hastalık
- hayal kırıklığı
- Hayali Küçük Ali
- hayaller
- hayat
- hayvan
- hayvanlar
- hayvanlar alemi
- hazan
- hediye
- Herman Hesse
- hiciv
- Hindistan
- Hiroşima
- Hitchcock
- hobby
- Hollywood
- hoptirinam
- hoşgörü
- hoşluklar
- http://www.blogger.com/img/blank.gif
- huzur
- hüsran
- hüzün
- ıhlamur ağacı
- ışık
- ibadet sohbet
- içimizdeki çocuk
- içtenlik
- iftar
- ihmal
- İhsan Varol
- ikiyüzlülük
- ikram
- ilaç
- ilginç şeyler
- ilişki
- ilkbahar
- ilkokul
- İlkokul şiiri
- İnci Ertuğrul
- İngilizce
- insafsızlkık
- insan
- insan halleri
- insan olmak
- insanlık
- intikam
- İslamiyet
- istanbul
- isyan
- İş Bankası
- işçi
- iyilik
- Jacques Brel
- James Stewart
- Japonya
- Jean Moreas
- Jim Reeves
- kabuk
- kadın
- kadınlar
- kahvaltı
- kahve
- kalıplar
- kalite
- Kamer Genç
- kan verme
- Kandil
- kaplumbağa
- kar
- Karagöz
- karanfil
- karanlık
- kardeş
- karışık duygu ve düşünceler
- karmaşa
- katiam
- kavafis
- kayıp
- Kayserispor
- keder
- kedi
- kediler
- Kelime oyunu
- Kemal Burkay
- kerpiç
- keşke
- keyif
- kıskançlık
- kış
- kız kardeş
- kızkardeş
- Kim Novak
- kiracı
- kishon
- kişisel
- kitap
- koka kola
- kolbastı
- komedi
- komik
- komşu
- komşuluk
- konser
- konut
- korku
- Korolar çarpışoyor
- koşullu refleks
- köpek
- kuaför
- kupa
- Kurban Bayramı
- kuyruk-bilim
- kültürel mozaik
- Lale
- latife hanım
- lezzet
- lisan
- lise
- Liz Taylor
- maneviyat
- manzara
- Marsel İlhan
- masal
- masumiyet
- maymun
- mazi
- meclis
- medya
- Mehmet Topuz
- mektup
- merasim
- Mevlana
- mevsimler
- Meyva Zamanı
- Michael Jackson
- mim
- misafir
- misafirlik
- Misak- ı milli
- mizah
- Montaigne deneme
- moral
- Mr. Smith
- muhabbet
- Muhabbet Kralı
- Muhammed
- muhasebe
- Murathan Mungan
- mutfak
- Mutfak şarkıları
- mutluluk
- Müge Anlı
- müzik
- müzik nostalji
- Nagazaki
- Nazım Hikmet
- nefret
- nekahat
- Nirvana
- Nisan
- Nişan töreni
- Noktürn.
- nostalji
- okan bayülgen
- olay
- olgunluk
- on line alışveriş
- ordan burdan
- Orhan Kemal
- Orhan Veli
- orman
- oruç
- otobüs
- otokontrol
- oyun
- ozan
- ödül
- öfke
- öğrenci
- öğretmen
- Öğretmenler günü
- ölüm
- ölüm yıldönümü
- ömür
- öykü
- Öykü Atölyesi
- özgüven
- özlem
- Paçoz
- Paçoz..
- Paris
- pasta
- paylaşım
- paylaşmak
- pazar
- pazar alışverişi
- pazar günü
- Pazar sohbeti
- pembe dizi
- pencere
- Piknik
- pişmanlık
- plan ve programlar
- planlar
- plasebo
- Platters
- polis
- popülizm
- program
- programlar
- radyasyon
- radyo
- Ramazan
- Ramazan davulu
- Red kit
- reklamlar
- resim
- resmi bayramlar
- Reşid Behbudov
- Rilke
- rin tin tin
- Roland Garros
- roman
- romantik
- romantizm
- röportaj
- ruh yorgunluğu
- ruhat mengi
- rüya
- saat
- sabah
- sadakat
- Sadettin Kaynak
- safiyet
- Sağanak
- sağlık
- sahur
- Samana
- samimiyet
- sanal
- sanat
- sanatçı
- sanatkar
- Saroyan
- Satürn
- schumann
- sebze
- seçkin
- seçme saçma sohbetler
- sel
- Selimpaşa
- Selmi Andak
- sergi
- sevdiğim şeyler
- sevgi
- sevgi soysal
- sevgili
- sevgililer günü
- sevinç
- seyahat
- seyirlik
- Seyyare
- Shakespeare
- Show TV
- sıcak
- sıkma
- sıradanlık
- Sidarta
- Sigara
- simit
- sinema
- sipariş
- sis
- soğuk
- sohbet
- sonbahar
- soru
- sorular
- spiker
- star
- still life
- su yücel
- suikast
- şablonlar
- şafak
- şans
- şarap
- şarkı
- şaşkınlık
- şeker
- Şeker Bayramı
- şerbet
- şermin
- şiddet
- şiir
- şikayet
- tabak
- tabletler
- tagore
- tanışma
- tansiyon
- tantuni
- tarif
- tartışma
- taşınma
- tatil
- tedavi
- teknoloji
- telaş
- telefon
- televizyon
- temizlik
- tenis
- tenis turnuvası
- terlik
- tevfik fikret
- Tırpan
- tiyatro sahne
- tokat
- toplantı
- Tövbeler Tövbesi.
- Transfer
- tren
- TRT
- TSM
- Ttv
- Tuna Huş
- tutsak
- tuvalet
- tüketim
- Tülin Oral
- Türkan Saylan
- türkü
- TV
- Uğur Mumcu
- umut
- unutma
- uyku
- Üç Hür El
- ülke meseleleri
- ümit
- üretmek
- ütü
- vahşet
- vakit
- Vasuveda
- vatan
- William Holden
- William Wordsworth
- Wimbledon
- yağlıboya resim
- yağmur
- yalnızlık
- yaprak
- yarışma
- yaşam
- yaşlılık
- yatak
- yaz
- yeğen
- yeğenlerim
- yeme-içme
- yemek
- yemekteyiz
- yeni yıl
- yeni yıl kartları
- yesterday
- yıl dönümü
- yılbaşı
- yıldız
- yıldönümü
- yoksulluk
- yol
- yolculuk
- yolculuk.
- yorgünluk
- Young at Heart
- yönetici
- yün
- yürüyüş
- zaman
- Zeki Müren
















