Tekerrür  

Posted by Asuman Yelen in ,


Geçen yıl tam da sekiz Nisanda Hüzünlü Şölen başlıklı yazıma şöyle başlamışım.


"Baharın, uyanıp yukarıdaki tatlı selamı ve muzip şirinlikleriyle doğada olacakların müjdesini

verirken biz yaştakileri bu kadar hırpalaması ne kötü."

Doğadaki renklere her gün bir yenisi katılırken eklemlerdeki ağrılar, midelerdeki spazmlar

artıyor. Ruh koşmak isterken beden yatağa çakılıyor.

Bir de anılar başa üşüşünce...Birkaç yaprak da düşünce, siyah yol bulup gelmeğe çalışınca...

Baharın renkleri bünyemde bir türlü karşılığını bulamıyor.

Ama bir yolunu bulup bulduracağız.

Onda bu alım - çalım ve işve, bende de capcanlı bir ümit yaşıyorken...

Bir adım o, bir adım ben, bir yerlerde buluşacağız.

Ne diyor şarkı?

"Ümit ve emel bahçesinde çiçekler solmaz açar,

Ümit ve emel bahçesinin çiçeği ölmez, yaşar..."




Hadi bakalım, kolay gelsin:)

Çocuk Gözler  

Posted by Asuman Yelen in

Birkaç Siyavuşgil gırtlaklı sevgilisine posta koyan, yıkıp geçen, ipe dizen amazon kadın ve

yumuşak sesli , kırılgan, "artık bit, hadi git durma ama n'olursun kapıyı vurma" şeklinde

yalvaran erkeklerin birbirinin aynı şarkılarından sonra ne iyi geldi ruhuma bu saatte...



Bir İlkbahar Sabahı  

Posted by Asuman Yelen in



Keyifle çıktık sabah kapıdan.

Güneş açıp, bahar kendini gösterince, sabah gezilerimizin her adımı, her nefesi daha bir

güzelleşti. Yeniden kuş cıvıltıları, okula giden çocukların keyifli coşkuları, açık camlardan

burnumuza gelen kızarmış ekmek kokuları. Her şey çok hoştu.

İki gün önce tor-top olmuş duvar diplerinde, araba altlarında yatan köpekler bu gün güneşin

altında sere-serpeydiler.

Uzunca ve özgürce yürüyüşün ardından benim yavrum da attı kendini yerlere.

Ayakta, yanında bir müddet bekledikten sonra, sevk ipini hafifçe çekerek bir yandan da

"hadi ama Paçoz, daha ne kadar bekleyeceğiz böyle, acıktım, işim var gidelim artık"

diyecek oldum. Keyifli, minnetli biraz da yalvaran bakışlarıyla "biraz daha, biraz daha"

dercesine dikti gözlerini. Öyle tatlıydı ki. Saatlerce bekleyebilirdim artık.

O yattığı sürece, öylece ayakta dururken düşündüm.

Tek bir bakışı, iki kulak ve bir kuyruk hareketi ile bana sevgisini, kızgınlığını, endişesini,

özlemini, minnetini, açlığını, can acısını apaçık anlatabilen gerçek bir dosttu orada keyifle yatan.

Bu dünyadan yok olup gidene kadar asla değişmeyeceğinden, hep yanımda kalacağından

emin olduğum kapı gibi sağlam bir dost.


Sonra her türlü donanıma , bir çok enstrümana sahip ama kendimizi ifade edebilmekten,

karşımızdakini anlayabilmekten aciz, karışık kafalı, sevgi yoksunu, korkak, bencil biz

insanları düşündüm. İlişkilerimizdeki adını koyamadığımız, bir türlü bir mantığa oturtamadığımız

çaresizliğimizi. Birbirimize, sevgiye güvenmek konusundaki aczimizi. Bitmek, tükenmek

bilmeyen kuşkularımızı. Saltanat kadar değerli kıldığımız yalnızlığımızı.

Birbirimizi bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da farkında olmadan, ne çok üzdüğümüzü,

paylaşılabilecek sınırssız güzelliklerden nasıl da yoksun bıraktığımızı farkettim.

Keyfim kaçtı...

