Mitoz bölünme.  

Posted by Asuman Yelen in , ,






Artık Sanal Dünya' nın keyfini çıkarmaya karar verdim.
Hem de öyle böyle değil. Çok eğlenmeyi düşünüyorum.

Nasıl mı? Anlatayım.

Asu Teyzem' i parçalara böleceğim. Sayıda kararsızım.

En zorundan başlayabiliriz. Örneğin onu dört ergen yapabilirim.
Dördü de 14, 5 yaşında ya da ikisi ondört ikisi on beş yaşında dört yavrucak.

Biri emo olacak dünyasından bezmiş...Biri her gün dayak yiyen bir talihsiz...

Yok bundan vazgeçtim. Bu beni yorar. Başedemem...Noktasız, virgülsüz ki- ler de -ler ters. Bu kadar sene sonra.

Üç genç kız, üçü de ondokuz' ar yaşında. (Biri yirmi ya neyse)

Biri mutlaka üniversitede okuyor olmalı. Ben okuyamadım içimde kaldı.
Biri mutlu bir aşk yaşıyor, çiçek böcek kelebek.. lay lay lom...
Üçüncüsü hep ayrılık yaşıyor olmalı. Ağıtlar yakmalı. Hüzünlü şiirler yazmalı.. Yok bu hoşuma gitmedi. Yoksa Naz Elmas mı olsam...

En önemlisi...

Biri sarışın, biri kumral biri de kızıl, üçü de porselen duruluğunda beyaz tenli olmalı...
Aynaya bakınca siyah saç, siyah göz, esmer ten görmekten bıktım çünkü. Öögh...Pis...

Bu kızları düşünebilirim.

Aslında bir alternatif daha var. Ama buna esaslı donanım lazım.

Biri otuzlu yaşlarda biri yirminin sonlarında iki genç kadın.
Otuzlu yaşlarda olan ki işte favorim odur... Ama çok zor yahu...

Bayılıyorum onlara... Fiziken en hoş zamanlar. Yüzde hatlar yerine oturmuş. Fit. Hit.
Öz güven tavan. Kültür, sanat. Hafif bir boşvermişlik. Arada bir yurt dışı.
Bunu mutlaka düşünmeliyim. Beni bloglara cezbeden dünya kadınları. Hem ulaşılmaz hem mütevazı hem gizemli. Acayip de bilgili. Onları okurken insan kendini yuva çocuğu gibi hissediyo.
Hemi duygusal hemi de kaya gibi sert.
Evet galiba bunu seçeceğim. Zoru severim. ;))

Çok heyecanlandım. Sims geldi aklıma. Çok eğlenceli olacak.

Yeni bir baş, yeni bir yaş.
Ve bana bir de isim lâzım.
Yeni bir ev, yeni bir iş
Bir de yepyeni cisim lâzım.

Kısacası...

Yeni bi hayat, eskisi bayat
Kendime yeni bir ben lâzım.



Not: İki neşeli post arka arkaya geldi. Bu çok iyi. Bir dostum telefon açıp "akilane" uyardı dün akşam. Dostlarım benim için endişe etmişler. 'N 'oluyor bu Asuman' a dellendi mi, bi gün gülüyor bi gün ağlıyor' diye. Bu arada bazılarının da foyası ortaya çıktı. "Ah Asucum bi türlü vakit bulup bakamadım bloguna ama söz ilk fırsatta bakcam" diyenlerin de gizliden göz attıkları ortaya çıktı. Sizi gidi kuntizler siziii;)))

Sıcak-soğuk-sıcak  

Posted by Asuman Yelen in , ,



Gidiyoorr eyyvahh.... Hoop son anda can havliyle yakaladım ...

Biraz sakinleşmeyi bekledim sonra yavaşça, dikkat ve özenle suyun altında yıkadım.

