Üretkeniz vesselam 2  

Posted by Asuman Yelen in , , ,


Talihsiz başlangıç


“Hadi kızlar bu gecelik bu kadar. Çok geç oldu. Şoförüm sizi Reina’ ya götürecek. Hepiniz bir güzel eğlenin. “

Her biri diğerinden güzel, hepsi de sarışın 7-8 kız itiraz nidalarıyla tembel tembel yerlerinden doğrulup uyuşuk tavırlarla kapıya doğru yürürler. Şirin yüzlü ufak tefek delikanlı sabırsız hareketlerle yüzüklü ellerini çırpmakta. Çabuuuk çabuk boşaltın burayı bakiiym. Derin dekolteli parlak gömleği her hareketinde yalp yalp yanmakta. Bir yandan gülümserken aynı anda çatılan kaşları sıkıntılı ruh halini ele vermektedir. Bu arada orta yaşlı hayli şişman bir kadın otoriter sesiyle talimatlar vermekte, iki genç kadın da masadaki kirli tabakları, içki bardaklarını toplamaktadır.

“ Size kaç kere söyledim Gülsüm hanım acı biberi azaltalım, hatta artık keselim diye. Dayanamadım yedim işte. Reflü bir yandan yanıyorum. Bağırsaklarıma vurdu sancısı. Canımın yanması bir yana gecem rezil oldu. Ajans daha yeni getirmişti bu kızları Gürcistan ‘ dan. “

“Paşam yemin ederim sadece Çarliston aldım. Tadına bakaymışım keşke. Vah paşam vah. Hay canım çıkaydı da yedirmeyeydim o yemeği sana. Hay ellerim kırılaydı. Hay… “

“-Tamam tamam. Olan oldu bir kere. Kızlar daha buradalar nasılsa. Zaten benim için geldiler. Sen benim laptopu banyo dairesine götür. Not defteri kalemler hepsi hazır olsun. Çabuk ol. Sabredecek halim kalmadı. Anlaşılan işim uzun. Bir-iki şarkı çıkarayım bari oturduğum yerde.”

“Haklısın paşam. Tuvalet sana uğurlu geliyor. Geçen sefer de “Aşk sancısı” nı orda yazmıştın. Sonra bütün sene markette dinlediyidik. He he.”

“Uğur falan değil. Vaktim mi var. Ömrüm Kıbrıs’ ta geçiyor. Konserler bir yandan. .. Ay boş ver şimdi bunları koş hazırla banyoyu. Dayanamıycam.”

Ve mutlu son

Delikanlı adeta bir taht kadar rahat görünümlü klozette bir yandan kucağındaki laptopu incelerken diğer yandan hemen sağ çaprazındaki, muhteşem banyosunun dolaplarına uygun, sedef kakmalı sehpanın üstünde bulunan kağıda bir şeyler yazmakta.

“Yanıma gelme şeytanın biriyim
Kötüyüm ama dertsiz değilim.”

Ufff… Ah be gülsüm kadın. Yaktın beni. Neyse devam edelim. Nerde kalmıştık.

“Berbat…Allahım imdat”

Şimdi de çarpıcı bir kelime bulalım. “Çakra” gibi. “Çakra”. Ne çok sevmiştim bu kelimeyi. Çok tutmuştum. Manasını da vakit bulup hala öğrenemedim.Tabii halk da tuttu. Bütün yaz çaldı. Bu sefer biraz çarpıcı olsun. Kulakta kalsın. Hah işte. 'Marduk geliyor.' Kim bu Marduk yaw. Devlet başkanı deseeem … Hiç duymadım. Neyse bakalım neymiş" ….Yazıyı okur "Demek öyleee. .. Vay vay vay bakar mısın, tam istediğim şey. Ülen oğlum helal olsun sana. Ne demişler: Türkün aklına ….

Marduk…Marduk…Baya iyi geliyor kulağa. Devam aslanım.

“Marduk yakın
Marduk sakın
Aşıkları rahat bırakın.

Berbat
Allahım imdat

Bırak Marduk
Seveyim o vefasızı

Aslında gönlüm
Aşk arsızı

Napiym giderse
Öperim öbür kızı

Yanıma gelme şeytanın biriyim
Kötüyüm ama dertsiz değilim.”


Ewweeet. BUDUR…Oldu işte. Yıkılıyor.

Sertaç, oğlum üretken adamsın vesselam.

Yarın da buna bir beste ayarlarsam… Diğer dokuzu zaten hazırdı. Düzenleme için İngiltere yolu göründü. Orda da hemen okumalarını yaparım. Ama en çok da bu şarkı içime sindi. Sanırım ilk klibi buna çekicem..Tam da yaza girerken. Tutmayın..Sertaç Ordar geliyorrr….

