mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Dahi Olmak Zor Zenaat  

Posted by Asuman Yelen in ,


Zaman zaman küçük şeyleri yakalar, onlarla mutlu olur, yaşamımıza kattıkları sürpriz

için sevinir, zaman zaman bloglarımıza da taşır "küçük büyük mutluluklar" benzeri

başlıklarla önemlerini vurgularız.

Bugün benim başlığım da, benzer durumlardan yola çıkarak, " yaşamımı zehir eden

ufak-büyük aksilikler" olmalıydı. Ama çok uzun diye vazgeçtim.

Kariyerimin neredeyse tümünü Kambiyo servislerinde, (döviz hesapları, para transferleri,

ithalat-ihracat) maddi manevi hemen hiç sorun yaşamadan tamamlamış, ailevi

konularda sorun çözücü olarak o evden bu eve (hısım, akraba, arkadaş da buna dahil)

koşturan, üç yeğenim ve birçok arkadaş çocuklarının mezuniyetlerine, Anadolu liseleri

ve üniversitelere girişlerine doğrudan katkı sağlayan biri olarak pratik yaşamın mini

minnacık sorunları karşısında elimin ayağımın birbirine dolaşıyor olması canımı fena

halde sıkmakta, kötüsü, yaşamımın düzenini, rutinini bozmakta, ilaveten, özgüvenimi

yerle yeksan etmekte.


Yetmiş milyon okurum illa da örnek isterse diye hemen aklıma gelenlerden birkaçı.

(Her gün çaydanlık yakmak, üç gözlüğü birden kaybedip, arayıp bulmak için

odalar arasında kilometrelerce yol katetmek gibi sonradan olmaları es geçiyorum.)


-Şampuan, spray, bazı kozmetik eşyalar (pudra vs) bazı ilaç kapakları (özellikle asprin şişesi)

dvd hatta kolonyalı mendil gibi şeyleri ilk kullanıma açamamam.

Küpe, bilezik, kolye, broş gibi eşyaların (hafif karmaşıksa) mekanizmalarını çözüp onları

takabilmek için uzun zamanlar harcamam. (Ve çıkarabilmek için)

Taksiyle bir yere gitmeye kalkıştığımda, gideceğim yeri asla tarif edememem.

Randevu gün ve saatlerini her seferinde unuttuğum için bir gün öncesinden

mutlaka birileri tarafından aranmak zorunda kalmam. (Bensiz olamazlar çünkü:))

Yeni alınan tüm elektronik ve beyaz eşyaları, bir bakışta çözüp tek başınayken asla

kullanmaya cesaret edememem. Bir küçücük cep telefonunun bir fonksiyonunu

çözebilmek için parktaki 5 yaşındaki (+1,-1 ) çocuklardan yardım istemem.


Ve bugüne gelecek olursak....


Sevgili dostum Sis' in herşeyiyle hazırlayıp kotarıp önüme koyduğu yeni yüzlü

bloguma, hazırladığım 10 şarkılık listeyi günlerce uğraştığım halde ekleyememiş olmam.

Eminim tek bir tık la halledilecek bir şeydir:((


Biliyorum, tüm dahiler dalgın ve dikkatsizdir.

Ama bunu bilmek, özene bezene hazırladığım listemdeki o güzelim müzikleri

(ki bunu yapmak hep hayalini kurduğum bir şeydi, 70 milyon okurumun mükemmel

yazılarımı hafif müzik eşliğinde okuması ) dinleyemediğim gerçeğini değiştirmiyor.


Bu yazıyı okuyan bir çok kişi, şimdi içinden, " pabuçlarımın dahisi, bi küçücük teknik

sorunu bile çözemiyoo" diyebilir ama ne gam, vidalardan parabollere, pi sayısından

denge prensiplerine bir çok konuya el atmış, "bana bir dayanak verin size dünyayı

yerinden oynatayım" demiş ve oynatmış biri olarak Archimedes' in adı geçtiğinde

akıllara ilk gelen, çırılçıplak sokaklarda koşturan bir adamcağız imajı değil mi?


Hep keyifli olalım....