Son kahve fincanım. Seksenli yıllardan beri kullandığım kıra kıra sonunda tek bir tane kalan, kahveme, kahve muhabbetime lezzet katan, ince porselen, sade görünüşlü, beyaz fincanım.
Bu gün bir tehlike daha atlattı. O ben yaşadıkça yaşasın istiyorum. Evimde kahvemi hep onunla içeyim.

Kimbilir kaç sevgili el kavradı tabağını, kaç sevgili ağız tattı ilk yudumunu, ardından bir oohhh çekerek. Kaç gelecek okundu telvesinde şaka şamata.

Fincanımı kurulayıp salimen dolaptaki yerine kaldırdıktan sonra, mutfağı toplamaya devam ederken, onu satın aldığım dükkanın sahibi geldi aklıma. Bizim yaşamımızda hayli yer tutan Sabri Bey.

Onunla önce ablam Eminönü' nde çalıştığı şubede tanışmıştı. Yurt dışından o dönemlerde Türkiye' de olmayan bazı elektronik eşyalar, tabak- çanak nevii şeyler, bazı dekoratif eşyalar hatta makyaj malzemeleri getirir ve taksitle banka çalışanlarına satardı. Ablam 31 ekran siyah-beyaz bir televizyon almıştı. Sonrasında da zaman zaman alışverişler yapılmış, hep bir Sabri Bey lafı geçmişti ablamla arkadaşları arasında uzun bir süre.

Seksenli yılların ortalarında Anadolu Yakası' nda ilk oturduğum Kazasker' deki evimin yan sokağında, vitrininde her zaman gördüklerimizden çok farklı şık porselenler, biblolar bulunan bir dükkan oradan geçen herkes gibi benim de dikkatimi çekmişti. İş dönüşü filan arada bir bakardım. Bir iş dönüşü dayanamadım girdim.

Bir masanın ardında oturan kısa kesilmiş kızıl saçlı orta yaşlarda bir adam beni görünce şaşkınlıkla karışık bir sevinçle "ooo siz bu yakaya mı taşındınız aman ne güzel" diyerek bana doğru yürüdü. Uzattığı eli sıkarken hava tam kararmamışken yakılan lambanın loş ışığında hatırlamaya çalıştım. Tanımıyordum. Biraz konuşunca onun beni hiç tanımayıp ablamla karıştırdığı, benim de gıyaben çok iyi tanıdığım bu beyefendiyi hiç görmediğim anlaşılmış oldu. Bir ısıtıcıda su kaynatarak kahve ikram etti. Biraz hoş beş sonra ayrıldım dükkandan.

Sonraki ilk hafta sonu bu sefer bir şeyler almak üzere gittim. Son derece güler yüzle karşılandım.
"Fazla meşgul etmiyeyim" telaşıyla birşeylerin fiyatını sormaya yeltenince önce kahvemizi içelim bakalım, bakarsınız acelemiz yok diyerek fincanları hazırlamaya başladı. Kahvemizi içerken ben oradaki her biri diğerinden güzel (şimdi her yer çok daha güzelleriyle dolu) porselen yemek takımlarını, çay fincanlarını inceliyor o da baktığım sorduğum her şey hakkında bizzat gidip beğendiği tüm bu eşyaları nasıl ısmarladığını getirmek için nasıl uğraştığını anlatıp duruyordu. Tüm bu konuşmaların arasında bir pundunu yakalayıp gözüme kestirdiğim çay takımını işaret edebildim. Önemsemez tavırlarla nihayet kutu masaya getirildi. Bir bezle fincanlar, şekerlik, her parça tek tek silindi. İnce kâğıtlara sarılmaya başlandı. Ben "fiyatı..." demeğe kalkıştım, tatlı tatlı gülümseyen cam göbeği mavisi gözleriyle ayıplar gibi bakarak "kolay"dedi. "Ama taksit..." diyecek oldum o paketlemeye devam etti. "Yaparız bir şeyleer..." diyordu sürekli.
Uslu uslu bekledim. Fincanlar hayalimde vitrindeki yerini çoktaan bulmuştu bile. Koca kutu paketlendi büyük siyah poşete kondu, kapının yanına, alınıp götürülmek üzere bırakıldı.

