Onlardan Biri  

Posted by Asuman Yelen





 Clipart



Kulak verip  dinledim.

Tanımadığım birinin telefon konuşmasından bahsediyorum.

Kınamayın 70 milyon, başka şansım yoktu. Tam arkamda oturuyordu ve

sesi öyle yüksek çıkıyordu ki...

Davudi sesli adamın biriydi. Normal şartlarda 'gür sesli bir beyefendiydi '

derdim ama bir beyefendi değildi. Adamın biriydi sadece. Zavallı adamın

biriydi hatta.

Önce tek tük kelimeler işittim.  Henüz geçirmiş olduğu doğum gününden

bahsetti uzun uzun. Hediyeler ve markaları anlatan sözcükler havada uçuştu.

Sonra bir iki talimat verdi. İşyerinden biriydi sanırım konuştuğu ve bir hanımdı.

Sonrasını onun mübarek ağzından dinliyelim.

" Ben de yokum, gündüz oradan ayrılırsan ve bir terslik olursa toparlayamayız

ortalığı aman...Gece git."

Telefondaki muhtemelen gece çıkmaya çekindiğini belirtti.

"Çık çık. Sana kimse bir şey yapmaz" Kıkırdadı. "Hem şişmansın hem yaşlısın."

Kadın belli ki itiraz etti. Adam ısrarlı.

"Etraf çıtırlarla dolu. Sen kaç kiloydun? "130 kiloyla giderin olmaz..." Ne demekse...

Sonrası tam bir felaket.

"Hoş hiç de belli olmaz. Heriflerde mide yok. Olaylar zamanı, gezide iki yaşlı kadın

kaldırıma oturmuş ağlaşıyorlardı. Teyzem ne oldu dedim, iki polisi işaret ettiler."

Tacize uğramışlar..." Kahkahaları atarak devam etti." İşe bakın. Kadınlar dökülüyor.

Dayanamadım polislerin yanına gittim.   'Abi bu kadar mı düştünüz, taciz edecek

kadın mı yok yazık size' dedim. Neyse şaka tabii hepsi şaka. Hadi canım kapatmam

 gerekiyor..." Bir daha da çıtı çıkmadı.

Dönüp nasıl baktıysam...

Bir kere taciz yalnız uçkurla ilgili bir kavram değildir odun herif. Senin yüksek

sesle yaptığın bu palavra konuşmadır taciz. Palavra diyorum çünkü senin bu kalas

varlığın değil gezinin içinde olmak , kıyısından bile geçemez. Yok kadınlara sormuş

muş, yok polislere gitmiş miş. Hadi canım.

Peki kimsin sen. Bu yaşa gelene kadar (en az kırk) seni "insan" yapacak hiç bir

şey girmedi mi hayatına ya da bir kimse. Hiç bir şey okumadın, hiç kimseyi

sevmedin, hiç bir hayvanı okşamadın mı. Ya da sevip de kaybettiğin biri olmadı mı.

Yazık sana. İlkesiz, idealsiz, inceliksiz, sevgisizsin ve tüm bunların farkında bile

olmadan ölüp gideceksin belki.

Ve bu alemde sen ve senin gibilerden o kadar çok var ki...










İmza:Ben  

Posted by Asuman Yelen


 
 Sevgili  Selgin, Esra ve Banu,  ikinci kez duygularımı düşlediğimden çok daha fazla 

insanla paylaşmamı sağlayan bu hoş proje için sizlere teşekkür etmiş miydim?


 Yine bir sosyal sorumluluğa hizmet edecek kitap bu kez Türgök (Türkiye Görme Özürlüler

 Kitaplığı) yararına satılacaktır.





Hayatınızda son söz söylemek isteseniz kime, ne derdiniz? 

