Sonbahar şiirleri 2  

Posted by Asuman Yelen in ,


Güz Günü

Tanrım: zamanıdır şimdi. Yaz çok müthişti.
Güneş saatinin üstüne bırak gölgeni,
ve estir tarlaların yellerini.

Emret son meyvelere olgunlaşmayı;
güneysi iki gün daha ver onlara,
davet et onları tamamlanmaya
ve devam ettir ağır şarabın son tadını.

Şimdi yuvası olmayanlar, kuramayacaklar bundan sonra.
Şimdi yalnız olanlar, daha bir hayli yalnız kalacaklar,
bakacaklar, okuyacaklar, uzun mektuplar yazacaklar
ve caddede bir aşağı bir yukarı huzursuzca
dolanacaklar, sürüklenirken yapraklar.

Rainer Maria Rilke (1875-1927)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Doğum Günü  

Posted by Asuman Yelen in , ,




Senelerce önce bu gün Şişli Etfal Hastanesinde annenin bir tanesi, babanın prensesi olarak dünyaya geldin. Bir prensten beş yıl sonra, çok güzel bir armağandın. Bu yüzden belki adını Armağan koydular. Küçük güzel yüzün, kara ceylan gözlerinle zarif, naif bir bebektin. Tam yirmi ay sevgili yuvanda mutlu bir bebek olarak yaşamını sürdürdün.

Hiç beklenmedik bir zamanda, hiç de gerekli değilken giriverdim hayatına bir yaz günü. Eminim ilk anda bütün keyifler kaçtı. Memur bir aileye, hele mükemmel çocuklar yetiştirmeye kararlı ebeveyne bu çok gelmişti. Maddi ve manevi yetemeyeceklerinden korktular. Sende ise hiç keyif kalmamıştı. Tostoparlak bir bebeği burnuna burnuna uzatıp işte kardeşin sev diyorlardı durmadan.

Sen kederinden eriyip iğne ipliğe dönerken, ben, her şeyden habersiz, yiyip-içip etrafa gülücükler saçıyor, ha bire de semiriyordum. Sen mutsuz, ben gamsız böyle bir zaman geçirdik. Sonra ne oldu, nasıl oldu ben de anlamadım, biraz benim vahşi orman cazibemin, en çok da dünyanın en mükemmel anne-babasının sayesinde seninle ben birdenbire harikulade bir “düetto” oluşturuverdik.

Bu çok güzel bir beraberlikti. Ahşap Anadolu evlerinin tahta merdivenlerinde oturur bez bebeklerimizle oynardık. Sonra Rayegan geldi. O bizim mükemmel et bebeğimizdi. Zavallıyı ne çok hırpalardık farkında olmadan. Sonra sen okula başladın. Ben de evde öğrendim seninle okuma-yazmayı. Resimler çizerdik kağıtlara. Kabarık elbiseli kız resimleri. Sonra oyunlar… oyunlar. Sen Elizabeth oldun, ben Margaret. Ben Tommiks oldum sen, Çelik Blek. Sokakta, okulda, müsamerelerde hep el ele.

Sonra İstanbul. Seninle birlikte gençliğe adım atışımız. Sen biraz geciktin, ben sana uyum sağladım. Böylece birlikte büyüdük. İlk topuklu pabuçlarımız, ilk naylon çoraplarımız. Makyaj yapmaya birlikte başladık. Okulu birlikte kırdık. (Hatta bir keresinde anneme yakalandık.) Hayallerimiz, umutlarımız, zevklerimiz aynıydı. Endişelerimiz, korkularımız da.

Neredeyse yarım asır. İyisiyle kötüsüyle. Acısıyla tatlısıyla. Kaybettiklerimizle, yeni katılanlarla. Ne çok şey yaşadık. Çok fazla üzüldük. Sen bir de ablalığın getirdiği sorumlulukla bizden biraz daha fazla yıprandın. Hiç belli etmemeye çalışsan da biz anladık. Biraz da geç anladık galiba. Ve hassas ruhun, naif bünyen daha fazla kaldıramadı tüm yaşadıklarımızı, yaşadıklarını.


