aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ramazan ve insan  

Posted by Asuman Yelen in , , , , ,


Ramazan' ın birinci gününün akşamında iftar sofrasında babam oruçlarımızı bozduktan sonra, "otuzda biri bitti" derdi. Hayli moral bozucu gelirdi bu küçücük oran bana ve büyük bir olasılıkla hepimize.
İkinci gün, " onbeşte birini devirdik" dediğinde otuz rakamının birden on beşe düşmüş olması, sihir gibi etkilerdi bizi.
Üçüncü gün, "onda biri bitti bile" dediği zaman daha da heyecanlanır, şevke gelirdik. Halbuki biten sadece ilk üç gündü. (Bu sıcaklarda morali bozulanlara bu küçük hesap önerilir.)
Bu ve benzeri küçük şeyler, tatlı sohbetler, çeşitli sürpriz yemekler, misafirler, misafirlikler, Karagöz- Hacivat derken, her Ramazan şölen tadında geçerdi. Gerçekten çok güzeldi.

Bu akşam, çocuklarla sohbet ederek, parkı dolduran eşle dostla selamlaşarak Paçoz' u gezdirirken, birkaç gündür rastladığım çift yine dikkatimi çekti.

İstanbul' da bu çok sıcak ve nemli günlerde insanlar akşam üzeri kendini sokaklara atmakta. Kimi bulunduğu muhite göre deniz kenarına, kimi de bizler gibi içinde bol ağaç barındıran parklara koşmakta. Hele bir de muhabbeti kendinden menkul Ramazan Ayı da girince işin içine, gruplar artmakta, topluluklar büyümekte, kimi çimenlerin kimi bankların üzerinde sohbetler etmekte.

Ama bu çift, herkesten uzakta bir köşede, yanyana ama hiç konuşmadan asık suratla, arkaları dönük öylece oturuyorlar her gün.
İhtimal ki bu ikilinin biri insanları pek fazla sevmiyor, kalabalıklardan hoşlanmıyor ve diğerini de bu yalnızlığın içine çekiyor. Diğerinin bu durumdan memnun olabileceğini hiç sanmıyorum.

Dün de bir başka olay aynı saatlerde beni çok üzmüştü.
Paçozla geniş çimenlerin üzerinde dolaşırken, yok aslında paçoz kendini sık yapraklı bol gölgeli bir ağacın altına atmış dil dışarda nefes almaya çalışır, ben de ayakta etrafı seyrederken, küçücük bir kız çocuğu yaklaştı yanımıza. Üç yaşında yok belli. Yüzünü tamamen kaplayan kocaman sarı çerçeveli gözlükleriyle, koluna taktığı naylon poşetiyle mantar gibi bitiverdi önümüzde. Cıvıl cıvıl gülerek, paytak paytak koşarak yanında kendinden birkaç yaş büyük bir oğlana Paçoz' u gösteriyor. Paçoz kendinden geçmiş yatıyor.

Biz öylece uzaktan uzağa gülüşür bakışırken birden gerilerden bir erkek sesi gürledi. "Hemen buraya gel!..." Çocuk ya anlamadı, ya oralı olmadı, hala paytak paytak Paçoz' a yaklaşmakta. Bir kadın koşarak geldi çocuğu kolundan yakaladı sürükleyerek arkalara bir yere sürükledi. Adam geldi poşeti kızcağızın elinden çekti aldı fırlattı. Çocuk çığlık çığlığa "babam babam" diye genç adamın dizlerine sarılmış ağlamakta. Anne gitti torbayı yerden aldı, silkeledi çocuğa verdi. Çocukcağız hevessizce aldı torbasını, keyfi kaçmıştı bir kere, öylece yaşlar gözünde şaşkın dalgın kalakaldı. Asık suratlı babaya baktım ve düşündüm. Hiç bir şey bu çocuğun kalbini kırmanın özürü olamaz. Hele oruç, asla...