Farklı sosyokültürel yapılardan kadınlar, hayatlarındaki ilk erkek olan babalarına yazdılar önce mektuplarını. Tüm söylemek istediklerini bu mektuplarda dile getirdiler. Sonrasında kız çocukları büyüdü ve karşılarına çıkan diğer erkeklere, eşlerine, sevgililerine, beyaz atlı prenslerine döktüler içlerini. Son olarak da "İmza: Ben" ile hayatta son söz olarak kime neyi söylemek istediklerini dile getirdiler. Kimi kendine, kimi geçmişine, kimi hastalığına, kimi hiç doğmayacak çocuğuna… Kolektif mektuplardan oluşan üçlemenin son kitabı "İmza: Ben" ile hiç tanımadığınız ya da çok yakından tanıdığınız kişilerin dünyalarına farklı bir gözle bakacak, belki de her bir mektupta kendinizi bulacaksınız.

(Tanıtım Bülteninden)


Olmadı  

Posted by Asuman Yelen




O bakışı, o duruşu, o gülüşü o kadar iyi biliyorum ki.

15 yaşın tüm neşesi, özgüveni, coşkusuyla

yaşama o meydan okuyuşu. O deli-doluluğu, o enerjiyi,

o tavan yapan özgürlük duygusunu.

O kendini beğenmeleri, o kimseleri beğenmemeleri,

o çok bilmiş tavırları, o merakı, o kıpırdanışları.

O annelere babalara kızıp da, teyzelere halalara  açılışları.

O ilk uyanışları, ilk aşkları

o ilk isyanları...

Senin olan, sana yakışan tüm o halleri...



Böyle bir gidiş bu güzel resme hiç uymadı.

Olmamalıydı.

Hiç olmadı...

Beş Yıl Bitmiş...  

Posted by Asuman Yelen




"Hoş geldiniz hocam, ilk merhaba benden olsun diyor resimdeki güleç yüz. Hoşuma gidiyor “hocam”
sözü. Demek yüksek sesle dile getiriyorum ki “kesin ODTÜ lüdür" diyor yeğenim. Beni ODTÜ de 
gezdiren uzak bir yeğen geliyor aklıma. İçtiğim çayı hatırlıyorum.

Sonra bir uzun liste. Hoş geldiniz ler,” hayırlı olsun” lar. “Bize de buyrun” lar. Çılgınlar gibi oradan
 oraya koşuşturuyorum. Elbiseler..yemekler.. çiçekler.. şiirler.. hikayeler.. 
Şiirler, hikayeler yüksek  sesle okunuyor. Bazıları tekrar tekrar okunuyor. 
Yahu burada derya var. Bu ne yaman bir telaşe..."
 .............. 

Böyle dile getiriyorum duygularımı bir yazımda. Tüm başlangıçlarda olduğu gibi coşkuyla.

Gezebildiğim kadar geziyor, önemsiyor, inceliyor, önce meşrebim gereği herşeyi, herkesi
beğeniyorum.

...............

"Eşin dostun ısrarları ve yeğenim Erdem’in de gayretlendirmeleri ve teknik yardımlarıyla 
 bu alametin içinde buluverdikten sonra, kendimi, harikalar ülkesindeki Alice gibi hissediyorum. 
Daha az klişe, bana özel bir gözlemle, eski Yunan meydanlarındaki gibi adeta.
 Agora' larda dolaşıp herkesi, bütün etkinlikleri izliyorum..
Birisi, toplamış insanları başına, göz yaşları içinde şiir okuyor. 
Bir diğeri, kalabalıklara siyasi nutuklar atıyor heyecanla. Beriki, çocuklara
 ve çocuk ruhlu kişilere şaklabanlıklar yapıyor. Kahkahalarla güldürüyor onları. Kiminin 
 davranışları ve sözleri cinsellik içeriyor, gençler gülüyor, yaşlılar uzaklaşıyor. 
Kimi de saldırgan, korku salan hikayeleriyle, merakla birlikte çekingenlik uyandırıyor 
izleyenlerinde. İnsan kime bakacağını, hangi gruba katılacağını bilemiyor."
................
Bir de abartmışım ki sormayın gitsin :)))

Bir yandan keyifle yazarak, bir yandan keyifle izleyerek günler geçip giderken

diğer bir deyişle kendi kendime eğlenirken ve öyle de mutluyken, mucize gerçekleşiyor.

