film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

A..J. Cronin  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,


Yeni yıl için şu çok meşhur beyaz sayfaya görünmez kalemle yazdığım kuralların başlarında bir yerde , "geçmişe biraz mesafeli durmak" kararı vardı. Hemen söylemeliyim, bunun Satürn ' le kesinlikle ilgisi yok. On- on beş gündür kendimle ilgili yapabileceğim en radikal değişikliğin bu olacağını bu yüzden kolay olmayacağını tahmin ediyordum. Ama hemen ilk günden dolup taşacağımı ve ilk yazımın yine anı yazısı olacağını hiç öngörmemiştim doğrusu.

Evet. Ocak bir gol bir. Akşam oturdum güzel güzel Show TV. de dans yarışmalarının tekrarını izledim. Sonra yazmayı düşündüğüm keyifli post için tam ekrana arkamı dönmek üzereydim ki başlayan filmin altındaki açıklama çarptı gözüme. "A.J. Cronin' in romanından uyarlanmıştır." Sonra, radyo temsili gibi dinlemeye başladım. Londra' da bir baba ve anne kızları için bir damat adayı bulmuşlar, kız gönülsüz. Tanımadan aşık olmadan evlenmek istemiyor. Otoriter tavırlı anne daha ne kadar babasına yük olacağını soruyor. Kız reddetmekten vaz geçip adamın mesleğini öğrenmek istiyor. Anneden babadan önce atlıyorum. Doktor. Sonra merakla beklemeye başlıyorum. Ne zaman Uzak Doğu' ya gidilecek . Gerçekten bir kolera salgını nedeniyle gönüllü olarak karısını da alıp Çin' e gidiyor doktor bey. Film, orada geçiyor.

Yaşıtlarım bilirler, A.J. Cronin bizim ilk gençlik yazarlarımızın en çok okunanlarından biriydi. Mesleği de doktorluk olan yazarın roman kahramanları genellikle doktordu ve çoğunlukla olay lar Uzak Doğu' da geçerdi. Bir de kadın yazar vardı benzer (umarım kitapsever dostlarım hatırlayıp yoruma yazarlar) doktor-Çin ikilemesini kullanan, ismini hatırlayamadığım.

Cronin' in çok sayıda kitabını okuduğumu hatırlıyorum. Şahika ismi aklımda kalmış ama esas bir çırpıda okuyup en çok etkilendiğim eseri Yeşil Yıllar olmuştu. 16- l7 yaşlarımdaydım sanıyorum.
O dönem en sevdiğim romanların başında geliyordu. Aklımda kalan deniz tutkusu, kardeşlik, ayrılık temalarının ağırlıklı olduğu idi. Sonu çok çarpıcıydı.

Sonra o yaşlarda bol bol okuduğum o günleri hatırladım.

En çok gece ve yatağımda okurdum. Elime aldığım kitabı bitirmeden kesinlikle uyumazdım. Aklıma bir şey takılıp anlamadan okuduğumu hissedersem geriye döner, tek kelimeyi boş geçmezdim.

Eğer gündüz okuyorsam elimde ya elma olurdu ve yıkayıp ısırarak yerdim, ya da soğuk süt içerdim. Hala elma ve özellikle soğuk içiyorsam süt bana hemen ilk gençliğimi ve kitap kokusunu çağrıştırır.

Çalışırken yollarda çok kitap okudum. Trende ve vapurda. Kara yolunda kesinlikle okuyamam.
Hemen başım döner midem bulanır. Unkapanı' da çalışırken, Bakırköy-Yenikapı arası trende genellikle ayakta olurdum. Ama dönüşte Sirkeci' den ilk kalkacak olana oturamazsam mutlaka bir sonrakine biner açar kitabımı okurdum. Sonra ilginç bir şekilde bir an gelir kitabı kapatır toparlanır, tren durur ve inerdim. Nasıl bir alışkanlık oluşmuşsa, durakları takip etmem gerekmezdi. Zeytinburnu- Yenimahalle arası çok uzun, Yenimahalle- Bakırköy arası çok kısa olduğu için herhalde içgüdüsel olarak algılardım ineceğim durağı.