Bu güne dönecek olursak, bu gün yeğenime arkadaşlarıyla yemesi için bol miktarda poğaça yaptım. Uzun zamandır eve un bile almayan ben, çok iyi yaptığım bu işi hemen hemen unutmuşum. Yağ, yoğurt, yumurta ve "aldığı kadar" un. Uzun süre ellerime yapışan hamurla cebelleştikten sonra, (allahtan iki paket un almışım) ve neredeyse umudumu kesip vazgeçecekken, mucize gibi her şey yoluna girdi. Ellerim hamurlardan kurtuldu, çelik tepsi pırıl pırıl oldu, sonuç, iki tepsi kıyır kıyır (hıyır hıyır) poğaça. Lezziz mi lezziz.

Bu işlere ilk başladığımda, yani gençken, bir çok şey gibi bu "aldığı kadar" tanımıyla da başım dertteydi. Hemen sinirlenir, gerekli sabrı gösteremez, önce tepsiye yapışan karışımı çöpe atar, önce tepsiyi, sonra ellerimi uzun uzun yıkar da kurtulurdum o yapışkan şeyden.

Artık biliyorum ki gereken sadece biraz sabır. Fırlatıp atmak çare değil. Telaş etmeden, paniğe kapılmadan, azar azar un ilave ederek, tabii biraz daha fazla ayakta kalmayı göze alarak, hiç beklemediğiniz bir anda her şey yoluna giriveriyor. Önce elinize sıvaşanlar yok oluyor sonra tepsiye yapışanlar mis gibi bir poğaça hamuruna dönüşüveriyor. O hamur da poğaçaya. Mutlu son.

Dedim ya . Sadece sabır....

Sevgiyle kalın...

23 Nisan' ın hatırlattıkları  

Posted by Asuman Yelen in , ,




- Çok büyük mutlulukla ve korkunç bir özlemle hatırladığım enstantanelerin başında, benim henüz okula başlamadığım ama stada muhtemelen ablamı ve ağabeyimi izlemek üzere ailece gittiğimiz törenler gelir.

Ç0ğunlukla güneyde bulunduğumuz için (ya İskenderun' da veya Mersin' de) tepede kızgın bir güneşin herkesi canından bezdirdiğini, gazetelerden yapılmış şapkalarla korunmaya çalıştığımızı çok iyi hatırlıyorum. Zaman zaman tahta sandalyelerde annemin yanında oturur (kızkardeşim bebekti) , sıkılınca da elinde fotoğraf makinesiyle bir oğlunun bir kızının resmini çekmek için koşturup duran babamın yanına giderdim.

-Okula başladıktan sonra da bu sefer diğerleri beni izlediler. Benim fotoğraflarım çekildi. Güneş yine yakıcıydı.

-Hepimiz izciydik. Her bayram öncesi annemi bir telaş kaplardı. Önce kocaman bir sandığın içine yarı beline kadar girer, izci elbiselerimizin yanı sıra fular, onu tutturan yüzük şeklindeki aparat, çorap, düdük , kep gibi aksesuarları toparlamaya çalışır, çoğunlukla bunların biri ya da birkaçı hemen bulunamazdı. Tüm bunlar son güne kalır, her seferinde törene fularsız ya da kepsiz katılmak zorunda kalacağımdan korkar, annemse ne yapar eder kemeri çekmecenin birinden, düdüğü düşüp sıkıştığı yerden bulur toparlar bizleri tam tekmil gönderirdi. Bu bana her seferinde mucize gibi gelirdi.

Çocukluğumun bayramı da güneşi de töreni de yorgunluğu da telaşı da her şeyi de çok güzeldi.





Her günümüz bayram tadında geçsin...

Süpürge Sapı Hacivat

“Meeeersiiin Karagöz”

“Süpürge sapı Hacivat “ Hacivat önce titizlenir:

“Mersin dedim Karagöz” Karagöz ısrarcı:

“Süpürge sapı Hacivat” Hacivat ümidi keser, her zamanki gibi, Karagöz’ü gırgıra alır:

“Ne yersin Karagöz?” Karagöz kendi aleminde:

“Süpürge sapı Hacivat,” Hacivat, dalgasını geçmeye devam eder:

“Anan ne yer Karagöz “

“Süpürge sapı Hacivat”

“Baban ne yer Karagöz?”

…………………………………......