Bahtsız Ağabey  

Posted by Asuman Yelen in


Kırk yıl önce okuduğum Genç Werther ve onun bizdeki versiyonu Eylül 'ün (Mehmet Rauf)

Necib' inden bir de hemen aklıma gelen Reşat Nuri' nin Homongolosu ve benzer birkaç eserden

sonra hep umutsuz aşıklar için kahrolmuş, benzer filmlerin finalinde kavuşanlar için

sevinmekten çok mahsun üçüncü için üzülmüşümdür.

Biraz içime su serptiği için olsa gerek, açıkta kaldığına sevindiğim tek aşık, Al Yazmalım' ın İlyas'

ı dır diyebilirim. Hep, eser farklı biçimde noktalansaymış, aşk büyük bir yara alacakmış, okur

ya da izleyici için de bu kadar anlamlı olmayacakmış gibi gelir.


Çocuk ve ergen yaşlarda geride mahsun kalan ağabey için de hep onunla birlikte gözyaşı

dökmüşümdür. Ekrem Bora ile birlikte...


Üzülerek "di' li geçmiş zaman" a geçiyorum...

Türk Sineması' nın bahtsız jönü, sacayağı aşkların şanssız ayağıydı o. Pek mutlu olamadı

filmlerinde. Hep babasızdı. Genellikle annesi ve bir erkek kardeşi olur, onlara bakabilmek için

genç yaşında hayata atılır, çoğunlukla da pis işlere bulaşır ama mutlaka bir şekilde zengin

olurdu. İş hayatında acımasız, vuran kıran biriyken,annesinin saygılı evladı, kardeşinin şefkatli

abisi idi. Onu okutup ya doktor veya avukat ya da mühendis olmasını sağlardı. Onu hep

korurdu. Gün gelir, bu meslek sahibi yakışıklı birader koca memlekette başka kız yokmuş gibi

gidip onun deli gibi sevdiği, üzerine titrediği, tüm servetini ayakları altına serdiği güzel sevgilisini

bulur, bir güzel kendisine aşık olmasını sağlardı. Baştan, aşk ve öfkeyle gözü kararır, umutsuzca

mücadelesini eder sonunda salıverirdi gitmeleri için.

Ne Türkân Şoray, ne Hülya Koçyiğit, ne de Filiz Akın, bir kerecik bile ona kalmadı.


Bana göre güzel gözleri güçlü yüz hatlarıyla hepsinin de en yakışıklısıydı üstelik...

Nurlar içinde yat Ekrem Bora...

Bu Hafta  

Posted by Asuman Yelen in , ,


"Hadii hadii toparlayın ortalığı, çekin dağılmış sararmışları, yeni brokolileri devreye sokun hadii..."

Pazarcının el çırparak gür sesiyle verdiği komuta gülmekten kendimi alamadım. Göğüs- göğüse bir muharebede çarpışan taraflardan birinin komutanı gibiydi adeta. "Yaralıları çekin, yeni birlikler öne sürülsün.." der gibiydi. Sonra , yavaş adımlarla yağmur inmeden bir de Paçozu çıkarmak üzere eve doğru yürüdüm.

Sabah çok güzel, güneşli bir güne uyandık. Önce Paçozla uzun uzun dolaştık. Rayuşla kahvemizi içtikten sonra balkondaki, uzun süre kar altında kalıp telef olan bir kısım çiçeğin yerine yenilerini almak üzere yakınlarımızdaki alış-veriş merkezine gittim. Çıktığımda hava hem serinlemiş hem de kapamıştı. Eve girmeden bir de çiriş bulurum umuduyla pazara uğradım. (Doğu Anadolu' da yetişen, kendine özgü tadı, kokusu olan aynı zamanda çok faydalı olduğu söylenen bir bitki.)

Bu haftam da tıpkı bu günün havası gibiydi. Keyifli başladı, sıkıntılı bitti.

Önce, beni çok mutlu eden bir olayın evvela müjdesi, sonra kendisi geldi.

On beş gün kadar önce, bir gün, Rayuş' a kahvede yalnızlıktan şikayet etmiş, içimden hiç bir şey yapmak gelmediğinden yakınmış, son zamanlarda sık sık sorduğum soruyu bir kez daha tekrarlamış "kim için, ne için" diyerek, onun ısrarla söylediği "kendin için" i duymazdan gelerek söylenip durmuştum. "Eskiden sık sık çocuklar gelir bende kalırdı. Şimdi her biri bir yana dağıldı. Artık onlardan da umudum kalmadı."