Doksanlı yılların ortalarından sonra zihnim tamamiyle başka konularla ve yoğun bir şekilde meşgul olduğundan sanırım, okuduğum şeye odaklanma yeteneğimi kaybettim. Gerektiğinde okuyormuş gibi yapıp boşa sayfa çevirdim ama uzun süre okuyamadım. Son üç yıldır yavaş yavaş önce sevip bildiklerimden başlayarak en çok da bu blogun katkısıyla dostların yazılarını bol bol okuyarak bu durumun üstesinden gelmeye çalışıyorum.

Görüldüğü gibi ben ne kadar denemek istesem de geçmişim beni bırakmıyor. Alay eder gibi televizyonda ilk defa Cronin' den bir uyarlama ekranlardan göz kırptı, nanik yaptı. İlgimi çekmeyi başardı.

Sanırım bu, Satürne düşman bir gezegenin işi. Onlar itişip kakışıyorlar, olan bana oluyor.

Böylelikle de, yine, her sene olduğu gibi o 365 beyaz sayfalı boş defter, ilk sayfasından itibaren boş kalmaya mahkum gibi görünüyor.

Ve Erol Evgin yine aynı şarkılarla bir yerlerden sesleniyor.

Hep böyle kal. Hep böyle kal . "Dün" e yakın...

Hep sevgiyle kalalım...

Benim sinemalarım 4  

Posted by Asuman Yelen in , ,

70 'LERİN BAŞLARI

Yetmişli yıllar ve sonrasında, sinemanın yaşamımdaki yeri, çocukluk ve ergenlikteki kadar yoğun ve görkemli sayılmaz. Buna yaşamımdaki değişikliklerle birlikte, televizyonun yavaş yavaş hayatımıza girmesi ve sinema sektöründeki gerileme ayrı ayrı neden gösterilebilir.

Yaşamımın 70-85 yılları arası, bir yıl Bakırköy, bir yıl Merter hariç Ataköy’ de geçtiği için sinema maceram da Bakırköy ile sınırlı kalıyor. (Arada gittiğimiz Beyoğlu, Şişli sinemalarını saymazsak.) Yetmiş lerin başları, (işe başlamadan önce) lise bitmemekle birlikte, lise ile ilişkim kalmadığı için evde oturduğum yıllar. Ağabeyim ve ablam bankada çalışmakta, kız kardeşim ise lisede okumaktadır. Bol bol ne bulursam okuduğum ve biraz da yazmaya başladığım bu dönemde ara ara tek başıma Bakırköy sinemalarında seyrettiğim filmlerin pek aklımda kaldığını söyleyemem. Daha çok, Alain Delon’ un sonunda gerekli gereksiz mutlaka ölerek beni önce şaşırtıp sonra kanıksattığı (Delon' un yüz suyu hürmetine seyredilen) bol tabancalı filmleri, birkaç Charles Bronson filmi hayal-meyal aklımda kalanlar. Tabii çok beğendiklerim de var. Örneğin, beni yüzüm gözüm şişecek kadar ağlatan “Elveda Mr. Cheeps “ filmi ve yine en sevdiğim aktörlerden biri Peter O’ Toole ‘un diğer filmi “Generallerin Gecesi”. Hitler dönemini anlatan bu filmde karanlıklardan gelen ve bu sefer Rayuş’ a ait olmayan bir tiz sesin sorduğu soru aklımda kalmış: “Anne, hitlerin hepsi birden mi ölmüş?” (Bir bombalama sahnesi üzerine.)