Yorum gelmeye başlıyor. Farkediliyorum yani. Birileri de beni görüyor.

İnteraktivitenin dayanılmaz cazibesi beni de sarmalıyor. Aman ne hoş...

Ve ilk büyük yanılgı... İyi niyetli ama çok yanlış bir karar.

Diyorum ki, aldığım yorum beni böyle mutlu ediyorsa ben de başkalarını
mutlu etmeliyim. Davran Asu...Kim tutar seni.

Beğendiğim her şiir, her öykü için uzun uzun yorumlar yazıyorum. Okuyup beğendiğim
hiç bir yazıyı yorumsuz bırakmıyorum. Sonuç ???
Kim bu teyze yaa, nerden çıktı böyle?
Damar şiirler yazan bir kızcağız önce yorumlarımı cevapsız bırakıyor.  Sonra tası tarağı

toplayıp kaçıyor. Başka bir mahalleye, başka bir isimle :)))

Çok kültürlü, entellektüel bir kadının babası için yazdığı bir yazıya duygu dolu bir 

yorum bırakıyorum. Bir not düşüyor bloguna:"Bir müddet için yazılarımı yoruma

kapatıyorum..." mealinde. 'Belki anlar da bir daha gelmez. Kim bu yaw.'

Genç bir delikanlı doğum günü olduğunu belirtiyor blogunda. Önce ilgilenmiyorum.

Akşam bakıyorum kimse kutlamamış. Acıyıp iki satırla kutluyorum. Ya önce yayınlıyor

ya da otomatik olarak çıkıyor. Ben sevap işlediğimi düşünürken tak..yorum siliniyor.

Bir not: "Kimse benim popülaritemden nemalanmaya kalkmasın" mealinde....

En acıklısı da, Adana' lı 11-12 yaşlarında bir ergenle olanı. Anne- babasından
yakınıyor. Okulunu öğretmenini anlatıyor. Ben ve bir başka sazan daha, önce acıyıp
izlemeye alıyoruz. Çocuk okuldan sonra bir yerde çalışıyor. Diğer çalışanlar onunla
(şimdi unuttuğum bir sebepten) alay ediyor. (Kekemeydi galiba) Ben habire onu
yüreklendirmeye, yaşama sevinci vermeye  çalışıyorum. Ablacım diye diye minnetini 

belirtiyor her seferinde ve bir gün... Bana öyle bir mesaj yazıyor ki..."Asuman' cım yaa 

boşver blogu falan biz seninle çıkalım..." mealinde... İşletildiğimi anlıyorum.

Sinirlerim bozuluyor, alınganlaşıyorum. Bu kez ben de başkalarını yanlış anlayıp 

titizleniyorum bir dönem. Yerin dibine geçtiğim de oluyor. Tehdit bile alıyorum.
İlk birkaç ayın sonunda damdan düşmüşe dönüyorum anlaşıldığı gibi.
Kaçmayı yediremiyorum. Ama beş yılı bitirebileceğimi de hiç aklıma bile
getiremiyorum doğrusu. 

Düşünüyorum da şöyle demek geçiyor içimden Vasfiye Teyze misali:

Ne çekmişin be Asuman, bu blog aleminden yaaa...
Şaka bir yana, evlilik gibi, kritik ilk bir kaç ayı  atlatıp arada bir kaç kez annemin

evine gidip döndükten sonra birlikteliğimizi rayına oturttuk galiba blogumla.

Nice beş yıllara diyelim öyleyse...
Tüm blogger dostlarıma selam ve sevgilerimi yolluyor, onlara iyi ki varsınız 

demek istiyorum. Diyorum da...

Hep sevgiyle....

Utanmaz...  

Posted by Asuman Yelen







Böylesine serilmiş








masum uyuyorken





seni şeytan mı dürttü de




uyandın




canavara döndün




ve bunu yaptın.