Eve çıktığımda telefonum çalıyordu. Açtım Koray' dı. (Büyük yeğen.) "Teyze, galiba düğüne kadar sende kalacağım" diyordu. Şaşkınlıktan ve sevinçten nasıl bir çığlık atmışsam fısıltıyla "yavaş teyze, iş yerindeyim" şeklinde uyardı. İkitelli' deki fabrika Gebze' ye taşınıyormuş. Babaannesinin evinden gidemiyecekmiş.

Pazartesi günü akşam üzeri birlikte gezinirken Paçoz birden garip sesler çıkararak beni hızla caddeye doğru çekiştirmeye başladı. Ne oluyoruz demeye kalmadan bir de baktım Can. (Ortanca yeğen. İzin almış erken çıkmış.) Bir sürpriz daha...Çok keyifli bir akşam geçirdik.Her ikisini de çok özlemiştim.

Salı temizlik günümdü. Çocuklar erkenden gitti. Ben Paçoz' u çıkarıp döndüm. Kahvaltıyı hazırladım. Sonra Türkân geldi. Her on beş günde bir olduğu gibi bol sohbetli bir kahvaltı yaptık. Ardarda keyif çayları içtik. Tabii ben 3-4 tane sigara içtim bu sırada. Sonra o salona geçti ben de masayı topladım. Bulaşıkları makineye yerleştirdim. Akşam bıraktığım düdüklü ile bir-kaç teflon tavayı elimde yıkadım. Son yemek hazırlıklarını yaptım. Her seferinde olduğu gibi kahvelerimizi pişirdim.Tepsiye koydum. Salona geçtim. Tepsiyi sehpaya koymak üzere eğildim. Sonrasında olanlar kâbus gibiydi. Şiddetli bir baş dönmesi hissettim tepsiyi bırakıp doğrulduğumda etrafımı göremediğimi farkettim. Her şey gri, yoğun bir dumanın arkasında gibiydi. Sonra ensemde bir ağrı. Çaktırmadan kahvemi içeyim sonra gidip biraz uzanayım diye düşündüm. Ama ne konuşulanı anlıyorum, ne de etrafı net bir biçimde görebiliyorum. Rayuş koro çalışmasında. Can dostum tuhaflığı farketti. Hemen hastaneye gidelim dediyse de ben direttim uzanırsam geçer diye. Hemen eşine telefon açtı. Tansiyon aleti getirildi. Tansiyonum 14 -9 olmuş. Bana 12 bile fazla. Normalim 9-6. Bir saat kadar uyudum, tekrar ölçtük 15-10 olmuş. Moralim fena halde bozuldu. O geceyi çok kötü geçirdim. Pazar gecesi gördüğüm rüyanın son sahnesi gözümün önüne geldi. Ağabeyim göz kırparak, muzip bir ifadeyle kolunu uzatmış ben de koluna girip, birlikte kapıdan ışıklı bir yola çıkmıştık. Rayuş' u düşündüm, çocukları düşündüm...

Hafta boyu hemen edindiğim tansiyon aletiyle sık sık tansiyonumu ölçtüm. Bir 13 ardından 9 sonra 12 . Bu gün ilk defa karamsar ruh halimden sıyrılıp çıktım. Dikkatle takip edeceğim. Gerekirse tabii doktora da gideceğim. Bu arada biraz endişeden biraz da can havliyle bir haftada tam 5 kilo verdim. Bu da daha rahat yürümemi sağladı. Artık uzun uzun yürüyüş yapıyorum. Sigarayı ve çayı daha dikkatli içiyorum.Bir kaç gün kahve dahil hiçbirini elime bile almadım. Şimdi normale döndüm. Dönünce de ilk işim masamın başına geçmek oldu.

Velhasıl değişik bir haftaydı...

Mutlu Bir Pazar' dan...  

Posted by Asuman Yelen in



İLK BAHAR ŞİİRİ

Bu sabah mutluluğa aç pencereni
Bir güzel arın dünkü kederinden
Bahar geldi bahar geldi güneşin doğduğu yerden
Çocuğum uzat ellerini

Şu güzelim bulut gözlü buzağıyı
Duy böyle koşturan sevinci
Dinle nasıl telaş telaş çarpıyor
Toprak ananın kalbi

Şöyle yanı başıma çimenlere uzan
Kulak ver gümbürtüsüne dünyanın
Baharın gençliğin ve aşkın
Türküsünü söyleyelim bir ağızdan

ATAOL BEHRAMOĞLU

Karmakarışık  

Posted by Asuman Yelen in



22.032012 Cep foto
Buralarda ilk açan bahar dalı




"Özgürlük, her sabah uyandığında istediğin aynı şeyleri yapabilmektir."