Aşk 1944  

Posted by Asuman Yelen in , , ,



Genç bopstil, fötr şapkasını ensesine yıkmış, koltuğunda iki haftadan beri taşıdığı ve henüz

kesmeğe vakit bulamadığı bir kitap, sağına soluna bakmadan yürüyor. Allah esirgesin, işiniz

düşüp de kendisine bir şey sormanız icabetse, cevap vereceği şüpheli. Hatta içinizden şöyle

söylenirsiniz. : " Acaba türkçe bilir mi?"

Boynunda çıbanı olmadığı halde donmuş gibi yürüyen delikanlıyı yer yüzünde hiç bir şey

meşgul
edemez kanaati hasıl olur insanda. Fakat işte, nihayet, kalabalığı yararak sökün etti,

geliyor. Ah
amur!

- Bonjur Şeri!

- Oooo... Bonjur!

-Ne iyi oldu buluştuğumuz. Fakat gözleriniz? Ağlamışsınız.

-Hayır, hayır uykusuzluktan. Akşam çok dansetmişim.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Delikanlı, avurdunu pastanın yarısıyla doldurduktan sonra cesaret buldu:

-Bugün size hislerimi söylememe müsaade edeceksiniz değil mi? Jövüzem dötu monkör.

-Ah ne iyi, ne iyi! Fransızca da biliyorsunuz. Bana da öğretseniz.

-İleride, avek plezir!

-Doğru mu söylüyorsunuz?

-Oooo, Parol döner!

-Kuzum evvela şu döner kelimesinden başlayalım. Türkçeye benziyor.

-Döner, söz demektir. Tesadüfe bakın, en çok dönen şey de odur.

-Bence öyle değil. Verilen söz tutulmalıdır. Peki, mesela "Ben sizi seviyorum" nasıl söylenir?

Delikanlının gözleri, berbat bir zeka kıvılcımı ile parladı:

-Siz bana onun türkçesini öğretir misiniz?

-Eeeeeh! Sanki bilmiyorsunuz! Sevmek demek, daima beraber gezmek, sevgili ile birlikte

gününü hoş geçirmek. Haydi şimdi sizde sıra!...

-Jö, ben. Mektepten hatırınızda kalmadı mı ? Jö, tua, ila...

-Sahi öyle bir şeyler vardı.

-Jö, ben, vu, seviyorum, zem sizi...

İlk ders bu tertip devam ederken yiyebildikleri kadar pasta yediler, çıktılar. Cadde üzerinde

delikanlı, Tino Rossi' yi taklit etmeğe çabalayarak şarkı söylemeğe başladı:

Leflör palissö löfö saten,

Lombrozo glissö dan löjarden

Lorlojo tissö...

Oraya kadar mı biliyordu, yoksa kızın esnediğini mi gördü, kim bilir.

- Biraz akordeon çalarım; güzel step yaparım; şiir yazarım...

-A, sahi mi? Şiire bayılırım.

-Fakat edebiyat tarihlerinde geçen ve bugün meşhur olan şairlerin yolunda değil, başka bir

çığırda. Onlar, herkesin bilip duyacağı şeyleri temcit pilavı gibi önümüze sürer dururlar. Beni

ve
arkadaşlarımı bu devir anlayamaz. Bu daima böyle olmuştur. Biz de Bethofenlerin

Şekspirlerin
akibetine uğradık. Mesela size bir parçamı okuyayım:


Gözlerinin üstünde vardı kaşları

Birgün gözleri çıktı.

Kaşlarına gözlük taktı

Çekilin körler!

Çekilin körler, sürmeli geliyor!


- O kadar mı?

- Evet bu beş satırcıkta gizlenmiş olan ruhu bu asır görmez. Onu görebilene ben dahi derim.

- Evet, hakikaten hoş bir şey.. İnsanın gözleri önünde canlı tablolar meydana geliyor dinlerken.

Delikanlı alınmış kaşlarını kaldırdı ve ancak parmaklarının ucu görünen ellerini sarkık

ceplerine
indirerek gözlerini mahmurlaştırdı:

- Amur! Nasıldı Türkçesi şey. Aşk yani! İşte o yazdırır.

- Demek ilham aldığınız bir kaynak var?

- Evet, menekşe kadife gözlerinin lacivert bakışları.

Delikanlı aynasına bakarak kravatının minicik düğümünü tutup boynunu sağ ileriden ve sol

ileriden yukarıya uzattı
.