Sonuna kadar birlikteydik. En sonuna kadar. Ve bir gün yine bir araya geleceğiz. Rayegan ve ben, bu gün bu hayata, sabırla ve güler yüzle, bu ümit ve bu inanç içimizde var olduğu için katlanıyoruz. Katlanacağız.

Senin de bulunduğun yerde huzurlu olmanı diliyoruz.



Doğum günün kutlu olsun…

Sonbahar şiirleri 1  

Posted by Asuman Yelen in ,





Güz

Yapraklar düşmede bilinmez nerden,
Gökkubbede uzak bahçeler bozulmuş sanki
Yapraklar düşmede gönülsüz
Ve geceler ağır dünyamız kopmuş gibi yıldızlardan
Kaymada yalnızlığa
Hepimiz düşmedeyiz, şu gördüğün el düşüyor
Nereye baksan hep o düşüş
Ama biri var ki bu düşenleri tutuyor yumuşak ve sonsuz.

Rainer Maria Rilke

Yağmurun Hatırlattıkları 2  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,

13 yaşındaydım ve çok yalnızdım.

Yüzlerce yaygaracı, neşeli, yabancı kızın dörder beşerlik gruplar halinde, çığlıklarla konuştuğu kocaman bir okul bahçesinde bir köşede, acılı, ürkek öylece bekliyordum. Sabahın erken bir saati, hava alacakaranlıktı, yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Lacivert yağmurluğumun kollarından, eteğindan aşağıya sular süzülüyordu. Arada şimşekler çakıyor ve ben deli gibi korkuyordum. Bu kızlardan, çıkardıkları korkunç gürültülerden, onların arasındaki yalnızlığımdan korkuyordum. Onları dehşetle izliyordum. Zaman zaman koşarak ve çığlıklar atarak yeni biri katılıyordu aralarına. Diğerleri de bağıra çağıra yeni gelene sarılıp öpüyorlardı. Sesler bir perde daha yükseliyor, ben biraz daha ürküyordum. Onlar bağırdıkça benim yalnızlığım, onlar kahkahalar attıkça benim kederim artıyordu. Ablamla beni dolu gözler ve hayır dualarıyla kapıdan uğurlayan annemi, bir daha hiç göremeyeceğimi (hala kabullenemesem de) bildiğim babamı özlüyordum. Bu karanlık, uğursuz, gürültülü, yabancı bahçeden kaçıp kurtulmak istiyordum. İlkokula hem de altı yaşımı bile doldurmamışken başlayan ve o gün güle oynaya annemin elini bırakıp diğer çocukların arasına karışan ben, hemen her sene şehir ve okul değiştiren ben, o gün, hemen o an, arkama bile bakmadan, bir daha dönmemecesine orayı terk etmek istiyordum.

Annem: “Fatih Kız Lisesi’ ne gideceksiniz kızlar ” demişti. Beni hiç de heyecanlandırmayan kısacık anlamsız bir cümleydi. Hiç fark etmezdi. Her şeye karşı ilgisiz, mutsuz, içine kapanık bir çocuktum. Bunların hepsinden de öte kızgın bir çocuktum. İstanbul’a; onun kalabalık vapurlarına, turnikesine sıkıştığım kalabalık iskelelerine, büyük gürültülü caddelerine, hiç tanımadığım insanlarına, annemin akıttığı gizli gözyaşlarına, içinde babamın yaşamadığı bu eve, her şeye kızgındım. O, biraz yapay bir heyecanla giyeceğimiz formayı tarif ediyor, okul binasını, büyüklüğünü, temizliğini ballandırarak anlatıyor da anlatıyordu. Özlemle Mersin’ deki ahşap ortaokulumuzu hatırladım. Mutlu, çok başarılı bir öğrenciydim. Matematik mümessili seçilmiştim. Okulun salon duvarında büyük bir resmim vardı, sınıf birincileri arasında. Kız erkek sevgi dolu güzel arkadaşlarım vardı. O dönemde arkadaşlar (kız ya da erkek) karşılaşınca tokalaşırlardı . Her an her dakika öpüşme adetini İstanbul’da görüp çok yadırgamıştık. Herkes birbirini tanır severdi. Öğretmenlerimiz canla başla anlatırlardı. Öğretene kadar uğraşırlardı. Sıralarda iki kişi otururduk ve sınıflarda öğrenci sayısı kırkı geçmezdi.