70 ler, önce de bahsettiğim gibi en çok okuduğum yıllar. Tüm klasikler, varlıklar, çağdaşlar her şey okunuyor. Yaşamımıza giren yeni ve önemli diğer bir etkinlik, tiyatro. İlk olduğu için “Yaygara 70” (Dormenler) benim için son derece önemli. Sonrasında Fatih Tiyatrosu, Koca M.Paşa Çevre Tiyatrosu, Ferhan Şensoy, Gazanfer Özcan, Şehir tiyatroları. Daha sonra bilumum Zeki-Metinler. Seneler ilerleyip, hepimiz çalışmaya başlayınca, hafta sonu da tiyatrolarla işgal edilince, sinema konusunda daha seçici olmaya başlıyoruz. Kriter de en çok gösterimde kalanlar. Örneğin, filmlerin babası, babaların filmi "The Godfather". Mario Puzo' nun yazdığı romanını içer gibi okuduğum, l972 yılında Coppola nın yapımcılığını üslendiği bu film, korktuğum gibi (Baba’nın sesi hariç) beni hayal kırıklığina da uğratmıyor doğrusu. Aynı şeyi söyleyemeyeceğim “Love Story" var. Bu Erich Segal romanını okurken helak olduğum halde, Arthur Hiller yönetmenliğinde 1970 yılında çekilen filmden pek de etkilenmiyorum.( Belki gözyaşı kontenjanı romanla dolduğu içindir.)

İtiraf etmem gerekir ki, belli tarihlerden bu güne kadar geçen yılları, özellikle seksenler- doksanları, içindeki insanlarla ve olaylarla birlikte, pek net hatırladığım söylenemez. Sinema için de aynı şey söz konusu. Sırf bu yüzden bu sonuncu postu önce yazmak istemedim. Ama biraz araştırma yapınca, seyrettiğim ve beğendiğim bazı filmler aklıma geliverdi. İyi ki de bakmışım. Örneğin bir The Way We Were” “nasıl unutulur. Sydney Pollack’ ın 1973 yapımı Barbra Straisand-Robert Redfort filmi. Böyle naif bir başka aşk filmi var mı. Sonradan video kasedini edinip onlarca kez seyrettiğim, bir o kadar da zevkle seyredebileceğim, politik tandanslı "esaslı" Amerikan filmi. Ve şahane müziği.






Bir başka esaslı film: “İrlandalı Kız”. 1970 İngiliz yapımı. Robert Mitchum, Sarah Miles oynuyor. Emek Sineması’ nda iş çıkışı arkadaşlarla seyrettiğim bu filmin aylarca gösterimde kaldığını hatırlıyorum. Değişik ses sistemi ve teknik donanımıyla farklılık gösteren bu yapıt, evli genç bir kadının yasak aşk hikayesini anlatıyor. Köyün delisi dilsiz yaşlı rolündeki John Mills hepimizı etkiliyor.

İşte bir başka şaheser. “Cabaret”. 1972 Bob Fosse yapımı. Lisa Minelli’ nin enfes dans ve şarkılarıyla birlikte oyunculuğu da seyredenleri mest ediyor. Nastassia Kinski’ nin enfes doğa manzaralarıyla bütünleşen güzelliğiyle taçlandırdığı 1979 Roman Polansky yapımı “Tess” de beğendiklerimden.

Ve evet benden bu kadar..Son derece eğlendirici ve biraz da yorucu bu çalışmayı, bıkmadan ve daha önemlisi bıktırmadan sonlandırmanın zamanı geldi de geçti bile. Benim sinemalarım derken ben kendi adıma üç beş anı, üç beş film tadında bir şeyler düşünmüştüm. Meğer derin bir denize taş atmışım.Ne anılar üşüşmakten geri durdu, ne de filmler bitti. Halkalar açıldıkça açıldı. Durdurabilene aşk olsun.

Son olarak, tüm bu yazılanların yetkin bir ağızdan değil de amatör bir sinemasever tarafından, sohbet havasında ama filmler konusunda son derece hassasiyet gösterilerek hazırlandığını belirtmek isterim.

Sürç-i lisan ettiysek affola….