(Buket Uzuner, Kumral Ada Mavi Tuna)

Bu cümle takıldı aklıma, kahvaltı tabağımı hazırlar ve bir yandan da demini almış

çayımın kokusunu keyifle içime çekerken.

Evet, her sabah aynı saatte aynı seslere uyanmak, aynı ağrılarla yataktan kalkmak

zorlukla üzerime bir şeyler geçirip, ıkına sıkına Paçoz' u da hazırlayıp (uzun uzun eğilmeyi

gerektiriyor) kapıdan çıkmak, aynı asansöre binmek, aynı yerlerde yürüyüp, aynı ağaçların

altında Paçozun koklaması için duraklamak, evin etrafında da bir tur attıktan sonra

dönüp hemmen çayın altını yakmak...

Monotonluk gibi görünüyor değil mi. Gibi görünmüyor. Öyle.

Ama bu monotonluk benim kendi özgürlüğüm bir yandan da.

Bu bir çoğumuz için geçerli. Kimse bizi zorlamıyorsa bir şeyleri yapmaya ya da

yapmak istediklerimizi kısıtlamaya çalışmıyorsa, bu monotonluk keyifli hale geliyor.

Buket Uzuner, böyle bir cümleyle başladıysa romanına, ve bu roman (ve tabii yazarı)

okur dünyasının "en sevilen ilk üç" üne sağlam demir attıysa, böyle sarmalayıverdiği

içindir okuyanını.


Tekrar günlük yaşama dönecek olursak, evet seviyorum sabahları hep bu sırayla

aynı şeyleri tekrarlamayı.

Evden yorgun ve ağrılı çıkıp her zamanki gibi ağrılar azalmış keyif artmış bir şekilde

dönmeyi. Paçoza kekikli tostunu yedirirken bir yandan da kendi bir dilim çavdar ekmeği,

yanında yağsız peynir, domates, tatlı ince biberlerimi sindire sindire yemeyi.

Sonrasında ağırdan alarak mutfağa gidip kapısının önünde sabırsızlıkla bekleyen

Paçoza yeşil torbasından sabah kemiğini vermeyi, o kapıp salona kendi özgürlüğü

içinde kemirmek üzere koşarken, mis gibi demli bir çayla masamın başına dönüp

ilk cigaramdan bi fırt çekmeyi.

Tüm bunları her sabah yapmayı seviyorum...


Yaz aylarında, haftalık gittiğim eğlenceli, bol güneşli, bol gezmeli tatil beldelerinin

ya da İstanbul' da zaman zaman gidip kaldığım dost evlerinin güzel tatlı sohbetlerini

geride bırakıp döndüğümde tüm bu monotonluğa kaldığım yerden devam etmeyi

seviyorum.


Belki de yaşlanmanın bir tezahürüdür bu diye düşünmeden edemiyor insan.

Altında, tüm bunları gün gelip de yaşayamayacak olmanın endişesi yatıyor

bu rutinin her parçasına dört elle sarılmanın altında, bir ihtimal, diyorum, diyorum

ama bir yandan da bu endişelerin, korkuların de yaşamımdan sessizce çekilip, yerini

dingin bir kabullenişe bıraktığını görüyor, bunu olgunlukla kabul ediyor, bu olgunluğu

başarı sayıyorum.


Ve yine bir yazıya keyifle başlayıp hüzünle bitirdiğimi görüp, konuşma dilimdeki

kafa karışıklığının ısrarla yazılarımı da etkilemesinden endişe duymakla birlikte,

şaşkınlıkla, bundan da tuhaf bir zevk aldığımı hissediyorum.


Tagore' un dizelerinin sonunda vurguladığı "her şeyi kaybetmiş olmanın umutsuz zaferi"

bu olsa gerek...






22.o3 2012 17.00 Cep foto


bir küçük çocuk çekti

Bir ilave daha: Şimdi geldik dışardan. Resimleri ekledim. Televizyonu açtım ve öğrendim ki

yaşlılar haftasını idrak ediyormuşuz. Bu nasıl bir tesadüftür böyle...

Güneşli bir Mart Pazar' ından...  