İş iyice çığrından çıkmıştır Hala, teyze, amca bir bir süpürge sapını yerken, Hayali Küçük Ali bu atışmayı, tok sesinin vurguları ve artan temposuyla iyice coşturarak, adeta müzikal bir hale dönüştürür. Tempoyla birlikte artan diğer şey, kareli muşambalı büyük tahta masanın etrafındaki tahta sandalyelerde oturan ailemin şen kahkahalardır.

Parçanın sonunda, Hacivat’ın:

"Sülalen ne yer Karagöz?" Sorusuna:

"Süpürge..." diye başlarken uyanan Karagöz birden öfkelenir ağzına geleni sayıp dökmeye başlar. Bu arada "al sana al sana" sesleri arasında vurma efektleri de devreye girer. Bu genellikle tencere kapağı benzeri seslerdir. Biz çocukların kahkahaları da bu arada iyice yükselir. Annemle babam da en çok bizim halimize gülerler.


Hayali Küçük Ail'nin sahur yemeklerimize kattığı neş'e ve mutluluk nedeniyle doğrudan cennete gideceğini düşünürüm hep. Asık, uykusuz yüzleri güldürdüğü, çocuklara orucu kolaylaştırdıği ve ciddi ve zor bir ritüeli eğlenceli hale getirdiği için.



Nurlar içinde yatsın.


Hep sevgiyle kalın...

Benim Radyolarım  

Posted by Asuman Yelen in , , , , ,

Kımanı may havs ve Papalas Mambo

Henüz İstanbul'dayız. Resimdeki radyoyu da diğer eşyaları da hiç hatırlamıyorum. Ama en küçük teyzemin söylediği (uzun sarı saçlarını savura savura dans ederek) yukarıdaki şarkıları hatırlıyorum. Belki daha sonrasıdır. Müziklerini gayet net hatırladığım bu şarkıların çok ilerde Come-on a my house ve Papa loves mambo olduğunu öğrendiğimde çok gülmüştüm. Teyzem bizi sık sık ziyaret ettiğinden, bu şarkıları İstanbul' dan sonraki şehirlerden birinde duymuş olma ihtimalim çok daha fazla.

Müzeher- Ekrem - Nevzat Güyer

Yandaki resim İskenderun' dan. Yine değişik bir radyo arkamızda görülen. Bu dönemde ihtimal ki bol bol Türk Sanat Müziği izlendi. Saadettin Kaynak' lar, Yesari Asım' lar, Selahattin Pınar'lar. Çok iyi hatırladığım bir şey, annemle babam Ekrem- Nevzat Güyer kardeşler ve Ekrem' in eşi Müzeher Güyer'i çok severlerdi. Ben Ekrem Güyer' in sesini bilmem pek. Ama Müzeher Güyer, dinlediğim gelmiş geçmiş kadın seslerinin en güzelidir. Bir kaydını bulmak için dünyaları verirdim. Ekrem Güyer çok genç ölmüş. Müzehher duygu yüklü sesiyle :

"Unutturamaz seni hiçbir şey, unutulsam da ben
Her yerde sen her şeyde sen bilmem ki nasıl söylesem"

diye yanık yanık başlayınca, annem her seferinde ağlardı.
(bu şarkıyı eşi, Müzeher için bestelemiş ve yazmış.)

Tabii Muzaffer Sarısözen eşliğindeki Yurttan Sesler korosunun türküleri, Türk Musikisi fasılları benim yaş gurubumdaki her kesin yüreğine çakılmıştır.
Bu arada şunu da söylemeden geçemiyeceğim. Uzun yıllar devam eden bu koro faslı bana nedense yakılan banyo sobası, çamaşır kazanı, soda ve çivit, yanı sıra da yoğun bir sabun kokusu çağrıştırır :)) (Muhtemelen pazar günü yayınlanıyorlardı)

Ve Tangolar

Elli' lerin sonu altmış' ların başında radyolarda bol bol tangolar da çalınırdı. Fehmi Ege, Necdet Koyutürk, daha sonra Şecaattin Tanyerli. Çok daha eskiden gelip de annemin babamın bize öğrettikleri benim çok sevdiğim örneğin Suna:

"O akşam gözlerine bakarken, vuruldum sana belki çok erken
kalbime saplandı yeşil bakışın,taparım sana sarışın...."