Kısacık etekli ve türül türül boyalı sevgili:

- Şairler dedi, genç kızların kalbine giden yolları kolay bulurlar.

-Fakat sizi cidden seviyorum... Jövüzem boku!.

- Jövüzemini anlamadım ama...

- Lamur filyal, Lamur maternel, ojurdüi ilfe botan...

- Ah ben de böyle konuşabilsem!

- Çok yakında şeri. Dökel kulör e lakre, lakre e blanş. Yani, dünyayı öğrenmek istersen Fransızca öğren!.

- Çok doğru. Bizim mecmualar sanki Holivutta olanı biteni harfi harfine yazıyorlar mı? Avrupa salonlarındaki kibar hayatı acaba, sadece bildiğimiz gibi mi?

- Evet şeri, muhakkak ki bambaşkadır. Sizinle nerede buluşabileceğiz şeri?

- Bize gelirseniz!

- Anneniz?

- Sizi çok iyi karşılar!

- Ablanız?

- O da taylorile beraber yukarıki odada olur ekseriya.

- Nişan oldu mu?

- Olacak ama daha öbürünü savamadı. Taylör, şimdiye kadarkilerin içinde en yapışkan çıktı.

Pazara beklerim.

- Oruvar şeri teşekkür ederim

- Oruvar!.,






Not: Elimizdekini onlarca taşınma, telaş, koşuşturma arasında kaybettiğimiz, babamın 1944 yılında yazdığı bu öykü kitabını bulup bana yollayan kuzenim Hikmet Ağabeyime bu güzel jesti için sonsuz teşekkürler.


(Karikatürler de babama aittir. Öykünün tek bir kelimesi tek bir noktalama işaratini değiştirmemeye özen gösterdim.)

Sevgiyle kalın.....

Sıcak-soğuk-sıcak  

Posted by Asuman Yelen in , ,



Gidiyoorr eyyvahh.... Hoop son anda can havliyle yakaladım ...

Biraz sakinleşmeyi bekledim sonra yavaşça, dikkat ve özenle suyun altında yıkadım.

Son kahve fincanım. Seksenli yıllardan beri kullandığım kıra kıra sonunda tek bir tane kalan, kahveme, kahve muhabbetime lezzet katan, ince porselen, sade görünüşlü, beyaz fincanım.
Bu gün bir tehlike daha atlattı. O ben yaşadıkça yaşasın istiyorum. Evimde kahvemi hep onunla içeyim.

Kimbilir kaç sevgili el kavradı tabağını, kaç sevgili ağız tattı ilk yudumunu, ardından bir oohhh çekerek. Kaç gelecek okundu telvesinde şaka şamata.

Fincanımı kurulayıp salimen dolaptaki yerine kaldırdıktan sonra, mutfağı toplamaya devam ederken, onu satın aldığım dükkanın sahibi geldi aklıma. Bizim yaşamımızda hayli yer tutan Sabri Bey.

Onunla önce ablam Eminönü' nde çalıştığı şubede tanışmıştı. Yurt dışından o dönemlerde Türkiye' de olmayan bazı elektronik eşyalar, tabak- çanak nevii şeyler, bazı dekoratif eşyalar hatta makyaj malzemeleri getirir ve taksitle banka çalışanlarına satardı. Ablam 31 ekran siyah-beyaz bir televizyon almıştı. Sonrasında da zaman zaman alışverişler yapılmış, hep bir Sabri Bey lafı geçmişti ablamla arkadaşları arasında uzun bir süre.

Seksenli yılların ortalarında Anadolu Yakası' nda ilk oturduğum Kazasker' deki evimin yan sokağında, vitrininde her zaman gördüklerimizden çok farklı şık porselenler, biblolar bulunan bir dükkan oradan geçen herkes gibi benim de dikkatimi çekmişti. İş dönüşü filan arada bir bakardım. Bir iş dönüşü dayanamadım girdim.

