Bu günler...  

Posted by Asuman Yelen






Çok şey öğretti bu son on beş gün bana.

Gündelik yaşamın, sıradan işlerin, anlamsız konuşmaların, sebepli sebepsiz

gülüşlerin, rutin alışverişlerin, mevsimsel, kanıksanmış sağlık sorunlarının...

Nefesi tam olarak alabilmenin....

Lokmaları canın yanmadan, boğazında büyümeden yutabilmenin...

Geceleri bir kaç kez kan ter içinde fırlamadan uyuyabilmenin....

Sabah uyanınca yaşamak için bir nedenin olmadığını düşünmeden yataktan

kalkabilmenin...

Sokağa korkmadan çıkabilmenin....

Çocukların gözlerine için acımadan bakabilmenin...

Ne kadar önemli olduğunu....

Saçma alınganlıklar, yersiz duygusallıklar, mızmızlıklarla kendi hayatımızı

ne kadar gereksiz bir şekilde zora koştuğumuzu...

Hepsini, hepsini yeniden hatırladım.

Biliyorum.

Bir sabah odama dolan güneş ışığıyla (onu farkederek) uyanacak, kekikli

tostumu boğazım acımadan yiyecek ve nefesim sıkışmadan, suçluluk

duymadan yaşamın içine dalıvereceğim.

Öğlen kapısını çaldığımda Rayuş gözlerimin içine bakacak ve rahat bir

nefes alacak. İçinden "çok şükür, bitti" diyerek huzurla kahve kavanozuna

uzanacak.

Biliyorum. Bu olacak...

Son Teşekkür  

Posted by Asuman Yelen




Çok zor bir dönemimde, bir melek gibi girdin yaşantıma.

O minicik yün başlığın içindeki şaşkın, korkak, şirin varlığının benim için

ne kadar değerli, anlamlı, olduğunu birlikte geçirdiğimiz on ikiyi aşkın yılda

gün be gün, şaşırarak, keyiflenerek, sana hayranlık ve minnet duyarak öğrendim.

Evimdeki yalnızlığımı paylaştığın, sevgini esirgemeden  verdiğin için,

hayatıma kattığın her şey için sana sonsuz teşekkür ederim.

Huzur içinde uyu yavrum.. Ötedekilleri şenlendir...

Başaramadık  

Posted by Asuman Yelen

Paçozum' un varlığı Yakacık Ormanında bir yerlerde ruhu kimbilir nerelerde...

Evimde, yaşantımda, yüreğimde doldurulmayacak bir boşluk bıraktı.

Tek tesellim çektiklerinin sonlanmış olması.

Üzüntüm asla anlatılamayacak kadar büyük.

Paçoz' dan ilk haber...  

Posted by Asuman Yelen




Bu pembe şapkalı güzellik galiba bir süre daha beni bırakmayacak.

Sandığımızdan çok daha güçlüymüş meğer.

İlk iki gün doktor dahil hepimiz çok korktuk ama benim melez

kızım siz beni ne sanıyorsunuz dedi ve fırladı ayağa.

Bu gün bütün evi bir güzel dolaştı. Eski yattığı yerlerde

uzandı. Çalan kapıya havladı. Havlayan köpeklere (sesi biraz

tiz de çıksa) cevap verdi.

Şu sabah akşam serumları ve yakan 3 iğne de biterse

ondan keyiflisi olmayacak.

Ah tabii bir de şu pembe zımbırtıyı geçirmeseler boynuna.

Ama dişleriyle dikiş yerlerini kaşımaya kalkınca mecburen

ve daha uzun bir süre taşımak zorunda.

Şimdilik haberler iyi.

Dualara devam...


Herkese sevgiler...




Kritik Süreç  

Posted by Asuman Yelen

Paçoz bu sabah ameliyat oldu. Göğsündeki ile birlikte son zamanlarda

onu çok rahatsız eden, yemesini içmesini engelleyen ağzındaki kist,

(ve çene kemiğinin bir tarafı) temizlendi. Önümüzdeki 1 ay içinde ya

tekrarlayacak ya da yavrum daha birkaç sene benimle.

Dualarınıza ihtiyacımız var...

Beş Behzat  

Posted by Asuman Yelen

















Diziyi uzun boylu konuşmak istemiyorum...

Benimle birlikte tüm izleyenleri alıp götüren, savurup dağıtan, biraz da,

buna teşne bir durumdaysanız, içerinizi dağlayan farklı bir şey.

