
Köpeklere fısıldayan adam, sen çok haklısın, doğru şeyler söylüyorsun, uygulanınca işe
yarayan şeyler. Tek bir dokunuşla, tek bir parmak şıklatmayla mucize gibi süt limana
döndü evimiz, ilişkimiz. Baştan güzel gibiydi de...
Ama olmadi işte...
Baştan herşey güzel gibiydi. Olması gerektiği gibi. Bu kadar kolay olmasını beklemiyordum
doğrusu, bu yeni patron- işçi, sahip-köle ilişkisinin aramızda kuruluverme işinin.
Yaşamın; emeksiz, çabasız, sıkıntısız, ter ve biraz gözyaşı dökmeden kimseye zırnık
vermediğini, hiç bir güzelliğin kolay elde edilmediğini bilecek kadar yaşamıştım çünkü.
Olmadı da zaten...
Biraz önce uyandırmamaya çalışarak (uyandı maalesef) kanepede resmini çektiğim
o tüylü çirkin şeyle biz bundan hiç hoşlanmadık.
Bu sabah olduğu gibi sabahları, kocaman diliyle yüzümü yalayarak, bir yandan da
mıyırdanarak rüyamın en güzel yerinde uykumdan uyandırsa da...
Mamasını yemeye başlamak için bana saatlerce dil döktürse de...
Koca kâse kuru mamayı, evin muhtelif köşelerine sürekli yer değiştirip bunu oyun
haline getirdiği için peşinde dolaştırıp tek tek ağzına isabet ettirmeye çalışmaktan sağ
omuzuma ağrılar saplansa da...
Gecenin bir yarısı duyduğu bir köpek sesine ya da kapı her çalındığında çılgınlar
gibi havlasa da...
Parkta yürürken, aniden altına daldığı dalları alçak bir iğne yapraklının iğneleri, alnımı
yüzümü paralasa, ya da ani karar değiştirmeleri ile zaman zaman ben onu değil de
çeke çeke o beni dolaştırıyor olsa da...
Tüm bunların hepsini, sürekli sinmiş , önceleri oyun sansa da sezgi ve duygularıyla
kavrayıverip hiç hoşlanmadığı bu duruma kızgın haline, ön patileri çenesinin altında
yerde yatarken alttan alttan bana çevirdiği gücenik bakışlarına, parkta yanımdaki süt
dökmüş kedi hallerine yeğliyorum.
Cesar Millan, asla konuşmayın sessiz ve ifadesiz olun diyorsun.
Benim ise ona anlatacak, ondan talep edilecek bir dolu şeyim var.
Canım sıkıldığı zaman onu yanıma çağırıp mıncırmam gerek. Bazan " Paaçooz" şeklinde
çağırmalara tenezzül etmezse ya da istifini bozmak istemezse son kozumu kullanır
"pşşaaaaa" diye uyduruktan sertçe hapşırırım. Anında yanımdadır. Hiç şaşmaz.
Ya da yakınlardaysa ve gel dememe kulak asmayıp yürüyüp gidiyorsa sihirli kelimeyi
kullanırım. "Ama öpücem" derim. Hemen tırıs tırıs gelir alnını uzatır. Uzun uzun koklaya
koklaya öperim. Kokusu (bazan toprak kokusu da karışır) göz yaşartacak kadar güzeldir.
Varlığını o kadar benimsemişimdir ki, bazan odadan çıkıp giderken " şu benim ışığı da
söndür giderken", ya da, "gelirken bana da bi bardak su kap getir" diyecek olurum.
Ben bu satırları yazarken gelip mızırdanarak hatırlattığı şeyi bu yazıyı yolladıktan sonra
her gece olduğu gibi tekrarlayacağız. Ben yatacağım, ama önce bir yerlere, yastığımın altı,
yorganın kıvrımları arası ya da pijamamın cebine çok sevdiği beyaz küçük kemiği saklayıp
küçük bir tas kuru mama hazırlayacağım. O gelip önce tek tek elimden mamaları yiyecek
sonra koklaya koklaya bir yandan da keyifle kuyruğunu sallayarak kemiği arayacak. Bulması
ne kadar uzarsa ikimiz de o kadar eğleneceğiz. Kemiği ağzına alacak, güm diye aşağı
atlayıp istediği yerde yiyecek, sonra da sırf bu iş için böldüğü uykusuna geri dönecek.