Hep sevgiyle kalalım…

Benim sinemalarım 3  

Posted by Asuman Yelen in , ,

ELVİS Mİ- CLİFF Mİ

Altmış dört Eylülünde ailem büyük bir hüsranla İstanbul’ a kesin dönüşünü yapıyor. Annemin “merkezi bir yer olsun, vasıtası bol olsun, okullara yakın olsun” şeklindeki talepleri, Fatih’ de karşılığını buluyor. Güzel komşuları, laz bakkalı, önündeki akasya ağacı ve sokağında oynayan çocukları ile evimiz, taşındığımız günden itibaren bize huzur veriyor. Vatan Caddesi’ ne yakın. Paralelinde Halıcılar Caddesi var. O caddenin en tepesinde de meşhur Renk Sineması. İlk önceleri, yaslı ve acılı annem, sinemanın lafını bile etmiyor. Ablamla ben, yavaş yavaş arkadaşlar edinmeye, çevreyi tanımaya başlıyoruz. O dönem gençlerinin tek gözde eğlencesi sinema.
Bir hastanede ameliyat hemşiresi olan küçük teyzem, anneannem yanımızda kaldığı için hafta sonu tatillerini bizde geçirmekte. Bu da biz kızlar için her Cumartesi Renk sineması demek. Sabah erkenden, en çok da ben olmak
üzere, birimiz bilet kuyruğuna giriyoruz. Caddenin taa aşağılarına kadar inen bu kuyrukta çoğu zaman yağmur altında saatlerce bekleniyor. Hemen hemen filmin başlama saatine yakın biletler alınmış olup, diğerlerinin de katılımıyla sinemaya giriliyor. Öğlen matinesi daha çok gençlerle (Fatih kız lisesi, Darüşşafaka erkek lisesi) dolup taşıyor.
Filmlerden en çok aklımda kalanlar, tabii önce Elvis-Cliff filmleri. Kızlar bir türlü kesin karar veremiyoruz bu iki yakışıklı arasında.Hangisi daha karizmatik. Kimin filmi izlendiyse o favori. Ama o günlerde Cliff Richard biraz daha ağır basıyor. The Shadows’ un eşliğinde çevirdiği romantik filmler, dillere pelesenk olan şarkılar. Hemen Aklıma geliveren bir tanesi “Summer Holiday.” Konusu hiç iz bırakmasa da müziği hala aklımda. Bir de haftalarca gösterimde kalıp teyzemin bize Beyoğlu’nda (Muhtemelen Emek Sineması) izlettirdiği, o, salya sümük ağlarken benim çok sıkıldığım çok meşhur Siyah Orfe filmi var. Teyzemin tekrar tekrar gidip izlediği. Tabii bir başka gösterim rekoru sahibi, muhteşem müzik ve dansları, dramatik Finali ile güzelim Natalie Wood' un oynadığı "West Side Story' i de unutmamak gerek.
Dr.JİVAGO , VİZON MANTO VE COCA -COLA
O dönemlerde, bizi derinden etkileyen filmlerden biri bir Boris Pasternak romanı uyarlaması, 1965 yapımı “Dr.Jivago . Bu filmden aklımda kalanlar, sürenin uzunluğu, Omar Sharif’ ın yakışıklılığı, Julie Christie’ nin güzelliği. O filmle ilgili bir de komik anım var. Birlikte gittiğimiz arkadaşımın halasının Cola’ yı pipetle içtiğini unutup başına dikmesi ve büyük bardaktaki tüm içkinin yüzüne, gözüne ve üzerindeki Vizon mantosuna olduğu gibi dökülmesi. Aynı tarihlerde yine biz öğrencilerin çok severek izlediği, sonunda göz yaşlarına boğulduğumuz 1967 yapımı ünlü Sidney Poitier filmi, “To Sır with Love", Lulu’ nun da aynı isimli şarkısı ile gönüllerde taht kuruyor. Yine ünlü final şarkısı ve sahnesiyle beni göz yaşlarına boğan 1968 yapımı Funny Girl (Omar Sharif-Barbra Streisand) var. O filmle hayran olduğum Barbra' nın ondan sonra çok sıkı bir hayranı olduğumu söyleyebilirim.