Bir masanın ardında oturan kısa kesilmiş kızıl saçlı orta yaşlarda bir adam beni görünce şaşkınlıkla karışık bir sevinçle "ooo siz bu yakaya mı taşındınız aman ne güzel" diyerek bana doğru yürüdü. Uzattığı eli sıkarken hava tam kararmamışken yakılan lambanın loş ışığında hatırlamaya çalıştım. Tanımıyordum. Biraz konuşunca onun beni hiç tanımayıp ablamla karıştırdığı, benim de gıyaben çok iyi tanıdığım bu beyefendiyi hiç görmediğim anlaşılmış oldu. Bir ısıtıcıda su kaynatarak kahve ikram etti. Biraz hoş beş sonra ayrıldım dükkandan.

Sonraki ilk hafta sonu bu sefer bir şeyler almak üzere gittim. Son derece güler yüzle karşılandım.
"Fazla meşgul etmiyeyim" telaşıyla birşeylerin fiyatını sormaya yeltenince önce kahvemizi içelim bakalım, bakarsınız acelemiz yok diyerek fincanları hazırlamaya başladı. Kahvemizi içerken ben oradaki her biri diğerinden güzel (şimdi her yer çok daha güzelleriyle dolu) porselen yemek takımlarını, çay fincanlarını inceliyor o da baktığım sorduğum her şey hakkında bizzat gidip beğendiği tüm bu eşyaları nasıl ısmarladığını getirmek için nasıl uğraştığını anlatıp duruyordu. Tüm bu konuşmaların arasında bir pundunu yakalayıp gözüme kestirdiğim çay takımını işaret edebildim. Önemsemez tavırlarla nihayet kutu masaya getirildi. Bir bezle fincanlar, şekerlik, her parça tek tek silindi. İnce kâğıtlara sarılmaya başlandı. Ben "fiyatı..." demeğe kalkıştım, tatlı tatlı gülümseyen cam göbeği mavisi gözleriyle ayıplar gibi bakarak "kolay"dedi. "Ama taksit..." diyecek oldum o paketlemeye devam etti. "Yaparız bir şeyleer..." diyordu sürekli.
Uslu uslu bekledim. Fincanlar hayalimde vitrindeki yerini çoktaan bulmuştu bile. Koca kutu paketlendi büyük siyah poşete kondu, kapının yanına, alınıp götürülmek üzere bırakıldı.

Sabri bey poşeti yere bıraktıktan sonra masasına döndü. Ağır ağır oturdu. Yavaş hareketlerle çekmeceden hesap makinesini çıkardı. Sanki birden hava soğumuşcasına ürperdim.
Tuhaf bir sessizliğe bürünmüştü. Cam göbeği mavisi gözleri kısılmış, güleç surat ciddileşmiş "çok meşgulüm sakın bana bir şey sorma" dercesine sessiz, uzak işine gömülmüştü. Ortalık o kadar sessizleşmişti ki dijital hesap makinesinin tuşlarının sesi duyulur olmuştu. Değil konuşmak göz göze bile gelemiyorduk. Sabri bey o an uzay mekiğinin sapmasını hesaplayan bir NASA mühendisiydi adeta.

Çok uzun bir bekleyişten sonra nihai an geldi bir rakam yazıldı kâğıdın tam ortasına kocaman, sonra da keskin bir hareketle daire içine alındı. Gözlerim yuvalarından dışarı uğradı. Beklediğimin iki katı. İtiraz etmek istedim ama sesim yokolmuştu.

Hiç yüzüme bile bakmadan çekmeceden senetler çıkarıldı. Sadece üç taksit. "Ama ben... sanmıştım ki.." diyecek oldum. Buz gibi bir sesle "aslında artık peşin çalışıyorum bu ablanızın hatırı için" demez mi. Ben ben olmaktan çıkmış ablamın kardeşi oluvermiştim o an için.

Ellerim titreyerek senetleri imzaladım. Pulun üstünü ve açığını. Buz gibi ifadesiyle tarihleri imzaları kontrol etti. Ayağa kalktım. Kapının yanındaki poşete uzandım. Sabri bey birden yerinden fırladı yüzünde dostane bir ifadeyle benden önce poşeti aldı. Elini uzattığında cam göbeği mavisi gözleri neşeyle, sıcacık parlıyordu. Elini sıktım, poşetimi aldım, zarifçe eğilerek açtığı kapıdan çıktım. "Her zaman beklerim Asuman Hanım" diyordu arkamdan. Bir şey almanız gerekmez. Kahve içeriz. (Yeniden ben olmuştum) Ablama selam bile söylemedi. Sinirle uzaklaşırken içimden " acaba bir daha kapısının önünden geçer miyim" diyordum.