Biz bütün bunları yapmalıyız Cesar Millan. Buna her ikimizin de gereksinimi var.
Evet Paçoz bir köpek ama aynı zamanda benim şımarık ve yaygaracı kızım, sevgi dolu
sadık dostum ve nazlı hastalıklı ninem. Daha da bir sürü şeyim. Can yoldaşım.
Ama asla kulum, kölem ya da maiyetim olamaz bu saatten sonra.
Hiç kusura bakma...

Yine bir 'sevgi' dir bir 'insan' dır tutturmuş gidiyordum. Her şeye herkese anlamlar
yüklemiş, uykularımı saçma sapan tamamiyle bireysel hassasiyetlere feda etmiş,
ufak ufak kızgınlıklarımı ve öfke parçacıklarımı da sevdiklerime, etrafımda beni seven
kim varsa bencilce yansıtmaya başlamıştım.
Yine aynı şey oldu. Yaşam gerçeği bana bir kez daha gösterdi. Bir ders daha verdi.
İnsan neymiş insanlık neymiş. Sevgi neymiş.
İnsanoğlu, kötülüğün sınırını nerelere kadar zorlamış.
"İnsan" "insan" lığının boyutlarını nasıl da devleştirebiliyormuş gerektiğinde...
Sevgi; sevgisiz, cahil, bencil, hoyrat bir adamın, yüreği sevgi yerine taş toprakla dolu, gözünü rant
bürümüşbir caninin, cinayet mahaline, kıyım makinesine hiç utanmadan verdiği isim. Sanki
anlamını bilirmiş gibi. Sanki zerresini yüreğinde taşırmış gibi. İnsanlarla alay eder gibi...
"Sevgi Apartmanı" Erciş' te bir moloz yığını. Yirmi insan bedeni cansız olarak
çıkarılmış içinden. Daha fazlası da taş toprak yığınları arasında bekliyor.
Beyimiz sırıtarak, en ufak bir üzüntü duymadan gazetecilerin sorularına cevap
veriyor. Vicdanı rahatmış. İki de çadır kapmış üç katlı villasının bahçesine.
Ne oluır ne olmazmış. Birkaç tane çatlak vermış evlerinde. Gerektiğinde çadıra
kaçacaklarmış. Eminim geceleri çok rahat uyuyordur. O ve hesap vermesi gereken,
talancı, yalancı, rantçı, fırsatçı, mezar kazıcı, istifçi yüzsüz yığınlar.
Diğer yandan, yüreğinde gerçek insan sevgisi taşıyan yığınlarca insan, varını yoğunu,
elindekini kalbindekini nasıl ulaştırabileceğini düşünerek, gidenlerin yerine ulaşmama
ihtimalinden korkarak, ve buna öfkelenerek uykusuz geceler geçiriyor.
Bireysel ya da toplumsal, şöyle sağlam bir güven duygusundan yoksun olunca sevgi,
iyi niyet, fedakârlık ve gösterilen tüm çaba, sanki biraz anlamını yitiriyor, yaşamın
tadını kaçırıyor. İki tarafın da içine sinmiyor.
Bir mucize olsa da, tüm yaralar çarçabuk sarılsa, her şey şimşek hızıyla yoluna girse.
Tüm aksaklıklar düzelse, kavgalar bitse, sevgi, saygı, güven, dostluk, kardeşlik tüm
insanlığa hakim olsa. Bu gün buna her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Kişisel ve toplum olarak, tüm yaşananlardan keşke gerekli dersi alabilsek...

Adapazarı depremini, 1967 Temmuzunda ağabeyimi annem, teyzem ve biz üç kız Haydarpaşa'
dan Silvan' a askere yolcu ettiğimiz günden bir gün sonra yaşadık. Hiç unutmuyorum, gece
tren hareket ettikten sonra küçük teyzemle başlayıp hepimize sirayet eden ağlama nöbeti
vapurda o saatte yolculuk eden yakınımızdaki herkesin dikkatini üzerimize çevirecek kadar
krize dönüşmüştü.