Benimki gibi ağzından duyduğum en kötü söz "eşşek kafalı" olan,

balçık çamurun içinden ayakkabıları pırıl pırıl  çıkmasını becerebilen,

her öğlen yemeğe geldiğinde pantalonu buruşmasın diye iskemleye

dikkatle asan bir babanın evladı ve basket oynayan çocuklara yakınlarından

geçerken sinkaflı küfürleri yasaklayan biri  olarak, Behzat tiplemesinde

beni çeken daha doğrusu bana kendini sevdirenin ne olduğunu da

uzun uzun yazmak istemiyorum. Zaten öyle yapay, öyle plastik bir

dünyada, sahte "canım" lardan, dillerden düşmeyen ama içi boşaltılmış

"sevgi" sözcüğünden bu denli bezmişken, bu doğallığa bu haliyle bile

dört elle sarılmamızdan daha anlaşılır ne olabilir ki. O, algıları açık,

farkında ve tüm bunlardan vena halde muzdarip olanların bayrağını

en önde taşıyor ya. Nasıl taşırsa taşısın...Doğulu bir tanıdığın deyişiyle,

tavrına-tarzına gurban....


Karısının mezarı başında önce yine herkesi şaşırttı Behzat.

Görev sayılabilecek ne varsa, gereken herşeyi usulüne uygun, sükunetle

yerine getirdi. Yasin okunurken, toprak atarken, taziyeleri kabul ederken,

tek bir damla gözyaşı dökmedi.

Herkes gittikten, kendisiyle başbaşa kaldıktan sonra diğer Behzat' lar

çıktılar ortaya. Alt benlikler. Acıdan kıvranan, isyan eden, şaşırmış ve

korkmuş, kabullenmiş ve yıkılmış, kabullenememiş boşlukta...

Bu müthiş güzel anlatım için senaristi, yönetmeni oyunculuk için de

Erdal Beşikçioğlu' nu yürekten kutlamak gerek.


İzlerken, herkes kadar ben de kendi yaşantımdaki kayıpları ve duygularımı

hatırladım.

Babamı kaybettiğimde hissettiklerim sadece büyük bir acıydı. Ağlayarak

uyuduğumu, uyanınca yeniden ağlamaya başladığımı hatırlıyorum. Acısını

katıksız yaşayan ve gösteren bir çocuktum.

Annemde ergenliğin sonundaydım. Acıma eşlik eden onun kadar büyük isyanım

vardı. Diğer taraftan, Rayuş çok küçüktü. Kontrollü olmak, en kısa zamanda

normal yaşama dönmek gerekiyordu.


Çok sevilen biri dönüşü olmayacak bir biçimde kaybedildiğinde gerçek

yaşamın tek gerçeğinin bu olduğu küüt diye çarpıyor insanın yüzüne.

Önce isyan ediliyor. Sonra tövbe ediliyor. İnanmak zorundasınız öte

dünyaya ve vuslata. Kabuğunuza girmek, vuslatı tek başınıza, yalan

dünyanın içine çekilmeden, yeniden yapay kavramların esiri olmadan

sükunetle beklemek istiyorsunuz. Ama olmuyor. Olamıyor. Bırakmıyorlar.

Kaya gibi sert görünmek istiyorsunuz. Ama meşrebiniz buna izin vermiyor.

Anlamaz, aldırmaz görünmek istiyorsunuz olmuyor.

Yancı, yandaş ya da yalaka olmayı beceremiyorsunuz. Geriye tek tercih

kalıyor. Yalnız olmak....Herkese, herşeye boşvermek.

Her ölümde her acıda daha bir sorgular hale geliyorsunuz insanları,

hayatı. Duygular, durumlar, duruşlar çeşitleniyor. Şaşkınlıkla kabulleniş,

isyanla iman arasındaki sessiz çatışma her seferinde biraz daha

şiddet kaybına uğruyor. Duygular köreliyor. Acı biçim değiştiriyor.

Önünüzden geçip giden bir cenaze arabasına boş gözlerle bakabilirken,

açık bir pencereden kulağınıza geliveren bir ezgiyle öyle bir sarsılıyorsunuz ki

oradan kaçarak uzaklaşmazsanız oracıkta ölüverecekmişsiniz gibi

geliyor. Kaçmanız da ölüm korkusundan değil, geride kalan sevdiklerinize

bunu yaşatmama telaşından. Ve daha bir sürü şey...Ve karmakarışık, içiçe.


Yaşam ayrı, ölüm ayrı, insanı parça parça etmek için elinden geleni

ardına komuyor. Her bir parça, alıp bizi bir yana savuruyor.

Kimi yönetmeğe kalkıyor, kimi zayıf düşürüyor, kimi korkutuyor,

kimi şaşırtıyor. Biri çekip gitmek için yanıp tutuşurken, diğeri  "devam,

devam..."  diye yalvarıyor.