Kayıtlar yaptırıldı. Formalar diktirildi. Ayakkabılar alındı. O gün geldi çattı. İki kardeş evden çıktığımızda hava zifir karanlıktı. Hem sabah çok erkendi, hem de çok şiddetli yağmur yağıyordu. Kol kola girdik. Lacivert imperteks pardösülerimiz sürtünmenin etkisiyle hışırdadı. Durakta lacivert ve kahverengi imperteksli bir sürü kız vardı. Gelen otobüse onlarla birlikte sürüklendik. Sıcak otobüsü yoğun bir naylon kokusu sarmıştı. Bir de naylon hışırtısı. Okul kapısından elele ve ürkerek birlikte girdiğimiz ablamdan, bir anonsla lise ve ortaokul taraflarına ayrıldık. Artık ikimiz de yalnızdık.

Konuşmalar yapıldı, İstiklal Marşı söylendi ve uğultulu bir dalganın içinde loş koridorlardan geçerek kocaman loş bir sınıfa doluştuk. Kapalı salonda çığlıklar yankılanıyor, herkes birbirini selamlıyor kankalar sarmaş dolaş, yüksek sesle özlemlerini dile getiriyorlardı. Sevinçten ağlayanlar bir uçtan diğer uca seslenenler, zıplayanlar, herkes coşkulu, herkes mutluydu. İliştiğim sırada tek başıma, şaşkın, mutsuz, umutsuz, öfkeli, bir oraya bir öbür tarafa bakıp duruyordum.

O senenin sonunda Ortaokul bitirme sınavında Matematikten bir tek ben on almıştım. Bunu övünmek için söylemiyorum. Şaşılacak olanı, Matematik hocamızın, kim bu Asuman acaba diye beni hatırlamaya çalışmış olmasıydı. Sınıfımızda doksan kişinin üstünde öğrenci vardı. Öğretmenler sesini duyuramaz, bu yüzden kağıttaki çözümü tahtaya geçirir çıkarlardı. Giderek derslere olan ilgimi yitirip vaktimi büyük okul kütüphanesinde şiir kitapları arasında geçirmeye başladım. Baudelaire, Lamartine, Coppee, Maria Rilke şiirlerini orada buldum okudum ve sevdim. Düşe kalka yürüttüğüm okulumu tam yüz kişilik son sınıfımızdan mezun olarak bitirdim.

Çok karanlık çok kasvetli bir günde çok mutsuz olarak başladığım bu okulu sonradan sevdim mi? Evet diyemem. Nefret ettiğimi de söyleyemem. Bazıları ile hala görüştüğüm güzel arkadaşlarım oldu. Bir sürü de hoş anım. Ama Eylül ortalarında yağan her şiddetli yağmurda hava da karanlık ise o şaşkın, taşralı, üstlerine bol ve biraz da uzun gelen (seneye de giysin telaşıyla alınmış) lacivert yağmurluklu sıska iki kız kardeşi, 90 no.lu Çarşamba (Draman) otobüsünün içine yayılan naylon kokusunu ve o gün hissettiğim öfke dolu yalnızlığı asla unutamam.

Zeliş  

Posted by Asuman Yelen in , ,




“Bu sefer onun için her şey çok daha zor olacak” dedi kız kardeşim. “Bu onun taşınacağı dördüncü ev, tabii o da bulabilirsen.” Bu sefer yanında sen de olmayacaksın. Koray içini çekti. “Şaka bir yana korkmaya başladım. İster misiniz Zeliş’ i barınağa vermek zorunda kalalım?” Koray’ın endişesi dalga dalga hepimizi sarmaya başlamıştı.

Üniversitede okumaya başladıktan sonra, yalnız yaşamaya karar verdiği ve evine yerleştiği andan itibaren, Koray, eline geçen ilk fırsatta uzun zamandan beri uygulamayı düşündüğü planı hayata geçirdi, yani gitti bir kedi alıp evinin baş köşesine oturttu. Ona Zeliş adını verdi. (Bence ismi de çok önceden hazırdı.)