Annemle ikimiz balkondaydık. Annem geride oturuyor, ben de korkuluk duvarına yaslanmış
etrafa bakınıyordum. Ön taraftan birinci kat görünümünde iken arka tarafta ikinci kat
konumundaydı dairemiz. Yani hayli yüksekti. Birden, şiddetli bir uğultuyla birlikte, hiç
abartmıyorum, başımın yere iyice yaklaştığını farkettim. Balkon yere çok az kalacak kadar
esneyip tekrar eski yerine dönmüştü. Sonrası malum telâş koşuşturma. Vatan Caddesinde bir
süre geçirdikten sonra annem bizleri toparlayıp gece kalmak üzere eve getirmişti. Epey
şiddetli artçılar sürmekteydi ama nasıl olsa birinci kattayız çıkarız gerekirse diye düşündü
muhtemelen. O tarihte televizyon, dolayısıyla deprem babalar, diğer depremciler, tartışmalar,
araştırmalar ve hiç bir şekilde bilgi akışı olmadığından, annem Ceyhan depreminden
öğrendikleriyle, büyük tahta karyolayı salon salomanjenin tam ortasındaki kirişin altına
yerleştirdi. Annem ve biz üç kız yattık. Sabaha karşı korkunç bir çatırtı. Zaten kuş
uykusundayız. Allah Allah diyerek fırladık ayağa, tam çıkmaya niyetlenirken
bir de gördük ki meğer karyola hepimizi taşıyamamış, kırılmış. Sinirler boşalmış, kahkahalarla
gülmüştük. Tabii o an için. İlkinden tam bir hafta sonra, çok iyi hatırlıyorum, önce musluk
borularından korkunç bir uğultu işittik sonra neredeyse ilkine yakın çok şiddetli bir artçı
geldi. Sonrası benim için çok zor geçmişti. Emine teyzemizin getirip eliyle taktığı kristal
avizenin sallanan taşlarına gözümü dikerek sabahladığım yığınla gece geçirdim. Sonunda
annem beni doktora götürdü. İçtiğim ilk ve son antidepresan ilaçları, yarım yarım her gece
olmak üzere o dönemdedir.
17 Ağustosta ablam, iki kemoterapi arası bendeydi. Can da bende kalıyordu. Rayuş' lar
tatilde seyahatteydi. Gece balkonda üçümüz yemek yemiş, sonra da uzun uzun iskambil
oynamıştık. Çok fazla sıcaktı. O gece tüm apartman ahalisiyle birlikte parkta yattık.
Hemen sabah Koray gelmişti yanımıza. Hepimiz için herkes için zor günlerdi.
Orada, Ağustos sıcağına rağmen gece nemiyle sırılsıklam olmuş çimenlerin üzerinde
korkudan tıtreyerek otururken, zifir karanlıkta sadece yıldızların aydınlattığı heyula gibi
binanın sekizinci katındaki üç tarafı çiçeklerle bezeli balkonuma gözümün iliştiği her sefer,
korkuyla bir daha orada hiç oturamayacağımı, ne asansöre binmeye, ne de merdiveninden
çıkmaya asla cesaret edemeyeceğimi düşündüm. O her şeyi kafaya taktığımız, koşuşturup
durduğumuz, tekdüzeliğinden sıkıldığımız gündelik yaşamımız birden nasıl da ulaşılamaz
oluvermişti. Televizyonda haberleri , içinde bize uzak ülkelerdeki hatta ülkemizde başka
şehirlerdeki felaketleri, yemek sohbetleri arasında nasıl da duyarsızca izlediğimizi düşündüm.
Bir gün önce böbürlenir, kurumlanır, kederlenir, hüzünlenir, kırılır, içlenir, kabalaşıp, kırıp döker,
minnet duyup, keyiflenir, sever, sevilir, sevişir koklaşır, celallenir, küfreder, yumruklaşır,
kafa çekip, dağıtır, şarkı söyler, gülüp eğlenirken, o gün orada öylece, aynı şartlarda ve
ortak şaşkınlık, endişe ve korkuyla oturmanın anlamsızlığını ve anlamını düşündüm.