Sabri bey poşeti yere bıraktıktan sonra masasına döndü. Ağır ağır oturdu. Yavaş hareketlerle çekmeceden hesap makinesini çıkardı. Sanki birden hava soğumuşcasına ürperdim.
Tuhaf bir sessizliğe bürünmüştü. Cam göbeği mavisi gözleri kısılmış, güleç surat ciddileşmiş "çok meşgulüm sakın bana bir şey sorma" dercesine sessiz, uzak işine gömülmüştü. Ortalık o kadar sessizleşmişti ki dijital hesap makinesinin tuşlarının sesi duyulur olmuştu. Değil konuşmak göz göze bile gelemiyorduk. Sabri bey o an uzay mekiğinin sapmasını hesaplayan bir NASA mühendisiydi adeta.

Çok uzun bir bekleyişten sonra nihai an geldi bir rakam yazıldı kâğıdın tam ortasına kocaman, sonra da keskin bir hareketle daire içine alındı. Gözlerim yuvalarından dışarı uğradı. Beklediğimin iki katı. İtiraz etmek istedim ama sesim yokolmuştu.

Hiç yüzüme bile bakmadan çekmeceden senetler çıkarıldı. Sadece üç taksit. "Ama ben... sanmıştım ki.." diyecek oldum. Buz gibi bir sesle "aslında artık peşin çalışıyorum bu ablanızın hatırı için" demez mi. Ben ben olmaktan çıkmış ablamın kardeşi oluvermiştim o an için.

Ellerim titreyerek senetleri imzaladım. Pulun üstünü ve açığını. Buz gibi ifadesiyle tarihleri imzaları kontrol etti. Ayağa kalktım. Kapının yanındaki poşete uzandım. Sabri bey birden yerinden fırladı yüzünde dostane bir ifadeyle benden önce poşeti aldı. Elini uzattığında cam göbeği mavisi gözleri neşeyle, sıcacık parlıyordu. Elini sıktım, poşetimi aldım, zarifçe eğilerek açtığı kapıdan çıktım. "Her zaman beklerim Asuman Hanım" diyordu arkamdan. Bir şey almanız gerekmez. Kahve içeriz. (Yeniden ben olmuştum) Ablama selam bile söylemedi. Sinirle uzaklaşırken içimden " acaba bir daha kapısının önünden geçer miyim" diyordum.

Geçtim. İçeri de girdim. Hem de defalarca. Neşeyle, sohbetle kahvesini içtim. Korkuyla daire içine alınacak rakamı bekledim. Pişmanlıkla senetleri imzaladım. Kahırlanarak "bu son olsun" diyerek poşetimi alıp çıktım. Sabri Bey' in suçu yoktu. O hep aynıydı. Sıcak-Soğuk-Sıcak. Ben de hep aynıydım. Aptal-Aptal-Aptal. ;)))))

Bu gün hala oradan aldığım beyaz porselen takımın kalan tabaklarını kullanıyorum. Tabii bir de tekbir tane beyaz kahve fincanı ve tabağım...

Doğadan  

Posted by Asuman Yelen in







Canım benim


Ne çok seviyorum seni...





















Kararsız...Açmak için ne bekliyorsun...























Şaşkın... Senin İlkbaharda ne işin
olabilir...















Ya sana kimler kıydı...



















Hadi açılın artık...
























İlkbahar benim.





















Güzellik her yerde























Salkım Hanımın taneleri















Karmakarışık
















Güneşe d
oğru

Huzur  

Posted by Asuman Yelen in , , , , ,



Uzun zamandır yapamadığım bir şey yaptım.

Erkenden kalktım.

Uykumu alarak, kendiliğimden...

Ve huzurla, hatta garip bir sevinçle...
Balkonda, denize karşı ilk kahvaltımızı yaptık paçozla...
















Bir de cigara tüttürdüm sonra keyifle...

















Geçen hafta diktiğim karanfilleri suladım. Mis gibi kokularını ciğerime çektim ooohhhh....