ANNEMİN TÜRKAN ŞORAY HAYRANLIĞI
Bir gün annemin hayatını değiştirecek kadar önemli bir şey oluyor. Renk sinemasının yanında bir de Zevk sineması açılıyor.Daha doğrusu önce tiyatro salonu olarak (Gülriz Sururi-Engin Cezzar) kullanılan salon, yeterli seyirci bulamadığı için sinemaya çevriliyor. Sadece Türk Filmleri gösterilmek üzere. (Sanırım rekabet olmasın diye) . Bir süreden sonra teyzemin ve komşuların ısrarıyla artık bize katılmaya başlayan annem, Türkan Şoray’ ın buğulu gözlerine vuruluyor. Böylece, matinelerin gürültüsünden başı ağrıdığı ve çok eskiden beri sinemaya akşam gitmeye alışkın oduğu için, her film değiştiğinde kızlarını toparlıyor ve rutin suare faslımız başlıyor. O yıllarda Fatih semtinde bu, yadırganmayacak kadar doğal bir şey. Annem, bir alışkanlığımızı daha yeniden devreye sokuyor. 4 no.lu loca. Böylece yavaş yavaş büyümeye serpilmeye başlayan kızlarını da korumaya alırken, geçmişi de tekrarlamış oluyor.(4 numarayı seçmesi de muhtemelen o yüzden ) Şu an tekrar tekrar seyredilen tüm Türkan Şoray filmleri ve gösterime giren Türk filmleri, mutlaka seyrediliyor 4 numaralı locada 65-69 yılları arasındaki yaşantımızın çoğu kış gecelerinde. Artık annem maaş günü bütçe yaparken, bir kalem daha ilave ediyor gider hanesine. Aylık sinema parası.
İSTANBUL’ DA YAZLIK SİNEMA FASLI
Fatih’ de o dönemde oturduğumuz 5 katlı apartmanda mükemmel komşuluk ilişkileri sürdürülmekte. Eşi babamla aynı bankada iken vefat etmiş olan Rüveydanım teyze annemle mükemmel bir ikili. İki bizden biraz büyük, iki de Rayegan’ la yaşıt ikiz dört kızları var. Akşamları bir araya geliyoruz. Kızlar balkonda kaçamak sigara tüttürüyoruz. O günlerde hatırladığım yakınlarımızda iki yazlık sinema var. Bir tanesi Fındıkzade’ de Akasya Sineması. Diğeri Aksaray’da Vatan Caddesinde.
Akasya sinemasında bol bol yabancı filmler izliyoruz. Tabii Rayegan ve ikizlerden biri (ve hep aynı zavallı) öğlen güneşinde gidip kuyruğa giriyorlar. Akşam yemekten sonra minderler kolumuzun altında geze geze, güle oynaya sinemaya gidiyoruz. İki bazen üç kadın ve yedi sekiz genç kız. Yollar Fatih’te Vatan Caddesinde yaz akşamları sinemaya giden, yürüyüş yapan insanlarla dolup taşmakta. O dönemden aklımda kalan çok güldüğümüz Luis de Funes’in bizi kahkahadan kırıp geçirdiği Fantoma’ lar, Doris Day-Rock Hudson serisi, bazı Amerikan kovboy filmleri. İsmini hatırlamadığım diğer sinemada ise bol bol türk filmi izliyoruz. Öztürk Serengil’ li Vahi Öz’lü, Fatma Girik’li ; yazın neşesine uysun diye belki, hepsi de bol neşeli , kahkahalı yerli yapımlar.
Hey gidi Fatih sinemaları. Hey gidi gençlik.
Bir sıra dolusu genç kız. Çekirdekler, elden ele dolaşan tek bir sigara, fısıldaşmalar, kıkırdaşmalar. Ergenliğin tüm halleri.
Bir daha yerine gelmeyecekmiş gibi görünen o özgür ortamlar. Ve o hafif ti-ye alarak seyrettiğimiz güzelim Türk Filmleri.
Onlar ve onlarla birlikte elimizden kayıp giden tüm güzellikler.
Yerlerine yenilerini koyamadığımız.