Karşımda kötü, ulaşılmaz bir karaltı gibi duran binanın yerle bir olduğu, Rayuşların da
tüm o yıkıntıların altında bir yerlerde olma ihtimali geçti aklımdan. Birilerinin tüm
bunları, benzerlerini yaşadığını, sevdiklerini kaybettiklerini düşündüm.
Bu gün aklım, yalnız aklım da değil iki gözüm hep deprem üzerinde. Bakıyorum. Gözümü
ayırmadan izliyorum yıkılan evleri. Ceza gibi. Kaçırmadan gözlerimi, o devasa evlerden
atra kalan toz toprak yığınını, o arta kalan yığının gözler önüne serdiği, benim gibi teknik algı
özürlü sıradan emeklinin bile algılayabileceği insan ihmalini izliyorum. Benzer ihmallerin
sorumlularının nasıl elini kolunu sallayarak dolaştıklarını. Geceleri nasıl uyuyabildiklerini.
Uyuyabiliyorlarsa nasıl yaratıklar olduklarını. İnsan olan uyuyamaz çünkü.
Şu an hâlâ izlemekteyim. Ulaşılamayan yerleri, bir türlü ulaşamayan yetkilileri, koşa koşa
boy göstermeye giden politikacıları, yıkıntılar arasında çaresiz dolaşan depremzedeleri,
kurtarma çalışamamamalarını, birşeyler yapmaya çalışanlara, haber sevdasına engel olan
habercileri, bir kare çeksem kârdır diyen kameramanları, sanki önemli olan doğru rakamın
tesbitiymiş gibi saatlerce savunmaya geçen rasathane yetkililerini, gereksiz tartışmaları
hepsini seyrediyorum. Çaresiz, ümitsiz, isyanlar içinde, uzandığım yerin rahatlığından
utanarak, yaşadıklarımı hatırlayarak, yaşayacaklarımdan korkarak, hep izliyorum.
onları
izleyip bahtiyar olalım.

Bugün, son zamanlarda aklımı kurcalayıp canımı sıkan iki durumu kendi usulümce yoluna
koydum. Bundan asla iki sorunumu çözdüğüm anlaşılmasın. Birincisi geçici ve kısmi
olarak halledildi. Büyük bir kısmı artarak devam ediyor. İkincisi ise "çözümsüzlüğü, beni daha
çok mutlu ettiği için çözüm olarak kabul etttim" şeklinde açıklanabilir.
İlkinden başlayalım.
Yeğenimin Cumartesi günü yapılacak nişan töreni için abiye bir
giysi almak üzere bu soğukta kimbilir kaçıncı tur düştüm yollara...
Kot pantalon, kazak, kaşkol, yün çorap, kapşonlu
gocuk ve yığınla fazla kilomu da yanıma alarak...
Önce girdiğim birçok mağazada 42 bedenin üzerinde ürün satılmadığını öğrenip çılgına döndüm.
Hele girince elemana "abiye ürünleriniz..." diye başladığımda önce "sizin için mi" "evet" hemen
arkasından sabırsızca " büyük beden satmıyoruz," başka bir deyişle "siz şişmansınız"
şeklinde bir diyaloga göğüs germek berbat bir duyguydu.
"Abiye" kavramının naifliğine ters düşen bünyemin incecik ve
rengarenk kumaşlara uyum sağlaması pek de kolay bir şey değildi.
Bir sürü mağazada, pantalon, çizme yün çorap ve kazakla
boğuşarak
birçok narin elbiseyi giyip aynaya
bakar bakmaz uğradığım hayal kırıklığı
ve kendime duyduğum kızgınlığın adım adım nefrete dönüşmesi
çok kötüydü çook.
Girdiğim hatırı sayılır bir mağazada neredeyse tüm abiye
kıyafetler (tabii büyük beden olanları) siyahtı.
Oysa Rayuşla tüm anneler halalar ve teyzelerin neden hep siyah
giydiği konusunu konuşmuş bu durumla hafiften gırgır bile geçmiştik.