Şimdilerde Sema "Efsane Hanımlar"da bu şarkıyı da koymuş CD. sine bu tangoyu ve "Cici Bey'i de birlikte şiddetle öneririm. Eskilerden bir başka tango da şöyle başlar..

"Çok uzakta bir ilkbahar gecesinde duygularım ellerine düştü yandı
Sevgimi buldum onun sesinde seninim dediği eşsiz zamandı..."

Annem Zehra Eren'i çok severdi. (miş) (Ben onu hatırlamıyorum. Ama hep söylerdi)

Babam da radyodan en çok Çigan müziklerini, Macar rapsodilerini dinlemeyi severdi. Müzik hızlandıkça öyle coşardı ki ritimle salladığı ayakları hızdan adeta görünmez olur, bu da biz çocukları çok güldürürdü. (Bizi güldürmek için abartırdı)

Pilli Sierra radyomuz
İlk pilli radyomuza Adıyaman' da sahip olduk.
Bundan sonraki yaşamımızda çok önemli bir yer kaplayan, uzun süre kullanacağımız radyomuza.
Yazın bahçemizde yemek yerken ve bütün pikniklerimizde, masalarımızda hep o vardı. Altmış İhtilalini, tüm mahkemeleri bu radyodan dinledik. Babam Kennedy' in ölümünü ülkemizde bir çok kişiden önce BBC İngilizce yayınında bu radyodan öğrendi, annemi uyandırıp söyledi. (22.11.63)
Ablam o gün bütün gün ağladı durdu.


Ve İstanbul


Pazar sabahı. Üç kız kardeş uykularımızdan heyecanla uyanıyor radyoyu (büyük yatakta üçümüz yatıyoruz) ortamıza alıyoruz. Heyecanla beklediğimiz sesler arka arkaya çınlıyor. Meg..Co..Beth..Amy... Herkes isimlerini böyle anons ettikten sonra (bizler de birlikte) küçük bir kahtaha atıyorlar (bizler de birlikte) ve bir anons daha geliyor: Küçük Kadınlar (bizler de birlikte) Işık Yenersu, Ayla Algan. Nefeslerimizi tutup izliyoruz.
Artık radyo bizim. Listeler takip ediliyor. Müzik listeleri ezbere biliniyor. İtalyanca, İngilizce hepsi ezberleniyor. Adamo'lar, Peppino'lar Tom Jones, Engelbert Humperdinck, Beatles, Rolling Stones...ve daha bir çokları.
Sonra yeni keşfimiz. Nedim Erağan. Çarşamba ya da Perşembe gecesi FM de yayınlanıyor. Frank Sinatra, Nat King Cole, Elvis, Dean Martin hiç kaçırmadan izliyoruz.

Sene 1970, ablam, ateşli bir hastalık sonrasında pnömoni teşhisiyle Uludağ, Kirazlıyayla Sanatoryumuna tedaviye gidiyor. İlk ayrılığımız. Her akşam postaneden telefonla konuşuyoruz.
Karşılıklı birbirimizi eğlendirmeye, neşeli tavırlar sergilemeye çalışıyoruz. Bu arada her hafta Nedim Erağan' ı izliyoruz. Programda istekler yapılıyor. Bir hafta karar verip kızkardeşimle Frank Sinatra' dan Three Coins in the Fountain' i ablam için istiyoruz. Onun başucundaki radyosundan programı izlediğini biliyoruz. Program başlıyor. Nedim Erağan anonsuna başlıyor İstanbul'dan Asuman ve Rayegan kardeşler Uludağ Sanatoryumunda yatan ablaları için.... ooo bu ne güzel bir ruh birliği Uludağ Sanatoryumuntaki abla Armağan da İstanbuldaki kızkardeşleri için aynı şarkıyı istiyor. Frank Sinatra'dan Three Coins in....Şaşkınlıkla bibirimize bakıyoruz. Gözlerimizde yaşlarla...