Anlatmak istediğim, beş Behzat az...






Danışma  

Posted by Asuman Yelen






 "Henüz küçük bir çocukken, civarımızdaki ilk telefonlardan biri de

bizim eve alınmıştı. Merdivenin altında duvara çakılı cilalı tahta

kutusunu çok iyi hatırlıyorum. Pırıl pırıl dinleyicisi kutunun kenarında

asılı duruyordu. Hatta numaramızı bile hatırlıyorum. 105."


Lise öğrencisiydim, Paul  Villiard' ın "Danışma" isimli bu öyküsünü

ilk okuduğumda. Yeni bir büyük kayıp yaşamıştım ve o yüzden

sanırım, şişmiştim ağlamaktan.

30 lu yaşlarımın başında ingilizcesi  "İnformation Please"

orijinal başlığıyla yeniden karşıma çıkınca

hemen hatrlamış pek de etkilenmemiştim doğrusu o zaman.

Bir sürü benzeri olan, sıradan acıklı bir öyküydü yalnızca...


Bu gün eşelenip  tozların arasından alıntı defterimi buldum.

Gözden geçirirken çıktı karşıma. Okuyunca yine gözyaşına

 boğuldum. Nasıl boğulmam....    Neyse öyküye devam edelim.


Devamında Paul minicik yaşında telefonla ilgili heyecanını

küçük şaşkınlıklarını anlatır. En çok ilgisini çeken de kutunun

içindeki adı "danışma" olan bilgedir. Annesi sık sık yol tarifi,

yemek tarifi ve bir çok konuları sormaktadır. Sonra annesinin

olmadığı bir gün çekiçle parmağını incitir, bir taburaye çıkıp

numarayı çevirir ve ağlıyarak  durumu anlatır. Karşıdaki tatlı sesli

Sally onu yatıştırdıktan sonra dolaptan buz çıkarıp parmağına

 bastırmasını, ağrısının geçeceğini söyler.

Bu, güzel bir dostluğun başlangıcı olmuştur. Okula başladığında

dersleriyle, sonrasında  beslediği hayvanların bakımıyla,

çıktığı seyahatleriyle ilgili, ve daha bir sürü, öğrenmek istediği

her şeyi ona sorar. Tatlı sesiyle, sabırla her soruyı yanıtlar Sally.


"Evdeki kanaryam Petey öidüğünde Danışma' yı aradım ve

bu acıklı hikâyeyi ona da anlattım. Danışma, bir çocuğu teselli

ederken söylediği bildik sözcüklerle beni teselliye çalışıyordu.

Fakat kederim geçecek gibi değildi. Günün birinde kafesin dibinde,

ayakları havada bir tüy yığını haline geleceklerse, niçin kuşlar

ötüyor, insanlara neş'e getiriyorlardı.?

Danışma, kederimin derinliğini sezmişti. Yavaşça, 'Paul, unutma ki

şarkı söylenecek başka dünyalar da vardır' dedi."


Sonraki yıllarda, Paul ve ailesi başka yere taşınır. İletişim

kesilir. Paul  yetişkindir artık. Bir rastlantı onları telefonda yeniden

karşılştırır. Paul onu sesinden tanıyıp kendsini hatırlatmaya

çalışırken, Sally ona parmağının hala acıyıp acımadığını sorar.

Bu sefer aralarında sıkı bir telefon dostluğu başlamıştır.

Pilot olan Paul, ona gittiği yerlerden bahseder. Her fırsatta

onun nöbet saatini kollayıp arar ve tatlı tatlı sohbet ederler.


"...Tam üç ay sonra yine Seatle havaalanında idim. Bu defa

danışmanın sesi değişikti. Sally' yi istediğimi söyledim.

'Arkadaşı mısınız?'

'Evet, eski bir arkadaşı.'

'Şu halde üzülerek söylemek zorundayım. Sally son birkaç senedir

hasta olduğu için ancak yarım gün çalışabiliyordu. Beş hafta

 evvel de öldü.'

Telefonu kapatmadan evvel aynı ses 'bir dakika' dedi. 'Acaba 

isminiz Villiard mı?'  'Evet.'

Sally sizin için bir mesaj bırakmıştı.'

'Nedir acaba?' diye sorarken ne olduğunu adeta biliyor gibiydim.

'İşte burada. Okuyorum. -Ona şarkı söylenecek başka dünyalar

da olduğunu- söyle. Ne demek istediğimi anlayacaktır.'

Teşekkür ederek telefonu kapadım. Sally' nin ne demek istediğini

çok iyi anlamıştım."






Duvar  

Posted by Asuman Yelen


Tam tenis havası...