Posted by Asuman Yelen in





Sabah kahvelerimizi yudumlarken, kardeşlerin en dikkatlisi ve endişelisi beni keskin

kartal bakışlarıyla uzun uzun süzdükten sonra "keyfin yerine gelmiş neyse " dedi ve

başını fincanına eğdi. "Keyfim niçin kaçmış olsun ki? " "Akşam bloguna baktım.

Hüzünlü Tagore' lardan birini gördüm yine." Şaşkın şaşkın, "ne alaka, her zamanki

Tagore. Yani parçayı yazan o hüzünlü kişi... Ben sadece sevdim ve bloguma yazdım.

O kadar." Kardeşlerin en şirini ters çevirdiği fincanı ve tabağını baş parmağı ve orta

parmağı arasında sımsıkı tutup çevirdi. "Tamam canım, tıtizlenecek bir şey yok.

Yanılmışım." Tatlı tatlı gülümsedi.


Cuma günü dizinden ameliyat olan bir arkadaşını ziyarete gittiği için görüşmemiştik.

Öncesinde de kızlar, konser, toplantı, keyfim son derece yerindeydi. Yazıyı görünce

hüznü bana maletmiş...



Akşam sondan geriye blogumdaki yazılara şöyle bir göz gezdirdim....


Hüzünlü bir Tagore...


Huzurlu bir konser paylaşımı.


Çocuksu bir keyifle geçen bir haftalık pijama partisinin çocuksu ve keyifli cümlelerle

bir ilkokul kompozisyonu kıvamında kısaca anlatımı. "Arkadaşlarım bendeydi çok

mutlu günler geçirdik, köpeğim de çok mutluydu..."


( Mutluluk insanı sadeleştiriyor:)))


Öncesi, bir küçük hayal kırıklığının yüreğime dokunduğu yerde, tıpkı küçük bir

çakıl taşının suya düştüğü anda oluşturduğu dalgalar gibi artan kelebek etkisini

anlatmaya çalıştığım sitem dolu bir yazı.

Bir önceki ise kendimle gırgır geçen mizahi üsluplu bir paylaşım.



Tuhaf bir sıralama... Depresif bir dönem ürünleri gibiydiler ilk bakışta.


Biraz canım sıkıldı. Yaşlandıkça dengeler giderek bozuluyor anlaşılan diye içimden

geçirdim. Biraz otokontrole ihtiyacım vardı. Yoksa yardım mı almalıydım. Belki de

iş işten geçmişti. Omuzlarımdan vücuduma bir ürperti yayıldı...


Bu duygular içindeyken arkadaşım Nural aradı. Yazımı okumuş. Resimlerini görüp

şaşırmış. O da çok memnun kalmıştı bu haftadan, eski günleri bunca yıl sonra yeniden

yaşamaktan. Bir saate yakın konuştuk. Bol bol güldük.


Mutfağı toparladıktan sonra yine oturdum pc.min başına. Yeni yazılara baktım.

Sevgili Melange' ın " uzun, ince patikasında " yürürken sıcacık gözyaşları döktüm.

Sonra Esmir' in kara treninde buldum kendimi. Babamın dizinde uyudum, annemin

poğaçasını yedim. Haydarpaşa' sız başlangıçları düşündüm. İçim sızladı....



Neden sonra yıkadığım yüzümü havluyla kurularken aynada şişmiş gözlerimin

taa içine dikkatle baktım. Bu gözlerde biraz hüzünlü olmakla birlikte huzurlu bir

ifade vardı. Hem de alabildiğine huzurlu...

Ne bir kararsızlık, ne bir belirsizlik, ne de bir karamsarlık.

Sonra bir kez daha düşündüm. Tüm yaşamımı çabucak gözden geçirdim.

Bu günümü düşündüm sonra.

Korkulacak bir şey yok dedim kendi kendime.

Yaşadığım, yaptığım, yazdığım her şey insancaydı. İnsana özgü, bana özgüydü.

Sevinç de keder de, kahkaha da gözyaşı da benimdi. İnsancaydı.


Neyi hangi sıra ile, ne aralıkta, ne sıklıkta ve nasıl yaşadığım da kimseyi ilgilendirmezdi.

Başkalarınınki de beni...

Sevdiklerimin sevinciyle sevinmek, elemlerine üzülmek dışında...





















Blog Widget by LinkWithin