Geçtim. İçeri de girdim. Hem de defalarca. Neşeyle, sohbetle kahvesini içtim. Korkuyla daire içine alınacak rakamı bekledim. Pişmanlıkla senetleri imzaladım. Kahırlanarak "bu son olsun" diyerek poşetimi alıp çıktım. Sabri Bey' in suçu yoktu. O hep aynıydı. Sıcak-Soğuk-Sıcak. Ben de hep aynıydım. Aptal-Aptal-Aptal. ;)))))

Bu gün hala oradan aldığım beyaz porselen takımın kalan tabaklarını kullanıyorum. Tabii bir de tekbir tane beyaz kahve fincanı ve tabağım...

Ağlarız Gülünecek Halimize  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,




Daire kapısının zili belli belirsiz çaldı. Kapıyı açtığımda aşağıda, merdivenin tam ortasında duran genç bir kadının ürkek bakışlarıyla karşılaştım. Orada olduğuna pek de şaşırmamıştım, çünkü zil sesine Paçoz her zamanki gibi birkaç “hav” demişti. Çekingen bir sesle “ablacığım, biraz bize gelir misiniz, size bir şey sormak istiyorum” dedi. Bir an duraladım. Sonra biraz tereddütle hafif de şaşkın bir şekilde “olabilir “ dedim. “Sen in, ben yemeğin altını söndürür gelirim.” Aslında ocakta yemeğim yoktu. Sadece biraz zaman kazanmak istemiştim. Biraz korkmuştum doğrusu. Kadın alt kat komşumdu. (Raca-prens-şehzadeden önceki.) Bir gece önce, geldiklerinden beri hemen hemen iki gecede bir işittiğim, birinci kattan bile duyulacak kadar şiddetli kavgalardan birini daha etmişler, kadıncağız “tamam aşkım, n’olur vurma aşkım” diye evin bir ucundan diğer ucuna koşturmuş durmuştu. Darbe ve kırılan eşya seslerinin haddi hesabı yoktu. Ve cani adamın gür sesiyle ettiği küfürlerin.

Bu çift benim alt katıma taşınalı birkaç ay olmuştu. Kadın çok genç ve güzeldi. Adamla bir ya da iki kere asansörde karşılaşmıştım. Orta yaşlı, çok uzun boylu, kibar bir beyefendi görünümündeydi. Çok yeni bir bebekleri vardı. Taşındıklarında yirmi günlüktü. Yani kadın da yirmi günlük lohusa idi. İlk birkaç günden sonra hiç bitmeyen darp olayları başlamıştı bile. O aralar ben İnci Ertuğrul’un öğleden sonra kuşağındaki programını izliyordum. Anneleri evlatlarıyla kavuşturur, dargınları barıştırır, kayıp yaşlıları bulurdu. Benzerleri gibi bir programdı ama İnci Ertuğrul’u önce anneme benzediği için, sonra onun o çok samimi, yapmacıksız, etrafını kırmaktan çekinen naif tarzını, yeri gelince haksızlığa karşı sesini çekinmeden yükseltmesini çok severdim. Bir de çok üzüldüğü zaman, ağlamak için değil ağlamamak için uğraşır, gözyaşlarını tutamadığı zaman da çirkinleşir, yüzü gözü kırışır, o ise aldırmazdı. (Ağlamayı marifet sayan, göz yaşlarını avuçlarıyla silen tayfadan değildi.) Her neyse o ara bu programı seyrederken hep bu kadıncağızı düşünür, gidip omuzlarından sarsmak, kaç kurtul bu adamdan diye bağırmak isterdim. Bunu hatırlamak korkumu biraz hafifletmişti. Belki bu yolda bir şeyler söyleyebilirdim. O cani gündüz vakti neden evde olsundu.