Gülsüm Hanım , mutfakta son kontrollerini yapmış, koridordan odasına yönelmekteyken arkasından sessizce yaklaşan Sertaç Ordar belinden yakaladığı gibi ayaklarını yerden kesiverir.

“Aman Sertaç bey oğlum. Naapıyon. Fıtık olursun , göbeğin düşer “ dediyse de o, hiç oralıklı olmadan ha bire aynı şeyi tekrarlayıp durmaktadır.

“Aslanım Gülsüm Hanım. Sayende şahhaane bir şarkı yazdım…”

Şimdiii... Dile benden ne dilersen."

Gülsüm Hanım, uyumak üzere odasına giderken memnun gülümsemektedir. Farkında olmadan sol kolundaki sarı altın yığınını okşar.






Sevgiyle....

bir tuhaf düğün  

Posted by Asuman Yelen in , , ,


Garip bir telefon görüşmesi
"Aloo? Gülgün Ölgün’ ün evi mi?
"Evet, ama sabah saatin dördü. Hanımefendiyi ne için rahatsız ediyorsunuz? Eğer hayranıysanız…
"Hayır hayır sakın kapamayın. Hanımefendi arıyor.
"Annesi mi? Yoksa önemli…
"Yok yok. Seden Hanım arıyor.
"Seden Hanım da kim. Önemli bir şey değilse sabahı beklesin.
"Mümkün değil. Siz kendisine Seden Paksu’ nun önemli bir şey söyleyeceğini çıtlatın. Uyku sersemi anlamazsa “Sevgili Seden“ dersiniz. Gerisi kendiliğinden hallolur.
………
"Alloo? Sevgili Seden? Canım ciğerim, emret sultanım."
Karşı tarafta kalın, çatlak bir ses:
“Büttüün sevgiileer ilaaahiii
Bütüüün aşklar eşsiiizzz
Laakiin bizim yaşadığımııız
Naaaamüteenaaahiiii.”
"Ahh sevgili Seden, ahh kraliçemmm … Şimdi yanımda olsan görürdün. Bütün tüylerim diken diken. Yüreğim gümbür gümbür atıyor. Ay ay bayılacam şimdi. Ne hoş melodi… Ya o sözler…Neydi o müthiş kelime… naamüü.. neyse annemden hep duyarım. Bu kelimeyle yine büyük sükse yapıcaz. Seni kuntiz. Hedef kitlemi büyüteceksin yine bu lafla."
“Kız şıllık, bakıyorum heyecanlandın. Ben sana bi şarkı vericem dedim mi demedim mi. Ablana daima güven. İki senedir senin için bu şarkıyı bekliyorum ben. Gecenin bu saatinde bu müzik uykumdan hoplattı beni. Çok şanslısın. Fazla beklemedin. “
“Aşkolsun ilahem, on sene de olsa beklerim. Sevgili Seden’ in şarkısı olmadan CD yapılır mı. Yapılsa satılır mı. SENİN SADECE ADIN YETER. Aşkım benim, ne zaman geliym? Emret şimdi gelirim. Bu arada yeni fiyatından haberim var. Hiç sorun değil. Adım cimriye çıksa da böyle şeylerde hiç esirgemem, bilirsin saçarım. Malum kaz tavuk meselesi."
“Aslında hemen atla gel diycem. Müziği unutmadan, ilham yanımdayken. Ama kocan var artık. Ya çocuklar…”
“Ne diyosun aşkım. Ablam bana şarkı yapmış . Başka şeylerin lafı mı olur… Aayteen. Çabbuk mantomu getir, geceliğin üzerine geçiririm. Şoföre de söyle hemen arabayı hazırlasın.”
Ve muhteşem üçlü
Diğer bir malikanede, Seden Paksu, muhteşem yatak odasının bir bölümünü oluşturan oturma grubunun bordo kadife kanepesinde yarı uzanmış vaziyette iki konuğunu ağırlamaktadır.
“Hadi biz de Gülgün çiftliğinden buraya gelene kadar birer kere daha geçelim çocuklar.
Sinem, özellikle seni görmesini istemiyorum. Aranız limoni. Sahi siz can ciğerdiniz n’oldu ikinize bakiiym. Yapmayın böyle. Ben sevgi böceğiyim. Hiç aklım almaz. Hele bu evde hiç istemem. Burası sevgi yuvası, sohbet muhabbet yuvası canlarım benim.. “ Sinem tombul yüzünün en nadide parçaları olan maviş gözlerini kırpıştırır. “Haklısın sultanım.” Seden, diğer konuğuna , kısa boylu, parlak yüzlü delikanlıya döner. “Furkancım hadi son bir kez geçelim. Bak bu da diğerleri gibi dünyayı ayağa kaldıracak. Delikanlı işveli güler. "Emret kraliçem." Aynı işveli edayla, arada küçük küçük boyun kıvırarak şarkısına başlar:
“Onu dedi bunu dedi
Gitti geldi vıdı vıdı
Ay ay beni yedi
Sele zeytini gözlüm
Zehir zemberek sözlüm.
Ay benim güzel egelim
Bir tanem sensin ecelim
Hele biraz gel yanıma
Sakızlı kahve içelim.
Onu dedi bunu dedi
Gitti geldi vıdı vıdı
Ay ay beni yedi”
Seden memnun diğerine döner.
“Hadi tombulum, hadi güzelim bi de sen oku çabucak”
Sinem Kan ayağa kalkar, dramatik tavırlarıyla gözlerini süze süze başlar
“Ah be adamım
Bu da mı varmış kaderde
Git aslanım
Ben güçlü kadınım
Teselliyi bulurum
Saba ile Acemaşiran arasında bir yerde
Sen sakın arkanı dönme
Ne de olsa erkeklik var serde.
Ben huzuru bulurum
Hüzzam ile Uşşak arasında bir yerde.
Ah be adamım
Bu da mı varmış kaderde
git gözü karalım
Belli mi olur
Önümüzdeki günlerde
Belki kader yüzüme güler de
Köçekçeyle karşılaşır
Neşemi de bulurum ilerde.
Kıvrak danslar eder de
Yeniden mutlu olurum ben de."
Bu arada Sinem Kan Müziğin giderek hızlanan ritmine uygun olarak, bir yandan da kollarını savurarak, poposunu kıvırarak dansına başlar. Seden ve delikanlı da dayanamaz katılırlar cümbüşe.
Misafirlerin arkasından odanın kapısını kapatırken Sevgili Seden keyifle gülümser.
“Bir gecede üç beste. Üretken kadınım vesselam.”