İkisi birlikte koca evde çok mutluydular. Koray hiç bocalamadan, zora düşmeden pek ala yürüttü bu birlikteliği ve “bize güveniyor” “başımıza işler açacak” diye korkan bizler, aşısından kumuna, yeminden yatağına her şeyi böyle güzel kotarınca doğrusu rahat bir nefes aldık. Okula gitmeden önce yemini suyunu koyuyor, akşam dönünce onunla oynuyor, evde kalmadığı zamanlar için de önceden her şeyini bolca hazırlayıp öyle gidiyordu. Zeliş, çok mutlu ve bir o kadar da oburdu. Kısa zamanda bir tosuncuk oluvermişti.

Derslerin giderek ağırlaşması, okulun eve çok uzak olması faktörlerine bir de yalnızlığın yavaş yavaş ağır gelmeye başlaması, Koray için birkaç arkadaşının birlikte yaşadığı okuluna yakın bir eve taşınmayı zorunlu hale getirince, evi boşaltıp, eşyalarının bir kısmı ve Zeliş’ le birlikte yeni evlerindeki odalarına yerleştiler. Bir apartman dairesinde özgürce dolaşmaya alışkın kedicik (o azmana ‘cik’ takısı hiç uymasa da) tek bir odaya tıkılınca neye uğradığını şaşırdı tabii. Koray ve arkadaşları yaklaşık bir ay ona hayatı yeniden sevdirmek ve böylece kaçan huzurlarını bulmak için uğraştılar.

Okullar bitip mezunlar teker teker ayrılmaya başlayınca, bir başlarına kalan Koray ve tek arkadaşı kirayı ödeyemediklerinden daha ucuz ve daha küçük bir eve taşınmak zorunda kaldılar. Tabii Zeliş de birlikte. Kızımız bir bunalım da orada yaşadı doğal olarak. Bir yıl kadar da öyle geçti.

Mezuniyet ve birkaç iş denemesinin ardından nihayet askerlik geldi çattı. Adı kısa dönem de olsa bu sürenin, Zeliş için çok uzun ve çetin bir dönem olacağını tahmin etmek hiç de zor değildi. Özellikle evlerinde sürekli değişen en az 4-5 kedi (hasta ya da ameliyatlı veya hamile ya da lohusa) bulunan kız kardeşim ve eşi için. Tabii ki o bir avuç zavallı hasta kedi, Zeliş gibi bir azmanla asla olamazlardı. Bende de Paçoz olduğu için almam imkansızdı. Evlenen arkadaşlarının eşleri, bekar olanların ev sahipleri istemiyordu. Babaannen diyecek olduk, ümitsiz bir sesle “aklınıza bile getirmeyin” diye tısladı. Ona göre en imkansızı da oydu.

Sabahat Teyze, seksenini aşkın namazında niyazında bir ihtiyardı. Hayattan elini eteğini çekmemiş, görmüş geçirmiş, sürekli haber dinleyen, her konuda belli fikirleri, kendine göre bir espri anlayışı da olan bir kadındı. Koray onun eline doğmuştu ve çocukluğunda ablamdan daha çok emeği geçmişti bu torununa. Korayı gerçekten çok severdi ve onun için yapmayacağı şey yoktu. Eve bir kedi sokmak dışında. Kendince haklı nedenleri vardı tabii. Bazan telefonla konuşurken bana sorardı. “Paçuz n’apıyor?” “ Birlikte sabah tostlarımızı yedik oturuyoruz.” Cevap gelirdi . “Uyyş bir bardak da çay verseydin bari.”

Çaresiz kalınca, askere gitmeden bir gün önce, Koray, Zeliş’ i, içinde yaşamaya alıştığı kafesiyle birlikte babaannenin salonuna, bir yere götürecekmiş gibi bıraktı, ertesi gün kadının elini öpüp kapıdan çıkarken, tuzağı anlayan Sabahat Teyzem, “uyyy ben bunu nidecem Korray al bunu da askere götür edemem ben oğlum, nice iş açtın başıma böyle” diye bağıra dursun, asansör çoktan aşağı varmıştı bile.