Sonra dayanamadım resimlerini çektim.
















Bir de bahçemin yukardan görüşünü...









Biraz sonra, yeniden yaşama dönen buzdolabıma koymak için yiyecek bir şeyler almak üzere alışverişe gideceğim.



Huzur... Bana ve benimle birlikte

herkese huzur diliyorum...

Yaşamı yaşanmaya değer kılan tek şey...

Her şeye rağmen yaşamak güzel diyorum içtenlikle...



Hep sevgiyle kalalım...

Karışan kavramlar  

Posted by Asuman Yelen in , , ,


Akşam üzeri her zamanki gibi Paçoz' u çıkardım. Evin karşısındaki geniş park cıvıl cıvıl. Evler boşalmış. İnsanların bir kısmı çimenlere yayılmış piknik yapıyorlar. Kimi tek başına uzanmış, kimi yürüyüş yapıyor. Gençler farklı spor alanlarında basketbol, futbol oynamakta. Merkezdeki oyun alanında küçükler salıncağa biniyor, kaydıraktan kayıyorlar. Kiminin annesi, kiminin babası ya da anneanne ya da dedesi alanı çevreleyen banklarda yalnız, yahut gruplar halinde oturuyorlar.

Biz de Paçozla kendimizi güneşin ilikleri ısıtan sıcağına bırakmış tadını çıkararak ağır ağır geziniyoruz.

Oradakilerin çoğu tanıdık. Bizim binadan, diğer bloklardan konuşmuşluğumuz olmasa da aşina olduğum, karşılaştığımda selamlaştığım insanlar da var. Bunlardan biri de hemen her gün gördüğüm sigaralı hanım. Oyun alanındaki banklarda sıfır-on yaş grubunun önünde sürekli sigara içen, hatta ağzında sigarayla konuşan, durmaksızın konuşan bu kadın pek de hazzetiğim biri değildir. Üstelik çocukları düşünmediği gibi, annelere de kollarına dürte dürte hadi yak sen de bir tane diye ikram ettiği, muhtemelen benim yaşlarımda belki benden de küçük olduğu halde sen diye hitabederek sürekli öğretmen tavrında olduğu için pek muhabbetim yoktur.

Hafta içi genellikle anneler çalıştığı için parkı dolduran dedeler ve ninelerle birlikte oturan bu hanım bende sanki elinde sigarası olmadan tek kelime muhabbet edemiyecekmiş gibi bir izlenim uyandırmıştır. Ara sıra artık yaşlanan Paçoz dinlenmek istediğinde ben de banklara otururum. Herkese iltifatlar ederek, muhabbeti atasözleriyle besleyerek arada bana dönerek "değil mi canım benim, her şey sevgide biter iş urda.İş sevgide. İş bu bu şekilde, şeklinde tekrarlarla konuşur durur. Etrafındakiler saygıyla dinlerler. Arada bir torunu yanına gelir, sigarasını dudaklarına yapıştırıp üstünü başını düzeltir, bir iki sevgi sözcüğü, bir de poposuna şaplak..

Bu güne gelecek olursak, epey dolaştıktan sonra Paçoz kendini çimenlerin ortasına atıverip bir güzel yayıldı. Ben de dinlenmek üzere banka oturdum. Üç beş bank ilerde bu çok bilmiş teyzemiz, etrafında yaşlı genç bir grup insana heyecanla sigarasının dumanını savura savura politika konuşuyor. Kah kızarak kah gülerek "değil mi canım benim, yani işte bu böyle. Dürüst olacaksın. İş urda. Bu memlekette herkese yetecek ekmek var... Ahh ah koyunuz biz.... Cehalet bitmedikçe..." ana başlıkları altında."