Sonra da dönüp poponu






böyle rahat devam ettin uyumaya...









Sabahleyin ben çilelerimle çile doldururken







karşı kanepede 

ters dönmüş vaziyette

utanmadan  beni izlemen oldu mu????





OYMAZ MIYIM O GÖZLERİ BEN ÜLENNN!!!!!



2014 e Girerken  

Posted by Asuman Yelen


Saat 16.00

Dışarıda yağmur yağıyor.  Oda sıcak ve aydınlık.

Radyoda Türk Sanat Müziği çalıyor. Yeni başladığım örgüm elimde.

Kedim minderinde uyuyor.


Bir yandan ilmekleri atarken bir yandan da bu akşam yazmayı düşündüğüm

yeni yıl yazısını şekillendirmeye, bunun için de bir yandan kendimi dinlemeye,

 tahlil etmeye, bir yandan da geçtiğimiz yılı kafamda toparlamaya  çalışıyorum.

Olan- biten den ziyade hissettiklerimi önemsiyorum.

Samimi olmak istiyorum her zamanki gibi.

Umutvar isem heyecanımı yansıtmak, öfkeliysem veryansın etmek,

acılı isem içime kapanmak,  keyifliysem coşkuyla anlatmak,

içten, gelişine, plansız hesapsız aktarmak istiyorum.

Belki  yazarken anlamak istiyorum kendimi, bu günümü.


Sonra herşeyi unutturan hoş bir duygu sarıyor içimi.

Tatlı bir şaşkınlık hissi ile birlikte,

kendimi çalan müziğe kaptırıp gidiyorum.

Ve başka yağmurlu günlere. Güvenli huzurlu günlere.

Çoook eskilere...


Çalan, bir saz eseri. Ne makamını ne adını ne çalanını biliyorum.

Ama çok tanıdık. Çok bildik. Gülümsüyorum kendi kendime.

Nostalji bu diyorum. İliklerime kadar Nostalji yaşıyorum.

Yağmur...Soba çıtırtısı...Tek lambanın loş aydınlığı.  Ay yıldızlı

siyah emektar yün battaniye.

Gündüz uykusu, aşina mırıltılar. Güven...Huzur...

Huzur...


Spiker anonsunu yapıyor :

"Sadi Işılay' ın segâh saz semaisini,  kendi sazıyla, 29 Haziran 1961

yılında yaptığı orijinal kaydında izlediniz."

Ben dokuz yaşımdayken...10. yaşıma bastığım gün.

Adıyaman zamanları...


Yağmur devam ediyor.

Yün örüyorum. Kedim yanımda uyuyor.

Radyom çalmaya devam ediyor.

Çok mütiş bir huzur duyuyorum.

Ve ben bu huzurla girmek istiyorum gelen yıla.

Yalnızca bu huzurla...

Sadece bununla...








Hep sevgiyle kalalım...












A ha ha ha...  

Posted by Asuman Yelen



Güneşli bir Pazar gününe uyandım...

Boyun, sırt, bel ağrısı, gaz sıkıntısı, kafa çınlaması,

ruhumdaki ağırlık, beynimdeki karmaşa, kolitim, sistitim

hepsi, ailelerini görmek üzere  kafadan izin kullanıp,

ben uyurken çekip gitmişlerdi.

Ne de iyi etmişlerdi...

Mutfaktaki, üçlü prizin anahtar düğmesine bastım.

Amacım su ısıtıcısını ve tost makinesini çalıştırmaktı.

Birden başlayan neşeli oyun havasını hiç beklemiyordum doğrusu.

Radyonun da fişe takılı olduğunu unutmuşum:)

Ben  keyifle kıvırta kıvırta kahvaltımı hazırlarken Pupa, bu pek alışık

olmadığı manzarayla şaşkın, ayaklarıma sarıldı. Korkmuştu galiba.

O da aynı evlat gibi. Çocuklar da anne- baba dansederken ayaklarına

sarılıp engel olmaya çalışırlar ya...