Sonra ne mi oldu. Zeliş’in babaanneyi tavlaması sadece bir gün sürdü. Koray telaşla ilk fırsatta birliğinden babaanneyi aradığında, bize sonradan naklettiğine göre, Koray’a hatırını bile sormamış. Kızgınlığından değil. Habire Zeliş’ten bahsetmiş. Ama nasıl bir heyecan ve muhabbetle. Zeliş şimdi kucağımda. Zeliş düşmesin diye… Zeliş yesin diye diye onun için yaptıklarını anlatmış durmuş. Bayram izninde geldiğinde (sadece 1 ay sonra yani) Zeliş Koray’ın yanına bile gitmemiş. Gece babaannenin yanında yatıyor, gündüz kucağından dizinin dibinden ayrılmıyormuş. Sabahat Teyzem ona özel olarak tavuklar etler pişiriyormuş.

Koray askerden döndü. Şimdilik iş bulana kadar orada kalıyor ve ilerde Zeliş’ i babaannesinden nasıl alabileceğini kara kara düşünüp duruyor. O ise kendinden son derece emin bir tavırla “ben Zeliş’ imi kimselere vermem. O beni hayata bağlayan, ahir ömrümde canıma can katan, gelmesini hiç ümit etmediğim son torunum” diyor. Diyor da başka bir şey demiyor.

Hayvan sevgisi böyle bir şey işte.



Hep sevgiyle kalalım…

Tehlikeli İlişkiler  

Posted by Asuman Yelen in ,



Uzunca bir bankamatik sırasında bekliyorum.

Biraz ilerdeki marketin önünde duran birkaç masadan birinde iki kişi oturuyor ve hayli yüksek sesle yaptıkları konuşmalarından anne - kız oldukları hemen anlaşılıyor. Bu gün işittiğim bu diyalogun her kelimesi aklımda. Kalmayacak gibi değil çünkü. Unutacağımı da sanmıyorum.

“Beni yine aptal yerine koydun. Ulan ben sana demedim mi önce bana sormadan hiçbir şey yapma diye.”

“Ama bir dinle. Hiç sandığın gibi değil. Ben telefonda ona dedim ki…” Diğeri dinlemiyor.

“Kabahat bende. İplerini çok gevşettim. Hoşlanmıyorum ondan, konuşmayacaksın dedim mi demedim mi. “

“Ama ben sadece…”

“Dedim ya suç bende. Sana doğum gününde o telefonu almayacaktım. Mankafama tüküreyim. Bir de kullanmasını öğrettim. Sana telefon ne lazım. Yoo, alcam elinden. Kal telefonsuz da gör gününü.”

“Peki ama önce kadıncağıza bir izah etseydim. Şimdi ayıp olacak…”

“Ben ayıp falan bilmem. Ben sana görüşmeyeceksin demiştim. Hemen veriyorsun cebini. “

Atılıp masanın üzerindeki telefonu alıyor. “Ahanda sim kartını da çıkardım. Otur derdine yan şimdi. Yemek pişir, dantel işle. Benim başımı derde sokma. Bak gözüm üstünde. Bi farkediym aradığını, defolur giderim uzaklara bi daha da yüzümü göremezsin.”

Sarışın genç kız, hışımla çantasını omzuna atıyor, uzun saçlarını savura savura yürüyüp gidiyor.

Kırk yaşlarında sarışın kısa saçlı kadın, elinden oyuncağı alınmış bir bebek gibi şaşkın ve çaresiz, arkasından bakakalıyor. Göz göze geliyoruz. Yüzümde ne gördüyse -ki bu dehşet ve kızgınlık ve de şaşkınlık olabilir – utanarak başını önüne eğiyor. Bense üzülüyorum onu utandırdığım için. Kızgınlığım önce acımaya sonra tuhaf bir sevgiye dönüşüyor.

