Zaman  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,



GÖL

"Ebedi gecesinde bu dönüşsüz seferin
Hep başka sahillere doğru sürüklenen biz
Zaman adlı denizde, bir gün,
bir lahza için
demirleyemez miyiz..."












"Zaman, dur artık geçme, bahtiyar saatler siz,
akmaz olunuz artık!
En güzel günümüzün tadalım o süreksiz
hazlarını azıcık."













"Ne kadar talihsizler size

yalvarır her gün,
hep onlar için akın.

Günleriyle birlikte dertlerini götürün.

Mesutları bırakın."

"Nafile isteyişim geçen saniyeleri
akıp gidiyor zaman.
Geceye, daha yavaş deyişim boş,
tan yeri ağaracak birazdan."


Lamartine






*Alphonse de Lamartine' in onsekiz yaşında ezberlediğim (çok fazla severek okuduğum için)
tümünü buraya aktaramıyacağım kadar uzun şiirinin "akıp giden zaman" la ilgili bölümlerini blogger arkadaşım Mehbub' un yorumu üzerine paylaşmak istedim.



Hep sevgiyle kalın.

*Fotoğraflar bana aittir.





Sabah ışığı  

Posted by Asuman Yelen in , , ,



BİLİYORUM

Biliyorum, senin aşkından başka bir şey değil bu,
ey gönlümün sevdiği - yapraklarda oynaşan bu altın ışık,
gökyüzünde yelken açmış bu başıboş bulutlar,
serinliğini alnımda bırakıp geçen bir esinti.
Sabah ışığı doldurdu gözlerimi- yüreğime yolladığın
haberdir bu. Yüzün yukarılardan eğilmiş, gözlerin gözlerime
bakıyor, yüreğim ayaklarına değmiş.

R.TAGORE


*Fotoğraf bana aittir.

Benim mevsimlerim  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,

Hiç anlamadım nasıl geçtiler





Ama, karmakarışıktılar







ilkbahar












yaz















sonbahar
















kış

















yine de güzeldiler.







*Fotoğraflar bana aittir.

Bir Filozofa  

Posted by Asuman Yelen in , , ,



Soruyorsun ki, böyle toprak olacak


bir hayata niçin bu kadar düşkünsün?

Hangi zevk ile, hangi duyguyla ve niçin,

kendinden geçercesine hayata bağlanırsın?













Ben de sorsam, nasıl bir tuhaflıktır ki


Böyle şiddetli bir ölüm arzusu oluşturur,

hangi ruh felsefesi, hangi kararıyla ve

nasıl, sizi ölüme böyle susatır?





O anlayış da kendine göredir,

bu anlayış da...Bence ölüm ve hayat

"bir ölür, bir doğar!" manasında

zoraki bir avunmadır.

Hepimiz böyle yaşamaktayız, ne yazık,

yürüyen, canlı ölüler halinde.


T. Fikret



*Fotoğraflar bana aittir.


PiKNİK

Kasabanın en güzel kızı , kasabanın en zengin, en kibar, en yakışıklı erkeği ile nişanlı iken, hiç tanımadığı birine bir gün içinde aşık olup, onun için her şeyi elinin tersi ile itebilir mi? Arşivimde, favorilerimin içinde, ilk ona giren filmlerden biri. Mükemmel bir aşk filmi olmasının yanı sıra, derin psikolojik analizler içeren bir "kadın filmi" olma özelliğini de taşıyor.
Baş rollerinde, Kim Novak ve William Holden oynuyor. 1955 yapımı. İkilinin piknik gecesi yaptığı dans, bu güne kadar seyrettiğim dans sahneleri içinde en mükemmeli diyebilirim.
Kadın dünyasının derinliklerine inmek isteyen herkesin bu filme bir göz atmasında yarar var diye düşünüyorum.YOUNG AT HEART


İlk bakışta, gerek müzikal oluşu, gerek kahramanlarının çevre ve aile yapısının farklılığı nedeniyle çok başka gibi görünse de, kadın kahramanının aşk konusundaki beklenmedik seçimi, bir önceki filmimizle benzerlik taşıyor. Bu da, diğeri gibi 1955 yapımı bir Hollywood filmi. Yine benim ilk onluk grubumda. Doris Day, Frank Sinatra ve Gig Young oynuyor. İsimlerden de anlaşılacağı gibi, müzikler çok güzel. Eski Hollywood filmlerinden hoşlananlar için mükemmel bir öneri.

Herkese iyi seyirler.

Hep sevgiyle kalın.

Yüzü olmayan çocuk  

Posted by Asuman Yelen in , , , , , ,


Bir çocuk yaşadı bu dünyada. Adı var mıydı? Evet. Doğduğunda ona kutlu bir isim koymuşlar, Muhammed demişlerdi kulağına. Kendi var mıydı? Hayır. Yoktu. Hiçbir zaman da olmadı. Ne annesi babası fark etti varlığını, ne diğer amcalar teyzeler, ne de öteki çocuklar. Bir hayalet gibi dolaştı durdu kalabalıkların içinde. Ruhu, yüreği aç, karnı aç.. Yaşadığından habersiz. Kendi hiçliğinde.