Almadım tabii. Canım iyiden iyiye sıkılmıştı. Dönüşte asansörde albenili bir çerçevenin içinde
yazılı olan "asansörü hepimiz hor kullanmıyalım" ibaresi bile güldüremedi beni.
Can sıkıntısı ve umutsuzlukla eve dönmek üzere vasıta beklerlen ani bir kararla bir taksiye
atlayıp 7-8 sene öncesine kadar hemem hemen tüm giysi alışverişlerimi yaptığım, bir
elemanına sinirlenip gitmekten vazgeçtiğim butiğin adresini verdim.
Kapıdan içeri girdiğimde adım ve soyadımla hatırlayıp güler yüzle ve öperek karşılayan
butik sahibi adeta beni bekliyordu. Orada askıda ilk görüşte vurulup giyer giymez beğendiğim
güzelim elbisem de ...
Poşetim elimde çıkarken keyfim yerine gelmişti. Elbise işi bu defalık çözümlenmişti.
Ya kilolar!...
Umarım çözümsüz değildirler...
Diğer konuyu daha sonraki günlere bırakıyorum. Çok yorgun ve uykusuzum.
Sağlıklı ve mutlu günlere...
Bu Blogda Ara
Contributors
Blog Listem
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Merhaba,7 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Bi arkadaşa bakıp çıkıyorum10 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
Merhaba demeye geldim...11 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
TAŞINDIM...15 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
İzleyiciler
Yazı Arşivi
-
►
20
(5)
- ► Eylül 2020 (1)
- ► Ağustos 2020 (3)
- ► Temmuz 2020 (1)
-
►
17
(4)
- ► Nisan 2017 (1)
- ► Şubat 2017 (1)
-
►
16
(1)
- ► Şubat 2016 (1)
-
►
15
(1)
- ► Ağustos 2015 (1)
-
►
14
(16)
- ► Aralık 2014 (1)
- ► Eylül 2014 (2)
- ► Ağustos 2014 (1)
- ► Haziran 2014 (1)
- ► Mayıs 2014 (2)
- ► Nisan 2014 (4)
- ► Şubat 2014 (1)
-
►
13
(44)
- ► Aralık 2013 (3)
- ► Kasım 2013 (3)
- ► Eylül 2013 (6)
- ► Ağustos 2013 (3)
- ► Temmuz 2013 (1)
- ► Haziran 2013 (1)
- ► Mayıs 2013 (3)
- ► Nisan 2013 (7)
- ► Şubat 2013 (3)
-
►
12
(96)
- ► Aralık 2012 (2)
- ► Kasım 2012 (4)
- ► Eylül 2012 (16)
- ► Ağustos 2012 (7)
- ► Temmuz 2012 (5)
- ► Haziran 2012 (8)
- ► Mayıs 2012 (10)
- ► Nisan 2012 (14)
- ► Şubat 2012 (8)
-
►
11
(179)
- ► Aralık 2011 (19)
- ► Kasım 2011 (38)
- ► Eylül 2011 (14)
- ► Ağustos 2011 (17)
- ► Temmuz 2011 (8)
- ► Haziran 2011 (14)
- ► Mayıs 2011 (11)
- ► Nisan 2011 (9)
- ► Şubat 2011 (10)
-
►
10
(152)
- ► Aralık 2010 (12)
- ► Kasım 2010 (12)
- ► Eylül 2010 (9)
- ► Ağustos 2010 (12)
- ► Temmuz 2010 (7)
- ► Haziran 2010 (12)
- ► Mayıs 2010 (11)
- ► Nisan 2010 (17)
- ► Şubat 2010 (11)
-
►
09
(186)
- ► Aralık 2009 (22)
- ► Kasım 2009 (22)
- ► Eylül 2009 (17)
- ► Ağustos 2009 (24)
- ► Temmuz 2009 (19)
- ► Haziran 2009 (20)
- ► Mayıs 2009 (20)
- ► Nisan 2009 (8)
- ► Şubat 2009 (5)
Müzik
Popüler Yazılar
-
İyi ki iki kez sınıfta kalmışım lise ikide. Kalmışım da bir sene de evde oturmuşum. Bakkal dümbüllüye her gidişimde pijamasıyla daml...