Tüm bunları aklımdan geçirirken, bir yandan da çabucak hazırladığım muhallebiyi bir kaseye doldurdum (bebek için) ve inip kapılarını tıklattım. Salonun ortasına bir soba kurmuşlardı. Bebeğin yatağı sobanın yanındaydı. Aslında apartman kaloriferliydi ve güzel de ısınıyordu. Evde hanımın kız kardeşi de vardı. Her ikisi de eşarplarını kulaklarının arkasına sıkıştırmışlardı. Etrafıma göz attığımda gördüğüm yeni evli bir çiftin bol cilalı ve bol dantelli eşyalarıydı. Her taraf el yapımı çeyizlerle doluydu. Öğrendiklerimi duyunca bu çeyiz içimi acıttı doğrusu.

Çift nikahsız yaşıyordu. Kızın anne ve babası kandırılmıştı. İmam nikahı kıyılmış, adamın son mahkemesinden (boşanma) sonra da güya resmi nikah kıyılacaktı. Ama düğünden sonra adamın boşanmaya niyeti olmadığı ortaya çıkmıştı. Ve, kelimenin tam anlamıyla bir psikopat olduğu. Kadıncağız bana adamın kaç evlilik yaptığını ve kaç çocuğu olduğunu nüfus idaresinden nasıl öğrenebileceğini soruyordu. (Nedenini bilmiyorum.) Tüm bunları boş vermesini, çocuğu alıp ailesinin yanına dönmesinin en doğrusu olduğunu söylediğimde ağlamaya başladı. Ailesi kabul etmiyordu. Çok iyi bildiğimiz bir yaşam klasiğini bir de ondan dinledim. Bu arada vücudunun gösterebildiği her yeri çürük içindeydi. Hamileyken de çok dayak yemişti. Adamın işkence yöntemleri çok çeşitliydi doğrusu. Bir gece önce kocasının kendisini banyoya sokup zorla ağzına şampuan, arkasından da duşla su doldurduğunu anlatırken kız kardeşi de göz yaşları içinde kendisini dinliyordu. İnanılır gibi değildi içim acımıştı. Kadın sığınma evlerinden bahsettim. Kadınların eskisi kadar çaresiz olmadığından, iş bulup rahatlıkla çocuğuna bakabileceğinden bahsedip güçlü ve cesaretli olması gerektiğini isterse elimden gelen yardımı yapabileceğimi söyledim.

Gözlerinde yaşlarla iki kardeş anlattıklarımı dinliyorlardı. Onlar dinledikçe ben coştum, yüreklendirmek adına uzun uzun konuştum... konuştum... Tepeden tırnağa İnci Ertuğrul kesilmiştim. Her ikisi de hayran hayran izliyorlardı. Genç kadın ben bir nefes almak için duraklayınca, “ ne iyisin abla, hem de güzelsin, çok da kültürlüsün. Kimbilir abi nasıl seviyodur seni” dedi. Afalladım. “Ne abisi, abi de kim?” “Kocan, abla.” Hiç beklemiyordum bunu doğrusu.”Ben evli değilim” dedim. Şaşırmıştı. Sen de mi imam nikahlısın yoksa ablacım” İyice titizlenmiştim. “Ne imam nikahı canım, olur mu öyle şey!” Gözleri faltaşı gibi açıldı. “Yani senin kocan yok mu???” Artık eni konu sinirlenmiştim ben de. Sert bir şekilde “yok.” dedim. “Peki hiç mi olmadı???” “Olmadı.” İki kardeş şaşkınlıkla birbirlerine baktılar sonra ikisi birden bana dönüp incelemeye başladılar. Kendi dertlerini unutmuş, yoğun bir acıma hissiyle bana bakarken bir yandan da dizlerini dövmeye başladılar “Vah ablacım vaah vah.” dedi yeni gelin, diğeri de başını sallayıp onaylarken “sen benden de bahtsızmışsın anacım.”

Böyle bir durumda bu bayanlara, söylenecek sözü, verilecek cevabı olan varsa buyursun söylesin. Ben tek kelime bile bulamadım doğrusu. Nutkum tutuldu. Öyleceee bakakaldım yüzlerine.

İnanılır gibi değil öyle değil mi. En ufak bir mizah öğesi ya da bir kelime bile ilave etmeden anlattığım bu şeyi ben yaklaşık iki sene önce yaşadım. Tastamam aynısını yaşadım. Yorumu dostlara bırakıyorum.

Hep sevgiyle kalalım…

Blog Widget by LinkWithin