Bir mahalleli, bir yığın insan. Yüzleri solgun, bakışları asabi. Bedbin bakışlı, düşük omuzlu, dertleri başlarından aşkın insanlar.. Etraflarında gezinip duran çocuğu fark etmediler. Eline kuru ekmek tutuştururken bile fark etmediler onu. Zaten yokluğunu da fark etmemişlerdi ki, hiç aramadılar Muhammedi. Oysa o, oralarda bir yerlerde, gene yalnız öylece yatıyordu. Bu kez bir farkla, ruhuyla birlikte, bedeni de cansızdı bu sefer. Kırk beş gün. Ruhundan sonra küçük bedeni de yok olup gitti..

Sarışın mıydı Muhammed, esmer miydi, bilemediler. Saçı kazınıyordu sürekli çünkü. Kaybolunca polisler bir resmini istediler. Yoktu. Evet, hiç resmini çektirmemişlerdi. Tarif edin dediler, yüzünü hiç kimse hatırlayamadı bile. Hep kirliydi, hep pisti suratı. Herkes yalnızca ön dişlerinin kırık olduğunu biliyordu. Babası bir yumruk vurmuş suratına, dişlerini kırmıştı. Zaten hiç sevmezdi Muhammedi. Ayaklarının altında bulunmasından hiç hoşlanmazdı. O yüzden hep sokaklardaydı.

Bazen, hava çok soğuk ve yağmurlu olduğunda, birileri acıyıp evlerine alır, birkaç saat misafir ederlerdi. Bir tabak makarna verirdi ev sahibi teyze. Sessiz sedasız televizyona bakardı. En çok da reklamları severdi. İstanbul’ da başka mahallelerde hiç görmediği büyük büyük evler vardı. O evlerin çimenlerle, çiçeklerle dolu geniş bahçelerinde, mutlu mesut çocuklar oynardı. O çocukların çok güzel anneleri vardı. Gülen yüzleriyle camdan başlarını uzatıp “ yemek hazır” diye seslenirlerdi. Mavi gözlü çocuklar gülerek mutfağa koşarlardı. Muhammed kocaman aydınlık mutfağa bayılırdı. Hele o masa. Neler yoktu ki o örtülü masanın üzerinde. Kızartılmış tavuklar, biber dolmaları. Ağzı sulanır, ekmeğini daha bir iştahla ısırırdı. Hiç öyle masalar görmemişti Muhammed. Zaten o makarnadan başka yemek bilmezdi ki. Keşke evde de televizyon seyretmesine izin verselerdi de bu “mutlu, mesut aileler” i hep izleyebilseydi.

Muhammedin, Müge Anlı'nın sunduğu sabah programındaki kırk beş günlük serüveni, altı yıllık ömründen daha uzun sürdü adeta. İnsanlar nefeslerini tutup ondan haber beklediler. Ve kötü haber geldi. Ben biliyorum ki yüreği olan herkes ağladı. Evladı olan, olmayan herkes.

Burada fukaralık edebiyatı, servet düşmanlığı yapmağa kalkışmadan, ders çıkarma sevdasına kapılmadan, ders verme, ahkam kesme durumuna düşmeden, çok ama çok samimi olarak şunu söylemek istiyorum sadece.

ÇOK ÜZGÜNÜM.

Hep sevgiyle kalın.

Özgürlük ve tutsaklık  

Posted by Asuman Yelen in , , ,

Sevgi

Şu tuhaf bitki...

Pamuklar içinde getiriyor, özenle yeşil bir saksıya yerleştiriyorsunuz.
Suluyor, gübreliyor, içiniz titreyerek büyümesini bekliyorsunuz. Ama o, yerini sevmezse serpilemiyor. Belki güneşiniz fazla, ya da saksısı dar geliyor. Kendi içine dönüyor, toprağın içinden süzülüp, çekip, olmadık yerlere gidiyor. Bambaşka diyarlara..Yaban ellere..

Zira o, özgürlük istiyor.






Ve, zavallı gonca gül...

O ise tutsaklığı seçmiş. Bahar geçmiş, yaz geçmiş.
Mevsim kış. O, açmamakta direniyor.
Ümitle, inatla, camda, öylece durmuş
bekliyor...
Kendi baharının, kendi yazının geleceğini, bir gün açabileceğini sanıyor.

Yanılıyor...





Not:Yazı ve resimler bana aittir.


Hep sevgiyle kalın.

İçe Kapanış  

Posted by Asuman Yelen in , , ,


Bir hayalimi gerçekleştirmeğe çalıştım.

En sevdiğim şairlerden birinin en sevdiğim şiirini, çektiğim
fotoğrafın üzerine monte etmeğe çalıştım. Şiiri ayrı tutarsak,
kalan her şey amatör işi.

Kim ne der bilmiyorum, ama ben çok mutluyum.

Hep sevgiyle kalın.

Blog Widget by LinkWithin