Güzel günlere....

Benim sinemalarım 2  

Posted by Asuman Yelen in , ,

SİNEMADA HAREM-SELAMLIK VE KUNTİZ BEYLER

Adıyaman’ daki ilk sinema deneyimimizi düşününce hatırladığım, korku filmi tadında bir gece. Hiç abartmıyorum. Oraya ait her şeyi hatırlarken, hele de o geceyi, unutmam hiç mümkün değil. Toprak, gübre, saman kokulu, karanlık, ahır- bahçe karışımı bir yerde şaşkın şaşkın birbirimizi kaybetmemeye çalışırken gözüme çarpan ilk şey, yan yana, art arda dizilmiş siyah çarşaflı hayalet siluetleri. (Şu an düşününce buna yıldızsız bir gecede peribacaları görüntüsü de diyebiliriz) Etrafa hakim garip bir sessizlik, sadece ara ara mırıltılar, fısıltılar. Yanlış anlaşılmasın. Daha film başlamış değil. Tam bu ürpertiler içindeyken bir çocuk koşarak geliyor ve babamı elinden tutup götürüyor. Bu arada film başlıyor, birileri apar topar annemle bizleri tahta sandalyelere oturtuyor. Hatırladığım sadece silahlı, hapishaneli, siyah-beyaz bir Ayhan ışık filminin oynadığı, ve babama ne yaptıklarını merak etmekten filmi seyredemediğim. Zaten bu durumdan hoşlanmayan babam birkaç kişiden kadınlarla oturabilmek için çarşaf giyen erkek hikayelerini de duyunca çok sevdiğimiz yazlık sinemalara veda ettik. Zaten kış da gelmişti. Sonra durum orada da değişti ve bir daha o şartlarda film seyretmedik.

Adıyaman sinemasından hatırladığım, dehşetle izlediğim, King-Kong, (ilk versiyonu) birkaç Ayhan Işık, Eşref Kolçak, Leyla Sayar, Sadri Alışık filmi. Bol ağıtlı, mezarlı, yanık türkülü, Nuri Sesigüzel, Adnan Şenses, Ahmet Sezgin filmlerini de bunlara ilave edelim. Tabi bir de gazoz satıcısının “süyyok gazzüz içeyyn” çığlıklarını.

GÖKSEL-BELGİN; ORHAN-FATMA SAVAŞI

Mersin. Altmışlı yılların sinema severler cenneti. Yeşilçam’ da çevrilen Türk filmlerinin İstanbul ile birlikte gösterime girdiği ve bir çok önemli yabancı filmin İstanbul’ dan önce gösterildiği birkaç şehirden biri. Neredeyse her mahallede bir (veya birkaç) yazlık sinemada haftada bir değişen yerli, yabancı filmleri seyretmek için gündüzden kuyruklar oluşturuluyor, biletler alınıyor.

Mersin’ de oturduğumuz ilk evin önünde Kervan Sinemasında, sürekli Türk filmleri gösteriliyor. Her başlayan film oynatıldığı ilk gün sinemada seyredildiği gibi, sonraki günler ablamla, arkası bize dönük sinema perdesine bakan balkonda oturup, Göksel -Belgin repliklerini dinliyor hatta birlikte söylüyoruz. “Mutlu musun sevgilim?” “ Çok mutluyum Ekrem, ama çok korkuyorum. Bu aşk beni korkutuyor.” Bir sonraki evimizde üst katımızda bizimle yaşıt çocukları olan ve bebeklikten tanıştığımız, dul bir hanım oturuyor. Babamın askerlik arkadaşının eşi. O evin hemen yakınında da Uğur Sineması var ve yabancı filmler oynatıyor. Sıcak yaz günlerinde, altı çocuğun gürültüsünden bıkan anneler, “akşam sinema” vaadiyle bizi işkence öğlen uykularına mecbur ediyorlar. Akşam üzeri, birimiz gidip bilet alıyor. Akşama minderler ellerde, hep birlikte doluşuyoruz sandalyelere. Çekirdekler, gazozlar.