Ben uzaktan öylesine kös kös dinlerken, gözüme, güneşin en fazla geldiği yere uzanmış, yüzünde dünya güzeli mest bir gülümsemeyle uyuyan kocaman sarı-beyaz bir köpek ilişti. Hemen cep telefonumla resmini çektim. Uyuyan köpeğe hiç dayanamam. Kışın tüm mihnetli, zahmetli günlerini unutmuş, güneşin tadını çıkarıyor. O kadar güzel ki insan gözünü alamıyor. Ben bu duygular içindeyken l6-l7 yaşında bir genç koşarak caddeden parka girdi, kestirme olsun diye oyun alanından geçip giderken yolunun üzerinde uyuyan zavallı köpeğin yumuşacık karnına ayakkabısının burnuyla, sanki bir taş parçasına vuruyormuşcasına rahat, bir tekme savurdu. Hayvan şaşkın bir iniltiyle ayağa fırladı. Ben ve orada oturan beş altı kişi çocuğa sinirle bağırmaya başladık. "Ne istedin zavallı hayvandan, sana ne zararı vardı. Orada kendi halinde yatıp duruyordu. Ayıp değil mi." Ben sinirle titriyorum hâlâ, sersem sersem uzaklaşıp giden hayvana gözüm ilişti emin olun gözlerim doldu. Bir yandan havlamaya başlayan Paçoza sarılıp yatıştırıyorum. İçimden Paçozun boynuna sımsıkı sarılıp bağıra çağıra ağlamak geçiyor. Orta yaşlı bizim eski yönetici sırıtarak kaçıp gitmek isteyen çocuğun önüne geçti hâlâ bağırıyor. Derken bizim kadının sesi duyuldu. "Ne bağırıyorsunuz benim aslan oğluma. Ne sevgisiz insanlarsınız siz. Gencecik çocuğu çocukların içinde rencide etmeye utanmıyor musunuz? Her şey sevgide biter. İş urda. Ben seni seviyorum oğlum. Sonra sigarasını savura savura o günkü müridlerine döndü. Kötülükle iş olmaz. Sevgi. Her işin başı sevgi. Yani işte bu böyle. Yunus Emre ne demiş, yoksa Mevlana hazretleri mi. Gel demiş. Katil de olsan gel. Cani de olsan gel demiş. İş bu bu şekilde. Seveceksin yaratılanı yaradandan ötürü. Koskoca Mevlana affediyor siz ayıplıyorsunuz. Çocuk arsız arsız sırıttı değil mi be teyzemm. Saol teyzemm. Yürüdü gitti. Onaylayarak dinleyen kafalar hoşnutsuz bakışlarla bizim yöneticiye çevrildi. Ben abandone oldum resmen. Kafamda sevgiye dair, doğruya-yanlışa dair herşey birbirine karıştı. Sersemlemiş bir şekilde Paçozu eve sürükler gibi götürdüm. İçimden bir yandan da zavallı uyuyan köpeği düşünüyordum. Daha doğrusu hunharca uyandırılan. Ve bunu yapan hain sırıtışlı cani de, cahil ağızlara pelesenk olmuş kutsal isimler ve sevgi referans gösterilerek adeta kutsanıyordu. Ya zavallı köpekçik?

Mevlana Hazretleri' nin de son zamanlarda yukarıdan şaşkın ve kaygıyla tüm bu olanları izlediğini, sevgi ve hoşgörünün, bu yanlış ve hoyratça kullanımıyla değer yargılarının nasıl yerle bir olduğunu görerek ruhunun epeyce muzdarip olduğunu düşünmemek elde değil.

Hep sevgiyle kalalım.

Bir küçük not:Keskin dişli kaplanlara acımak, koyunlara haksızlıktır.

Hz.Mevlana

Açım dostlar  

Posted by Asuman Yelen in ,


Canınız misket ya da beş taş oynamak mı istiyor dostlar...

Bu iş için bir kavanoz zeytinim var.

Belki de bilardo oynamak istiyorsunuz.

Bunun için de çeri domateslerimi verebilirim. Gerçi hepsi kırmızı ama...

Birine kızdınız bir güzel pataklamak istiyorsunuz ama şöyle can acıtıcı bir sopanız mı yok.