Sıra bana geliyor. Mekanik hareketlerle paramı çekerken aklım hep o mahzun ve güzel kadında. Bir kere daha göz göze gelmek istiyorum. Bu sefer ona yine hiç konuşmadan, sadece bakışlarımla “seni anlıyor ve seni seviyorum” demek istiyorum. Ama masada şimdi asık suratlı bir adam oturmuş gazetesini okuyor. Hemen dönüp yola bakıyorum. Sarışın kadın uzaklaşmakta. Kot pantalonu ve siyah penye bluzu ile neredeyse kızı kadar alımlı. Sadece omuzları düşük, adımları ağır. Kalabalığın arasına karışıyor, yitip gidiyor.



Hep sevgiyle kalalım...

Davul, sokak köpekleri ve Paçoz  

Posted by Asuman Yelen in , ,





Nihayet olan oldu. Paçoz yapacağını yaptı ve ben galiba taşınmak zorunda kalıyorum.

Ramazan davullarına kızanları kınayan biri olarak itiraf etmek zorundayım. Şu günlerde ben de sevmiyorum onları. Sokak köpekleriyle bir oldular paçozu azdırdılar alt komşumu kızdırdılar. ( bkz. beddua ) Bizim nazik prens bir canavara dönüştü. Ağzından ateşler saçıyor, ve maalesef beni evimden atıyor. Üslubuma bakmayın, sinirimden gülüyorum. Aslında (bir avukat arkadaşımla görüştüm) pek şansım yok biliyorum ve korkudan ölüyorum.

Başa dönersek, Ramazan'ın başından beri var bu hal. Gece üç civarı davulcular geliyor. Tıpkı fareli köyün kavalcısı gibi. Etraflarında en az üç köpek, paralanırcasına havlayarak eşlik ediyorlar. Benim asil komşum bunların hiç birini duymuyor, benim zavallı paçozum iki hav der demez güm güm güm. Eskiden kibarca tıklatırdı duvarı. Sanırım başka sorunları da var.
Zavallım daha hav derken fırlıyorum, nefessiz kalana kadar ağzını sımsıkı tutuyorum. Bıraktığımda bana şaşkın, küskün bir bakışı var ki sormayın. Ona mı üzüleyim, her gece yetişicem diye Usain Bolt' u kıskandıracak kıvamdaki koşturmaca yüzünden ayak bileğim nüksetti. Çok ciddiyim neredeyse başa döndü ağrısı.

Yöneticimizin evlere şenlik iki çocuğu var. Apartmanı yıkıyorlar. Uzun zamandır onlara baskı yapıyormuş bizim Hint Racası. Gereğini yapın, prosedürü uygulayın diye. Kadıncağız da çocuklarımın yanında Paçoz bir melek demiş. İlk defa bu gün anlatıldı bana olay. 1995 den beri oturduğum evden maalesef çıkmak zorundaymışım. İnat edersem Paçoz'u alabilirlermiş. Sabah kötü uyanmıştım. Sebebi buymuş. Önce ağlamaktan yüzüm gözüm şiştiyse de, kızkardeşimle hemen silkinip kiralık ev bakmaya başladık bile. Tebdili mekanda ferahlık vardır. Allah başka keder vermesin diyerek önümüze bakmaya karar verdik. Komşularım, Paçozun bebekliğini bilenler hep birlikte gidelim konuşalım dediler. Ne gururum ne de sinirlerim buna elvermez diyerek vazgeçirdim.

İşte böyle dostlar, başımda böyle bir dert var. Amaa.. Her şerde de bir hayır var. :)))

Böylece alt katımdaki Osmanlı Şehzadesinden kurtulmuş olacağız kızımla birlikte.

Herkese sevgiler...

Lütfen  

Posted by Asuman Yelen

Dostum Leylak Dalı'nın blogunda okuduğum yazı nın yönlendirmesi ile (ne mutlu ona ki link açmayı biliyor) Emine Albayrak isimli kardeşimizin bloguna uğradım. Orada okuduklarımdan sonra (okuyamadıklarım demek daha doğru olur) yazılar yazmak resimler eklemekten öte bu bloklarda daha yararlı anlamlı şeyler de yapmanın zamanının geldiğini bir kere daha idrak ettim.(Kendi adıma)
Konuyla lütfen ilgilenelim ve gözyaşı dökmekten öte elle tutulur bir şeyler yapalım. Lütfen siz de bir uğrayın.

Sevgilerimle

Blog Widget by LinkWithin