O tarihlerde yeni yeni büyümekte olan bizlerin hararetli bir tartışması var. Ablam ve Mine, Göksel-Belgin çiftini seviyor. Ben ve İnci, Orhan Günşiray’ ı Göksel’ den daha yakışıklı, Fatma Girik' i Belgin’ den daha güzel buluyoruz. Tüm bol Gladyatörlü eski Roma filmlerini, kovboy filmlerini, Ben-Hur, Kuwai Köprüsü, Kleopatra gibi büyük prodüksiyonları ve nice Hollywood filmini Uğur Sinemasında izliyoruz. Kuwai Köprüsünü izlerken hiç bir şey anlamadığımı ve ölesiye sıkıldığımı çok iyi hatırlıyorum.

Mersin' de bir de güzel adet var. Öğrencilerin seyredebileceği filmler okullara bildiriliyor. Öğrenciler gruplar halinde öğretmenleri nezaretinde sinemaya götürülüyor. Neşeli günler filminin ilk versiyonunda, Von Trap ailesinin heyecanlı ve romantik serüvenini gürültülü şamatalı bir kalabalık içinde seyrederken nasıl eğlendiğimi hiç unutmam.

Ve yarın artık İstanbul' dayız.

Görüşmek üzere....

Benim Sinemalarım 1  

Posted by Asuman Yelen in , ,

YEDİNCİ SANAT

19. YY. ın sonlarında , Lumiere Kardeşler’ in trenin gidişi, yolcuların yürüyüşü gibi hareketleri küçük bir salonda 20-30 kişiye izlettirmesiyle başlayan seyirci- sinema ilişkisi 20. Y. Yılın ilk yarısını geçene kadar tüm dünyayı sarmış- sarmalamış, yedinci sanat, televizyonun icadına kadar da hükmünü sürdürmüş, benim ülkem insanları için de, içinde ailemle birlikte, ( bu y.yılın ikinci yarısının ilk çeyreğini de içine alarak) son derece önemli bir eğlence aracı olmuştur.

Bu postu hazırlamaya karar verdiğim andan itibaren, kendimi bildiğim, yaşananları az ya da çok hatırlamaya başladığım ilk zamanlardan bu güne, yaşadığımız her şehrin hemen hemen tüm sinemalarıyla ilgili çok fazla anı belleğimde dans etmekte, beni bir duygudan diğerine sürüklemekte.

ANNEMİN GÖZYAŞLARI VE ÇOLPAN’ IN İRİ GÖZLERİ.

Mersin’de ya da İskenderun’ da daha okula gitmeye başlamadığım senelerden aklımda kalan, annemin ağlayarak seyrettiği, (konusunu hala bilmiyorum) şimdi araştırınca filmin “Acı Pirinç” olduğunu anladığım büyük göğüslü kadın, Silvana Mangano, bende iz bırakmış. Yine hiç anlamadan seyrettiğim, babamın “aman Allahım, bunlar nasıl gözler” diyerek seyrettiği, Çolpan ilhan’ ın bir yere gizlenip korkuyla gözlerini açtığı sahneyi unutamadığım “Kalpaklılar” isimli kurtuluş filmi var.

ADANA, NAT KİNG COLE VE TAMMY

Adana’ da ilkokul ikinci sınıftayım. Daha çok şey hatırlıyorum sinemalarla ilgili. Önce şunu belirtmem gerekir. Adana, Antalya, Mersin, çok sıcak olduğu için, yaz gecelerini, mutlaka parklarda ya da yazlık sinemalarda geçirir insanlar. Bir sebep de bitmek tükenmek bilmeyen sivrisineklerdir. Buna özel olarak, babamın, onu ve onun ilgi duyduğu her şeyi seven annemin sinema tutkusunu da ilave etmem gerekiyor tabii.