Benim pırasalar ne güne duruyor.

Ne ayıp hiç insan dövülür mü diyor ve sinirinizi yatıştırmak için birşeylerle meşgul olmak bir hobby ile oyalanmak isterseniz, örneğin origami ile..

Siz makası hazırlayın. Beş adet kocaman yuvarlak kâğıt ya da mukavva yufkam var...


Öğlen acıktım ve kendime bir şeyler hazırlamak üzere buzdolabımı açtım. Bir de ne göreyim???

HER ŞEY DONMUŞ !...

Zeytinyağlı yemeğim içinde durduğu kabın şeklini aşmış yeşil renkli yarımküre bir buz kütlesi.

Kıvırcıklar, yeşil soğanlar çıtırdayarak elimde dağılıyor.

Bari yumurta kırayım dedim, yumurtalar yukarıda görüldüğü gibi sarımsı buzdan küreler.

Havası boşaltılmış peynir kabımdan umutluydum. Onun içi de buz kalıplarıyla dolu.

Buzdolabım dünden beri su akıtıyordu altından. Olan olmuş.

AÇIM DOSTLAR AÇIM :(((

Bizim buralarda İlkbahar.  

Posted by Asuman Yelen in ,

Nihayet fotoğraf makineme uygun hafıza kartı bulabildim. Günlerdir Paçozu gezdirirken gördüğüm her güzelliği beynimde kadrajladım, ertesi gün yok olduğunu gördüm, kahroldum.
İlkbaharın özelliği bu. Her renk, her koku her doku bir varoluyor, ertesi gün yerini bambaşka bir tada bırakıyor. Ne olduğunu anlamadan ilkbaharın tümü bir bakıyorsunuz geçip gitmiş, bitmiş. Tıpkı yaşam gibi. Epey uzun bir aradan sonra makinemle ilk fotoğraflarım. Dengemi sağlamakta güçlük çeksem de ellerim eskisine göre biraz daha titriyor olsa da ben çok mutlu oldum doğrusu.









































































































































































Araya inatçı Sonbahar ve Kış kalıntıları kaçmış :)) Renkleri bakımından İlkbahar karelerinden hiç de aşağı kalmadıklarını görüyoruz. Onları görmek ve çekmek ayrıca güzeldi benim için.

Hangi mevsimde olursak olalım, renklerimiz hiç tükenmesin...

Üç paradoks  

Posted by Asuman Yelen in , , , , , ,

Son günlerde televizyonda izlediğim üç olay hem kızdırdı, hem şaşırttı beni. Üzerinde uzun uzun düşünerek içinden çıkamayacak hale gelince buraya taşımaya karar verdim. Aslında üçü de hergün karşılaştığımız sıradan şeyler ama özellikle ilk ikisi üzerinde düşünmeğe değer doğrusu.

İlki, bir söyleşi programında misafir sanatçının sunucuya gülerek anlattığı, bir miktar da birlikte güldükten sonra üzerinde durmadan geçtikleri bir diyalogla ilgili.

Arkadaşı Selçuk Yöntem' e "yahu ne zaman anlayacaksın olanı biteni, el insaf, bu kadarı da olmaz, baba istihbaratçı Aslan Bey' den aptal koca Adnan Bey' e düştüğün yetmiyormuş gibi bir sen kaldın aldatıldığını öğrenmeyen koca evde. Sana da saçma gelmiyor mu bu durum? Ne zaman öğreneceksin? " mealinde bir soru yöneltmiş. O da " aman ne diyorsun dostum, ben öğrenirsem dizi biter, varsın ben aldatılan aptal koca olayım, ekmek yiyoruz şurda bir yıl daha uzasa fena mı olur" gibi bir cevap vermiş.

Bu bana hiç komik gelmedi. İlk bir kaç bölümünden sonra izlemekten vazgeçtiğim bu diziyi merakla bekleyen, yolda Selçuk Yöntem' in cebine 'karın seni gerçekten aldatıyor' diye pusulalar atacak kadar kendini kaptıran, inanan insanların olduğunu düşününce insan kızmaktan kendini alamıyor. Diğer taraftan gerçek tiyatro sanatçılarının, böyle saçma sapan dizilerde bu şartlarda yaşamlarını sürdürmeye çalışmaları da içler acısı bir durum.