-
Hızla yanlarından geçıp gidiyordum ki ağabeyin sesini duydum. "Sakın birbirinizin elini bırakmayın. Yanımdan ayrılmayın. Caddeye de fır...
-
Paadişaanın üç kızı varmış. Bir gün onları yanına çağırmış. "Hadi bakiim cevap verin" demiş. "...
-
Akşamlar inerken mavi sulara Bir kırık cam olur ufukta güneş Vecdine layık o hülyalı bakışlara O hem bir neşedir hem de elem ruhlu eş....
-
Güneşli bir Pazar gününe uyandım... Boyun, sırt, bel ağrısı, gaz sıkıntısı, kafa çınlaması, ruhumdaki ağırlık, beynimdeki karmaşa, k...
-
Yine aynı şey oldu. Minik bir bir dileğim hiç beklemediğim bir şekilde gerçekleşti. Geçtiğimiz günlerde televizyonda, internette, en sevilen...
-
İyisiyle, kötüsüyle, güzeliyle çirkiniyle bir yazı daha devirdik. Bekle beni İstanbul. Sıra sende. Biraz da orada sevinip...
-
Geçenlerde kızkardeşlerin en tatlısı elinde devasa bir poşetle kapımdan içeri girdi. Yüzündeki maskenin sıkıntısı, çok seyrek sokağa çık...
Etiketler
- 2010
- 2011
- 27 mayıs İhtilali
- 7 numara
- ABD
- abla
- acemilik
- açlik
- Adıyaman
- afet
- ağabey
- ağaç
- Ağustosta Rapsodi
- aile
- akraba
- akrostiş
- akşam
- Albatros
- alış-veriş
- alışkanlık
- alışveriş
- alışveriş tutkusu
- Ali Muhittin Hacı Bekir
- Alphonse de Lamartine
- amatörlük
- anı
- anılar
- anılar...
- anlaşma
- anlayış
- anma
- anne
- anneanne
- anneler günü
- Antalya
- apartman hayatı
- arayış
- arıza
- Arka Pencere
- arkadaş
- armağan
- aşı
- aşk
- aşure
- Atatürk
- ateş böceği
- atom bombası
- Attila İlhan
- ATV
- ATV şarkı
- Avustralya Açık Tenis
- ayaz
- ayrılık
- aziz nesin
- B.Necatigil
- baba
- Babalar Günü
- bahar
- bahçe
- balkon
- banka
- Barbra streısand
- barış
- başarı
- başlangıç
- Baudelaire
- Bauelaire
- Bayrak
- bayram
- Beatles
- bebek
- bekir sıtkı erdoğan
- beklentiler
- BEN
- beste
- beşiktaş
- Betty Smith
- beyaz dizi
- beyaz diziler
- beyaz roman
- Bhagavatgita
- bilgisayar
- Bir genç kız Yetişiyor
- Bir sarkısın sen
- Bir Şarkısın Sen
- birlik ve beraberlik
- birliktelik
- bitki
- biyografi
- blog
- blogger
- börek
- Buddha
- bugün
- bulmaca
- buluşma
- buzdolabı
- Bülent Ecevit
- Cahit Sıtkı Tarancı
- can yücel
- Capra
- cehalet
- centilmen
- cesaret
- cevaplar
- cezerye
- cinayet
- cocuk
- cocuk.
- cocukluk
- Cronin
- Cumhuriyet
- Cüneyt Gökçer
- çalışma hayatı
- çaresizlik
- çay
- Çığlık
- çınar
- çiçek
- çiçekler
- çiğ
- çocuk
- çocuklar
- çocukluk
- çöp
- dalgınlık
- Daltonlar
- damat
- Damdaki Kemancı
- dans
- davetiye
- dayak
- dedikodu
- Defne Joy Foster
- demirhindi
- deneyimler
- deniz
- deprem
- dergi
- destan
- dilek
- dilekler
- dinlenme
- disko kralı
- diyet
- dizi
- doğa
- doğallık
- doğum günü
- dolap
- Doris Day
- dost
- dostluk
- dostluk.
- dostlulk
- duygular
- düğün
- dül dül
- dünya
- dünya kadınlar günü
- Dünya Prematüre Günü
- düşmanlık
- düşünceler
- düşünceler.