Bu şehirde, her yere olduğu gibi, her Cumartesi kışlık sinemaya da faytonla gidilirdi. Hep aynı locaya bilet alınır, film izlerken çerez yenilirdi. Kışlık sinemadan hatırladığım en sıkıcı film Nat King-Cole’ un yaşamını anlatan siyah-beyaz bir yapımdır. Şimdi olsa babamın o gün seyrettiği kadar ilgi ve hayranlıkla izleyeceğimden emin olduğum o filmden o gün itibariyle hatırladığım, sanatçının sürekli kocaman açılmış ağzı ve sıkıntıdan babamın omzunda uyuklayışım. Ve ablamla benim zevkle izlediğimiz, müziği hala ruhumda çakılı, iki örgülü saçıyla Debbie Reynolds, namı diğer “Tammy “ ve küçük sahil evinde birlikte yaşadığı yaşlı dedesi. Yine, babamın çok sevdiği, annemin va ablamın ağlayarak seyrettiği, final sahnesini çok iyi hatırladığım bir Danny Kaye filmi var ki, çok sonraları tekrarını zevkle izledim. "Beş Kuruş Versene." Müziğe aşık bir adam, çok iyi bir baba fakat zayıf kişilikli bir erkek, titiz, mükemmelliyetçi bir anne ve her ikisini de çok seven bir kız çocuğu ile ilgili. Turnelerin ağır şartları altında büyüyen, bu yüzden hastalanan çocuk, tedavi de gecikince felç olur. Anne ile birlikte baba da kendini suçlar.
Eşler ayrılır. Adam mutsuz, yalnız ve gayesiz yaşamını sürdürür. Final sahnesi Müthiştir. Babanın kızıyla dansettiği o müthiş sahne.


RAYEGÂN’ DAN İNCİLER “POTUKLU AYAKKABI” “SİNEMA ÖPÜŞÜ”

Bahsettiğim yıllarda yazlık sinema, çakıl taşlı ya da toprak zemin üzerine sıra sıra yerleştirilmiş tahta sandalyeler ve beyaz perdeden ibaretti. Son zamanlara kadar da değiştiğini hatırlamıyorum. Sonraları İstanbul’da bile sinemaya minderlerle gittiğimize göre. Ama , sazlar, cazlar ve sinemalar şehri Adana’ da çok net hatırlıyorum, tam ortasında fıskiyeli havuzu ve kollu plastik koltukları olan bir sinema vardı ki, başka hiçbir yerde örneğine rastlamadım. En güzel filmleri seyrettik orada. Liz Taylor’un, Gina’ nın, Brigitte Bardot’ un çoğu filmini. İsmini unuttuğum bu güzel sinemadan komik anılar da var. Kim bilir hangi filmin romantik öpüşme sahnesi. Çıt yok. Sessizlikte o sıralarda 2-3 yaşlarında olan Rayuş’ un tiz sesi çınlıyor. “Babaa, beni sinema öpüşüyle öpsene.” Bir başka gece perdede Marilyn Monroe dans etmekte. Ayağında yüksek topuklu iskarpinler. Yine Rayuş: “Annee.. Ben de potuklu ayakkabu ıstiyorum.” Adana’ dan yine hoş bir anı. Evimize hayli uzakta olan bir yazlık sinemadayız. Antraktta ışıklar yanıyor. Bir de bakıyoruz ki sinemanın kapısından bir ok gibi kedimiz Rengin giriyor. Doğru yanımıza gelip babamın ayaklarının dibine oturuyor. Ve beni en çok etkileyen film ve anı. Adıyaman' a tayinimiz çıkmış. Adana' da son seyrettiğimiz film "Fillerin İntikamı" (Liz Taylor) Burada seyrettiğim filmin kabuslarını Adıyaman' da görüyorum. Birkaç gece üstüste filler ahşap evimizin merdivenlerinden çıkıp bize saldırıyor. Ben korkuyla uyanıyorum...

Adıyaman ve sonrası daha sonra...

Görüşmek üzere...

Blog Widget by LinkWithin