Aslında yazmak istediğim bambaşka bir şeydi ama henüz giremedim.

Ama yaklaştım.

Kahvaltıdan sonra, her gün olduğu gibi Pupa koridorda yanında topla

beni bekliyordu. Oyunumuz basit. O kaleci ben vurucu.

Attığım toplardan birine çift parende attıktan sonra yumulup nefes nefese bana

öyle komik bir bakış attı ki çılgınca gülmeye başladım. Ama ne gülme.

Bağıra bağıra. Tepine tepine. Öyle böyle değil.

İnsan kendi sesinden rahatsız olur mu. Olurmuş. Ben oldum.

Yaw ben kahkaha atmayı unutmuşum meğer. Dozu ayarlayamıyorum.

Sonra "gülme" konusu takıldı aklıma. Nasıl gülüyoruz. Gülerken herkesin

aynı sesler mi çıkıyor gırtlağından. Başka derdim işim yok ya. Bunun

üzerinde kafa yormaya başladım.

Bebeklerin, kahkahası üç aşağı beş yukarı aynı. Çıngır çıngır. Harika.

Çocuklarınki doğal, masum, kontrolsüz.

Yaşlar ilerledikçe, kontrol mekanizması gelişiyor. Aile baskısı, çevre

baskısı ve sonucunda otokontrol. Gerekli mi? Tartışılır.

Erkekler bu konuda "hanım kızlar" dan daha şanslı. O da bir gerçek.

Kulak verecek olursak,  duyduğumuz üç aşağı beş yukarı aynı.

Hah hah hah hah .....

Türk filmlerinden Jeyan Mahfi' yi hatırlayalım.

Haah-ha hahaha ha ha... Bir de alaycı gülüş vardır. Hah hah haaayyh.

Pekiii,  yazım  dilinde nedir durum?

Bundan yarım asır kadar önce ilk Çelik Blek' te gördüğüm zaman

tuhafıma gitmişti. Sonra baktım Profesör Öklitus da aynı şekilde

gülüyor. Doktor ve Konyakçı da. (Tommiks'in, resmi hüviyetinden olsa gerek,

yüksek sesle güldüğünü hiç görmedim.)

A-ha-ha...

Eni konu, sağıma soluma dikkat eder olmuştum. Etrafımda a-ha-ha-ha  diye

gülen kimse var mı diye. Yoktu. (Emin olun ben hala duymuş değilim.)

 Demek ki ecnebiler böyle gülüyormuş dedim ve unuttum gitti.

Ta ki sanal aleme girene kadar.

 Burada herkes öyle gülüyor. Sözleşmiş gibi. Kural gibi.

Kötü mü? Haaayııır.

Kimseye bi zararı var mı? Yooo.

Peki ne diye yazdım öyleyse?

Biraz gülelim diye.

O halde, bir kez daha, hep birlikte,

 A-ha-ha-ha...


( Tabii  ay bunun nesi komik a-ha-ha diyen olursa da yerden göğe kadar 

hak verebilirim. Gerçekten...)



Herkese iyi Pazarlar ...













Paçoz... Pupa...Yavrularım...  

Posted by Asuman Yelen




Bugün, camın önünde böylece sessiz sakin otururken seni izledim Pupa' m.

Benim duygularım yoğundu. Camın bu tarafında olduğun için memnun,

camın diğer tarafında olamadığın için suçlu, senin bu durumla ilgili olarak

ne hissettiğin konusunda kararsız...

Ve en çok da orada oturuşunu uzun yıllar aynı duygularla izlediğim,

cennetteki ablana duyduğum yoğun özlemle hüzünlü...

Sonra, bu satırları yazarken (şu an ) şaşkınlıkla hatırlıyorum bu gün onun

doğum günü olduğunu...

Belki de hiç şaşırmamam lâzım kim bilir....





Mutlu yıllar Paçoz' um...

Sana da, keyifli, sağlıklı, birlikte nice yıllar canım Pupa' m...




Blog Widget by LinkWithin