- Ecevit
- edebiyat
- Edgar Allan Poe
- Ekim
- Ekrem Bora
- Elazığ depremi
- emek
- emekli
- eminönü
- Emirgân
- Engelliler
- ephraim kishon
- erişkin
- erişlilmezlik
- erkek
- eski yıl
- eşek
- eşyalar
- etiket metiket yok
- Etkinlik
- eve dönüş
- evlat
- Ey Aşk Nerdesin
- eylül
- ezan
- Ezel
- Fakir Baykurt
- fal
- fanatizm
- Farrah Fawcett
- fasulye
- felaket
- felsefe
- fenerbahçe
- fırtına
- Fikret Otyam
- film
- filozof
- final
- Firari
- firuze
- fono
- formüller
- fotoğraf
- Frank Sinatra
- Futbol
- gazanfer özcan
- gece
- geçim
- Geçmiş
- geçmişten şarkılar
- gelecek
- gelin
- genç kız
- gençlik
- gerçek
- geyik
- gezi
- gezinti
- giden sene
- Gitanjali
- giysiler
- Govinda
- gökkuşağı
- göl
- gönülçelen
- gösteri
- göze çarpmayan debdebe
- gözyaşı
- Grace Kelly
- grizu
- gül
- Gülümse
- gün batımı
- güncel
- güneş
- Güneydoğudan öyküler-Önce vatan
- Günlük yaşam
- güven
- güz
- güzellik
- güzellikler
- haber
- haberler
- Hacer Buluş
- Hacivat
- hafta sonu
- hak
- hala
- harika çocuklar
- hasta
- hastalık
- hayal kırıklığı
- Hayali Küçük Ali
- hayaller
- hayat
- hayvan
- hayvanlar
- hayvanlar alemi
- hazan
- hediye
- Herman Hesse
- hiciv
- Hindistan
- Hiroşima
- Hitchcock
- hobby
- Hollywood
- hoptirinam
- hoşgörü
- hoşluklar
- http://www.blogger.com/img/blank.gif
- huzur
- hüsran
- hüzün
- ıhlamur ağacı
- ışık
- ibadet sohbet
- içimizdeki çocuk
- içtenlik
- iftar
- ihmal
- İhsan Varol
- ikiyüzlülük
- ikram
- ilaç
- ilginç şeyler
- ilişki
- ilkbahar
- ilkokul
- İlkokul şiiri
- İnci Ertuğrul
- İngilizce
- insafsızlkık
- insan
- insan halleri
- insan olmak
- insanlık
- intikam
- İslamiyet
- istanbul
- isyan
- İş Bankası
- işçi
- iyilik
- Jacques Brel
- James Stewart
- Japonya
- Jean Moreas
- Jim Reeves
- kabuk
- kadın
- kadınlar
- kahvaltı
- kahve
- kalıplar
- kalite
- Kamer Genç
- kan verme
- Kandil
- kaplumbağa
- kar
- Karagöz
- karanfil
- karanlık
- kardeş
- karışık duygu ve düşünceler
- karmaşa
- katiam
- kavafis
- kayıp
- Kayserispor
- keder
- kedi
- kediler
- Kelime oyunu
- Kemal Burkay
- kerpiç
- keşke
- keyif
- kıskançlık
- kış
- kız kardeş
- kızkardeş
- Kim Novak
- kiracı
- kishon
- kişisel
- kitap
- koka kola
- kolbastı
- komedi
- komik
- komşu
- komşuluk
- konser
- konut
- korku
- Korolar çarpışoyor
- koşullu refleks
- köpek
- kuaför
- kupa
- Kurban Bayramı
- kuyruk-bilim
- kültürel mozaik
- Lale
- latife hanım
- lezzet
- lisan
- lise
- Liz Taylor
- maneviyat
- manzara
- Marsel İlhan
- masal
- masumiyet
- maymun
- mazi
- meclis
- medya
- Mehmet Topuz
- mektup
- merasim
- Mevlana
- mevsimler
- Meyva Zamanı
- Michael Jackson
- mim
- misafir
- misafirlik
- Misak- ı milli
- mizah
- Montaigne deneme
- moral
- Mr. Smith
- muhabbet
- Muhabbet Kralı
- Muhammed
- muhasebe
- Murathan Mungan
- mutfak
- Mutfak şarkıları
- mutluluk
- Müge Anlı
- müzik
- müzik nostalji
- Nagazaki
- Nazım Hikmet
- nefret
- nekahat
- Nirvana
- Nisan
- Nişan töreni
- Noktürn.