Yağmurun hatırlattıkları 4  

Posted by Asuman Yelen in , ,


Nostaljik damlalar

Yağmuru seviyorum. Evet. Çocukluğumdan beri, erkenden ışıkları yaktıran loşluğunu, cama vuran, caddelerden akan suların tıpırtı ve şırıltısını, sobanın bu seslere karışan çıtırtısını, ben rehavetle uyuklarken içerden gelen ev halkının mırıltısını hep keyifle hatırlarım yağmur yağdığında, içim sıcaklıkla dolar. Bu gün de sadece bana verdiği bu mutluluk için bile olsa, sevmekten hiç vazgeçmedim. Ayrıca elime sıcak çayımı alıp karşımızdaki çeşit çeşit ağaçlarla dolu yemyeşil parkı, telaşla koşuşturan şemsiyeli insanları, camdan süzülen suları seyretmeyi hala seviyorum. Ama bu gün yaşadığım küçük bir olay bana madalyonun öbür yüzünü, keyfe keder, sıkı giyimli, isteğe göre şemsiyeli ya da şemsiyesiz, süresi bize bağlı, romantik veya sportif yürüyüş dışındaki, hazırlıksız tedbirsiz yakalanılmış, kaçışı, geri dönüşü olmayan zorunlu sokakta kalma hallerimi hatırlattı. Uzun zamandır unuttuğum, işe gidiş ve işten dönüş hallerimi.

Kazın ayağı

Bu gün öğlen vakitlerinde, satın aldığım bir elektrikli mutfak aletini değiştirmek için, satın aldığım alışveriş merkezine gitmek üzere yola çıktım. Daha durağa giderken yeterli kalınlıkta giyinmediğimi fark ettim ama servisle kapıya kadar gideceğimi, dönüşte de servisle döneceğimi düşünerek durağa gittim. Keşke dönüp tedbir alsaymışım. Uzun zamandır bu kadar üşümemiştim. Soğuk ayazda yağan yağmurda üşüyerek vasıta beklemenin nasıl felaket bir şey olduğunu hatırladım.