İkinci olay haberlerden. Tümüyle engellilerin oynadığı bir maçta kızan sporcu, tekerlekli sandalyesiyle yanına gittiği hakeme çatıyor. Ortalık karışıyor. Kavga kıyamet. Takımlardan birinin antrenörü devreye giriyor. Sporculardan biri biraz taşkın davranıyor. Beyaz saçlı antrenör öfkeden kıpkırmızı kesilmiş, kendini kontrol edemiyor ekranda "şlaap" diye bir tokat sesi. Kameralar görüntüyü alamıyor ama ortalık bir anda karışıyor. Her kafadan bir ses. Birileri ısrarla " görüyorsunuz değil mi sakata vurdu. Çekin bunu, yazın bunu. Sakata el kalkar mı" diye bağırıyor. Haber spikeri bir yandan "inanılır gibi değil, sakata el kalkar mı" kabilinden 8-10 kez en dramatik sesiyle tekrar yaparken görüntü, tokat sesi art arda ekranda çınlıyor. Geride de kışkırtıcı bir müzik. Dan dan. Bakın görün. İbret-i alem için.

Tabii ki önce antrenöre duyduğum öfkeyla sarsıldım tepeden tırnağa. Bir antrenörün sporculardan birini tokatlaması. Hocadan sporcuya şiddet. İnsandan insana şiddet. Hem de sporun içinde. Bunun özrü, savulunacak yanı yok. Zerrece yok. Tabii ki şiddet görenin engelli olması içini daha da acıtıyor insanın.

Sonra bütün dikkatim ve nefretim artık kanıksadığım medya terörüne yoğunlaştı. Onlarca kere dramatik tonlamalar ve çarpıcı müziklerle ısrarla yapılan "zavallı" sakat" "engelli" vurgulamalarıyla reyting kepazeliğininin, değil takım kurup turnuvaya katılmak, ağzıyla kuş tutsa, son zamanların sıkça kullanılan deyimiyle, panda muamelesi görmekten, "zavallı" olarak lanse edilmekten kurtulamayan engelli gençlere o bir tokattan daha çok zarar verdiğini düşündüm.

Galiba öfkeden kontrolünü kaybetmiş olan antrenör, o tokatı karşısındakini kendisini çok kızdıran bir sporcu olarak görmüş, kim olduğuna bakmadan basmıştı tokatı. Yani engelsiz, engelli olduğuna bakmadan. Zaten onu engelli olarak görseydi ne yapar eder kendisini denetlerdi. Bunu, en azından dışarıdan nasıl görüleceğini bildiği için yapardı.

Bu durumda ayırımcılığı en az yapan, hatta hiç yapmayan bu antrenör olmuyor muydu?



Üçüncü olayım kadın programlarından birinden.

Altmışların üzerinde bir adam, yanında aynı yaşlarda kendi halinde bir kadın yanyana asık suratla ayakta duruyorlar. Sunucu kıkırdayarak soruyor:

"Yahu siz buradan birbirinizi beğenerek evlenmeye karar vererek çıkıp gitmiştiniz. Ne oldu ne değişti de da vaz geçtiniz?

Adam, sıkkın bir ses tonuyla biraz da utanarak cevaplıyor: " Ben onun da bir mayişi var zannetdiydim. Benim azıcık mayişimle gendim ancak geçiniyom. Birlikte nasıl geçiniriz."

Sunucu kadına dönüyor. Kadın öfkeyle adeta kükrüyor. "Benim mayişim olsa burlarda ne işim var. Hemi para virip hemi de ağız kokusunu mu çekicem. Get annem..."

Buna hiç yorum yapmayalım isterseniz...


Hep sevgiyle kalalım...

Blog Widget by LinkWithin