Radyonun yaşamımızdaki yeri hiç küçümsenmeyecek kadar önemli öyle değil mi. İşin tuhafı ben de bu satırları bitirip şöyle yeniden tümüne bir göz atınca hayatımıza ne kadar çok bilgi,
keyif, renk, anlam kattığını, benim de, şimdi neredeyse tümüne yakınını kaybettiğim hayal gücümü nasıl zenginleştirdiğini hayretle anlıyorum.

Hep sevgiyle kalın...

Yağmurun Hatırlattıkları 1  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,

ADIYAMAN



Adıyaman’da ilk sabahımızda yağmur sesine uyandık.
Akşam Gölbaşı’ nda trenden indikten sonra, çok zahmetli bir kara yolculuğu yapmış ve kapkaranlık bir şehre girivermiştik sessizce. Bir Eylül gecesi idi. Her zaman olduğu gibi, babam önceden eşyaları eve getirmiş, dönüp bizi almıştı. O tarihte elektrik yoktu şehirde. Babamın kılavuzluğunda bir lokantaya girmiş, yine pek de göremeden, çarçabuk birer tabak mercimek çorbası içmiş, karanlık yollarda, el ele biraz şaşkın ama hiç korkmadan yürüyerek evimize gelmiştik. Şaşkındık çünkü Adana gibi sazı- cazı, havuzlu sinemaları, kocaman parkları, aydınlık caddeleri olan bir şehirden gelmiştik. Korkmuyorduk çünkü annemiz babamız yanımızdaydı. Küçük bir bahçeden sonra babamın açtığı kapıdan girmiş, fena halde gıcırdayan tahta merdivenlerden çıkmış ve… nihayet eşyalarımıza kavuşmuştuk. Bu benim en sevdiğim fasıldı. Taze badana kokuları arasında çarçabuk bir denk çözülür, yatak yorgan çıkar, el yordamıyla serilir, yorgun ve de mutlu uykuya dalınır.
Evet, böyle bir gecenin sabahında, gürül gürül yağan yağmurun sesine uyandık. Camlara koştuk. Bu, aydınlıkta Adıyaman’ı ilk görüşümüzdü. Her kafadan bir ses çıkıyordu. “Aaaa dağlara bakın”… “Anneee.. tarlaları gördün mü?” ”Aman Allahım her taraf yem yeşil…” “Çok güzeeeel." Sonra gözler yollara ve su göllerinin içinde oradan oraya koşuşturan şalvarlı kadın ve erkeklere çevrildi. O günün ve her yağmurlu günün çarpıcı manzarasına: Bizi eğlendiren, annemi üzen, babamı öfkelendiren. Kadınlar, yalınayak, pabuçları ellerinde, şalvarlar dizlere kadar sıyrılmış, ayaklar suların içinde merkebi yularından tutmuş, üzerindeki değerli yüklerini, kocalarını taşıyıp götürüyorlar. İşin acı yanı çocuklar ve bebeler de yalınayak sularda. Daha sonra işin bununla da kalmadığını, pamuk ve haşhaş tarlalarında kadınların çalıştığını, erkeklerin kahvede oturduğunu, annem, yerli arkadaşlarına kaç çocuğunuz var diye sorduğunda, önce oğlanların sayısının söylenip, "iki de kızım var itin kölen ossunlar" diye, sorulunca, ilave edildiğini ve bazı akşam davetlerinde, ortalıkta genellikle birden fazla bazen üç veya dört eşin hizmet ettiğini öğrendik. (Bizzat şahit olarak)
Bu gün bu kentin Güneydoğu’nun en gelişmiş şehirlerinden biri olduğunu, tüm bunların değişip düzeldiğini, bizzat Adıyaman’lı dostlarımdan ve medyadan sevinerek takip etmekteyim. İşin aslına bakacak olursak, bana kalsa, ben çocukluğumun Adıyaman’ının hiç değişmeden sonsuza kadar kalmasını isterdim. İçinde beni ve ailemi de aynı şekilde muhafaza etmek kaydıyla. Kendimle ilgili emin olduğum hiç değişmeyecek birkaç saptamadan biri:
Yaşamımın en güzel üç senesini ben Adıyaman’da geçirdim.


Hep sevgiyle kalın...