- nostalji
- okan bayülgen
- olay
- olgunluk
- on line alışveriş
- ordan burdan
- Orhan Kemal
- Orhan Veli
- orman
- oruç
- otobüs
- otokontrol
- oyun
- ozan
- ödül
- öfke
- öğrenci
- öğretmen
- Öğretmenler günü
- ölüm
- ölüm yıldönümü
- ömür
- öykü
- Öykü Atölyesi
- özgüven
- özlem
- Paçoz
- Paçoz..
- Paris
- pasta
- paylaşım
- paylaşmak
- pazar
- pazar alışverişi
- pazar günü
- Pazar sohbeti
- pembe dizi
- pencere
- Piknik
- pişmanlık
- plan ve programlar
- planlar
- plasebo
- Platters
- polis
- popülizm
- program
- programlar
- radyasyon
- radyo
- Ramazan
- Ramazan davulu
- Red kit
- reklamlar
- resim
- resmi bayramlar
- Reşid Behbudov
- Rilke
- rin tin tin
- Roland Garros
- roman
- romantik
- romantizm
- röportaj
- ruh yorgunluğu
- ruhat mengi
- rüya
- saat
- sabah
- sadakat
- Sadettin Kaynak
- safiyet
- Sağanak
- sağlık
- sahur
- Samana
- samimiyet
- sanal
- sanat
- sanatçı
- sanatkar
- Saroyan
- Satürn
- schumann
- sebze
- seçkin
- seçme saçma sohbetler
- sel
- Selimpaşa
- Selmi Andak
- sergi
- sevdiğim şeyler
- sevgi
- sevgi soysal
- sevgili
- sevgililer günü
- sevinç
- seyahat
- seyirlik
- Seyyare
- Shakespeare
- Show TV
- sıcak
- sıkma
- sıradanlık
- Sidarta
- Sigara
- simit
- sinema
- sipariş
- sis
- soğuk
- sohbet
- sonbahar
- soru
- sorular
- spiker
- star
- still life
- su yücel
- suikast
- şablonlar
- şafak
- şans
- şarap
- şarkı
- şaşkınlık
- şeker
- Şeker Bayramı
- şerbet
- şermin
- şiddet
- şiir
- şikayet
- tabak
- tabletler
- tagore
- tanışma
- tansiyon
- tantuni
- tarif
- tartışma
- taşınma
- tatil
- tedavi
- teknoloji
- telaş
- telefon
- televizyon
- temizlik
- tenis
- tenis turnuvası
- terlik
- tevfik fikret
- Tırpan
- tiyatro sahne
- tokat
- toplantı
- Tövbeler Tövbesi.
- Transfer
- tren
- TRT
- TSM
- Ttv
- Tuna Huş
- tutsak
- tuvalet
- tüketim
- Tülin Oral
- Türkan Saylan
- türkü
- TV
- Uğur Mumcu
- umut
- unutma
- uyku
- Üç Hür El
- ülke meseleleri
- ümit
- üretmek
- ütü
- vahşet
- vakit
- Vasuveda
- vatan
- William Holden
- William Wordsworth
- Wimbledon
- yağlıboya resim
- yağmur
- yalnızlık
- yaprak
- yarışma
- yaşam
- yaşlılık
- yatak
- yaz
- yeğen
- yeğenlerim
- yeme-içme
- yemek
- yemekteyiz
- yeni yıl
- yeni yıl kartları
- yesterday
- yıl dönümü
- yılbaşı
- yıldız
- yıldönümü
- yoksulluk
- yol
- yolculuk
- yolculuk.
- yorgünluk
- Young at Heart
- yönetici
- yün
- yürüyüş
- zaman
- Zeki Müren






