Biraz serin, biraz kapalı ve yağışsız.

Emekli olduktan sonra sık sık koşardım Çamlıca' ya.

Havalar bozulmaya (!) başladığı ve okullar da açıldığı için

 tesis, dolayısıyla kortlar bize kalırdı.

Çok severdim tenisi...

Hala da çok severim, artık oynayamasam da...

Yumuşacık bir servis atışıyla topu karşıya geçirmek ve

pozisyon alıp heyecanla, keyifle, dikkatle, karşıdakinin

topu geri yollamasını beklemek. Gelen topun düştüğü yere göre

konuşlanıp,  özenle, kontrollü bir vuruşla yine partnerine

ulaşmasını sağlamak. Hoş bir tempo yakalayıp süreklilik

sağlanabilirse, oyunun tadına doyum olmaz. Kan ter içinde

çantaları toparlayıp ayakları sürüye sürüye soyunma odalarına

giderken dünyanın en mutlu insanısınızdır. Ama çok da kolay

elde edilebilir bir keyif değildir bu.

Burada partnerin önemi çok büyüktür.

Benim gibi ortalama seviyede ama iyi niyetli bir oyuncuysanız

bu uyumu yakalamanız partnerinizin karakteri ile ilgili olarak

çok kolay, çok zor ya da imkânsız olabilir.

Kimi partner, kararsız ve çekingendir. Önüne düşen topa öyle

hafif vurur ki çok uzağınıza düşer. Oyunu kurtarmak adına

topa yetişmek ve karşılamak için büyük çabalar sarfedersiniz.

Bazan bu çaba karşılığını bulur, karşı tarafı harekete geçirir

o da gerekli çabayı göstermeye başlar. Ama yine de çok yorulan

siz olursunuz. Bazan da oyun durur, kalır.

Kimi usta ama çok hırslıdır. İlla skor tutmak, kazanmak ister.

Bunun için sert vuruşlar kullanır. Sayılar gider gelir ama her

sayı oyunu kesintiye uğratır. Yenseniz bile tatmin olamazsınız.

Bazan karşınızdaki sizden çok iyidir. Öyle güzel toplar düşürür ki

önünüze, kötü karşılık vermek imkânsızdır. Sonuna kadar top

aranızda ahenkle süzülür.Vaktin nasıl geçtiğini anlamazsınız.

Kimi zaman da öyle biri çıkar ki karşınıza, topa nasıl vuracağı

belli değildir. Kısa vurur, köşeye yollar,  fileye takar, havaya

 uçurur, öyle ki oyunun selameti için bir öne bir yana bir ileri

bir geri koşturur durursunuz. Ya siz tıkanır kalırsınız, ya da beriki

sıkılır, gider.


Bir de işin duvar faslı vardır. Aslında bu, maça ya da oyuna

hazırlık safhası olarak düşünülür ama, benim için başlı başına

bir zevktir.

Bilmeyenler için, bu durumda partner duvardır. Topu duvara

çarptırıp dönüşünü dikkatle beklersiniz. Siz nasıl vurduysanız

öyle döner. Sert ya da yumuşak.

Önce yavaş yavaş başlarsınız, keyfiniz yerindeyse öyle devam

edersiniz. Kafanız bozuksa sert vurur, yorulana kadar koşar

durursunuz. Öyle ki kolunuzu ve bacaklarnızı hissetmez olursunuz

bitince. Hazzın dibidir bu yorgunluk. Ardından huzur geri gelir.

Duvar yapmanın güzel yanı, kendi oyununuzun hakimi olmanın

dışında, yolladığınız topların geri dönmeme ihtimalinin

ortadan kalkmış olmasıdır. Biraz çaba, biraz özenle düz duvarı

dize getirirsiniz. Sizi asla hayal kırıklığına uğratmaz. Adam gibi

yolladığınız tüm topları adam gibi karşılar. Sıkılmaz, yarı yolda

bırakmaz, şaşırtmaz. Yanlış yaparsanız  aynen iade eder, sert

yaparsanız da aynı sertlikle karşılık verir. Ama topu mutlaka

geri yollar.


Bu günlerde ben, o sessiz duvarın mükemmel dostluğuna

sığınmak, biraz kendimle başbaşa kalmak, yaşam, sevgi,

dostluk, güven kavramlarını bir kez daha sorgulamak,

sonbaharı özümsemek, biraz geçmişte gezinmek istiyorum.

Buradayım, hiç bir yere gitmiyorum.

Sadece biraz duvar yapmak istiyorum...

Stres atmak, huzur bulmak için.


Sevgiyle kalın...








Blog Widget by LinkWithin