Tebessüm  

Posted by Asuman Yelen in , , , , , , , , ,




Buruk bir sevinç…

Tatlı bir hüzün…

Acılı bir gülüş…

Sinirli bir kahkaha…

Mutluluk gözyaşları…

Siz hiç, bir bebekten, bir çocuktan söz edilirken, onunla ilgili konuşulurken, yukarıdaki betimlemelerin kullanıldığına tanık oldunuz mu?

Bebek acıkınca, canı yanınca ağlar, istediği yapılmazsa kızar, kendince komik bir şey gördüğü zaman, şen-şakrak kahkahalar atar, yeni oyuncak alınırsa mutlu olur. Çocuklar, gülerler, ağlarlar, kızarlar, sevinirler, üzülürler. Onlarda her şey nettir. Katkısız, katışıksız. Sevinçleri apaydınlık, kızgınlıkları kapkaradır.

............................................................

Babam öldüğünde, babaannem bizdeydi. Bu onun şansı mıydı, şanssızlığı mı çok düşündüm bu konuda. Şimdi yeniden düşününce şansıydı diyorum. Son bir kez daha görebildiği için… Mersin’ deydik. Babaannem, İstanbul’da amcamlarla yaşıyordu. Her sene gelemezdi yanımıza. Biz her yıl bir başka şehirde hatta bölgede olurduk, o yüzden belki. Altmışlı yaşlarındaydı sanırım. Kurban Bayramı’nı hep birlikte geçirdik. Bayramın hemen ertesi günüydü. Bahçede ip atlamıştık ve ipin bir ucu babamdaydı. Yoruldu muhtemelen. Sonra gelen bayram kartlarını okurken, son okuduğu kart elinde, sessiz sedasız gidiverdi. Sonradan öğrendik, elindeki son okuduğu, geçen sene kaybettiği bir askerlik arkadaşının eşinin yolladığı bayram tebrik kartıymış. Bu, hassas yürekli babamın yıpranmış kalbinin (bir kriz geçirmişti zaten) son hüznüydü.

Hepimizin yaşadığı ilk büyük şoku ve bir sürü insani karşılamaları, çığlıkları, dövünmeleri, koşuşturmaları atlattıktan sonra unutamadığım tek şey, babaannemin, kadife berjer koltukta, sırtı dimdik oturmuş, her gün okuduğu Kur’an’ı, yine tertemiz (kahverengi küçük çiçekleri olan) jorjet elbisesini giymiş, başında bembeyaz örtüsüyle, yüzünde gizemli, tuhaf, mutmain (bu kelimeyi çok sevdiğim için kullanıyorum, ' içinde teslimiyet de içeren bir tatmin olma durumu' ) bir tebessümle okuyuşuydu. Gördüğüm en anlamlı, en hüzünlü, en gizemli, hatta en kutlu, kutsanmış tebessümdü.

.........................................................

Çocuk kahkahası… İşitmesi ne güzeldir değil mi. Gelin görün ki bende korku, hüzün, umutsuzluk çağrıştırır. Kalabalık neşeli aileler… Açık penceresinden neşeli gülüşler, bol ışıklar, tabak çanak sesleri yayılan evlerin önünden geçerken, bir kasvet dolar içime. Hiç düşündüğünüz gibi değil. Bana geçmişimi, neredeyse tümünü kaybettiğim mutlu ailemi, çocukluk günlerimi hatırlattıkları için değil. Ben tüm bunları çoktan aştım. Babaannem o tebessümü bana miras bıraktı, babamdan otuz sene sonra öldüğü zaman. Babasının annesinin yanında mutlu mesut gülen çocuktan gözlerimi kaçırmam, onun da bir gün bu tadı mutlaka kaybedeceğini bilmemden, ve onun için endişelenmemden kaynaklanır. Bu yüzden hemen o an oracıkta onun için bildiğim bütün duaları okurum.

..........................................................

Ayvalığa giderken, yanıma okumak üzere aldığım kitabın ayıracının üzerinde bir yerlere “her yolculuk başlangıcında olduğu gibi buruk bir sevinç var içimde” diye not düşmüşüm. Dönüşte gözüme ilişti. Tam da otobüs hareket ederken, şimdi ne yazardım diye düşündüm. Dönüş yolu başlarken hissettiğim de “tatlı bir hüzün” dü. “Erişkin insan olmak” böyle bir şey işte. Mutlulukla hüzün buluşuyor. İllaki buluşuyor. Endişeler, korkular da (tabii kendimizle ilgili olanlar) yavaş yavaş yerini kabullenmişliğe, sabırlı bir bekleyişe bırakıyor. Her şeye hazır, teslimiyetçi bir bekleyişe…

Sevgiler…

Geçmişten Kırıntılar  

Posted by Asuman Yelen in , , , , , , ,


Ben bir haftadır hala siyah-beyaz günlerimdeyim. Galiba o günlere sığınıyorum bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde. Çocukluğuma dair bir sürü şey geliyor aklıma ve ben, başımdaki tüm aksilikleri böylece yok sayıyorum adeta. Ayağımdaki rahatsızlığı, bir yıldır hele şimdi güzel havalar da başlamışken, yollarda sokaklarda dolaşamamanım verdiği ruh sıkıntısını böylece geçiştirmeğe çalışıyorum. Terapi gibi bir şey.

Anadolu şehirlerinden birinde, ahşap bir evde, herkesin aynı odada oturup hep birlikte vakit geçirdiği hoş günlerdeyiz.. Dört kardeş ve anne baba sobanın etrafındayız. Herkes kendi aleminde. Muhtemelen ablam ve ağabeyim ders çalışıyor. Ben bebeğimle oynuyorum. Yeni yeni yürümeye başlayan kardeşim de halının üzerinde serseri mayın gibi oradan oraya koşuşturup duruyor. Düşüyor, kalkıyor, yeniden başlıyor..Bu düşüşlerden birinde tam doğrulmak isterken babam önce bizlere göz kırpıyor sonra da ona bakıp yüksek sesle, vahh…evvv….laaa…dımmmm diye bağırıyor. Bizimki tam ayağa kalkmışken, kendini yere bırakıveriyor ve başlıyor ağlamaya. Tabii bizler kopuyoruz gülmekten. Bize bakıyor, güldüğümüzü görünce, yaşları gözünde kurumadan o da başlıyor gülmeye. Sevgili kardeşim adamakıllı yürümeye başlayana kadar bu şirin oyun sık sık tekrarlanıyor.

Ne çok düşerdik çocukken, ne çok düşer çocuklar. .Kimi zaman kendi kendimize kalkarız, bazen yanımızda yürüyen annemiz, babamız kaldırır yerden. Üstümüzü başımızı temizlerler, canımız yandı ise, sevip, okşayıp teselli ederler. Bazı anneler de, ki çoğunlukla böyle olur, bir güzel azarlar, bir de temiz döverler evlatlarını üstlerini kirlettikleri, elbiselerini yırttıkları için. Çocukluğumdan bu günlere, her gördüğümde çok içerlemişimdir bu duruma. İçime nasıl işlediğini bir örnekle anlatayım.

Onbeş-onaltı yaşlarındayım. Platonik bir sevgilim var. Karşı apartmanda oturuyor. Geceleri onu düşünüyor, sabahleyin erkenden onu belki görürüm diye cama koşuyorum. Sanki o da bana bakıyor.

Yanıldığımı bir süre sonra o, bir üst katımızdaki arkadaşımla çıkmaya başladığında anlıyorum. Hayatım kararıyor. Dünyaya küsüyorum. Benim için her şeyin bittiğini düşünüyorum. O büyük acıyla kağıda kaleme sarılıyorum. Şu dizeleri sıralıyorum.(aynen aktarıyorum.)


“Sevmek istedi genç kız,
Çocuk ağlamak
Genç kız mutluluk aradı aşkta,
Çocuk annede şefkat.

Ansızın gördü delikanlıyı genç kız
Çocuk düştü kanattı dizini
Çarpmaya başladı genç kızın kalbi,
Çocuğun gözyaşları akmaya

Heyhat, delikanlı anlamadı genç kızı,
Kendisi için çarpan kalbi bilmedi.
Tokatladı annesi düşen çocoğu,
Zavallının gözyaşını bile silmedi.

Görüşmek dileğiyle,

Blog Widget by LinkWithin