İşe ilk başladığımda, Ataköy’ de oturuyordum ve o dönem girdiğim bankanın Unkapanı Şubesi’ nde çalışıyordum. Sabah hava aydınlanmadan yola çıkar, önce Bakırköy tren istasyonuna kadar yürürdüm. Bu, Gençler Caddesi boyunca süren on dakikalık bir mesafe idi. Bu caddenin sol yanında iki katlı, tek katlı evler bulunurdu. Bazen sabahlıklı hanımlar, şık perdelerini çekip süslü sabahlıklarıyla ellerinde çay fincanı sigaralarını tüttürürlerdi. Henüz uykum bile tam açılmamış trene yetişmek için koşarken bu hanımlara çok bozulduğumu bu gün gibi hatırlıyorum. Bakırköy’ den Yenikapı’ ya genellikle ayakta bir felaket yolculuk, Yenikapı’ dan şayet binebilirsem Unkapanı’ na dolmuşla, eğer binemezsem yarım saatte koşar adım 5. bloktaki şubeye varırdım. Dönüşte, Sirkeci İstasyonuna kadar yürür, mutlaka oturmak şartıyla trene biner, Bakırköy’ den eve kadar yine yürürdüm. Tastamam iki sene böyle sürdü. Zor bir tablo gibi görünse de, bu benim iş yaşantımın belki de en mutlu iki senesiydi. Herkesin üniversite öğrencisi olduğu genç 5-6 kişilik çalışan grubu ve yine genç müdürümüzle, çok güzel anılar oluşturduk. Tabii yollar hariç. Böyle havalarda, o dönemin modası mini eteklerle, (o zamanlar pantolon yasaktı) garın soğuğunda rötarlı treni, Yenikapı’ da dolmuşu beklerken çektiklerim aklıma geldi bu gün durakta.

Biraz da gülelim


Öyle ya da böyle geçip giden yirmi yıldan sora hayli uzun bir süredir sabahlıklı hatunlar takımında oynamakta, her şey gibi yağmurun da tadını çıkarmaya çalışmaktayken, çalıştığım yıllara ait yine çok zor bir akşamın komik sonundan bahsederek yazımı bitirmek istiyorum.

Sekiz aylık hızlandırılmış sabah 8- akşam 6 İngilizce kursuna gittiğim günlerden birinin akşamında, Taksim’ de Bakırköy dolmuş kuyruğunun hayli arkalarındayım. Hava hem ayaz hem de sıkı bir yağmur yağıyor. Böyle havalarda hep olduğu gibi seyrek dolmuş gelmekte. Şiddetli rüzgar yüzünden rahat durmayan şemsiyeler birer birer kapatılıyor. Bu durumdakiler beni çok iyi anlayacaktır. O soğuktan kurtulup arabaya kendini atabilen “sıradaki 5 kişi” ye geride kalanlar hasetle kıskançlıkla bakarlar. O kadar üşürsünüz ki, başka bir istikamete bile gidiyor olsa, her hangi bir arabaya, otobüse atlayıp oradan kurtulmak istersiniz. Zaman geçmek bilmez. Eviniz hayalinizde cennetinizdir. Tam ümidinizi kestiğiniz sırada sanki arka arkaya birkaç araba birden gelir, ya da siz öne yaklaştıkça size öyle gelir, bir de bakarsınız ki “sıradaki 5 kişi” oluvermişsiniz. Artık çile bitmiştir.

Geridekilerle göz göze gelmemeğe çalışarak, zafer duygusuyla karışık bir gururla gelen arabaya kendimi attım. Kahya, zayıf olan iki kişiyi yani benimle (o tarihlerde 48 kilo) birlikte bir beyefendiyi öne yönlendirmişti. Cam kenarındaki yerime oturdum. Arabanın sıcaklığı bir anda başımı döndürmüştü. Birkaç derin nefes alıp kedi gibi gerindikten sonra, koltuğun yan tarafına kayan siyah çantamı, karanlıkta el yordamıyla bulup dizlerimin üstüne çekmek istedim. Ama sıkışmıştı. Oradan kurtarmak için iki elimle can havliyle asıldım. Yan tarafta hafif bir “ahh” sesi. Olanı fark ettiğimde, o an, orada olmak yerine Taksim ayazında kuyruğun en arkasında saatlerce beklemeyi bin defa tercih edebilecek kadar kötü hissediyordum kendimi. Çantam yere düşmüştü ve ben de o karanlıkta, çantam diye yanımdaki beyefendinin dizine asılıp duruyordum.

Herkese huzurlu ve neşeli günler dilerim…

Sadakat  

Posted by Asuman Yelen in

Sadakat;



Evime kapıdan her girişimde sallanan

bu tüy yığınında...










Senelerdir, ben su vermesem de, ilgilenmesem de yaşamaktan hiç vazgeçmeyen Sardunyamın ışıldayan renklerinde...















Çok eski bir melodinin tınılarında...















Tazeliğini hiç yitirmeyen anılarım ve rüyalarımda....














Sonsuza kadar içimizde yeşerteceğimiz umutlarımızda...







Hep sevgiyle kalalım.....





Öykü atölyesi için hazırlanmıştır.

29 Ekim  

Posted by Asuman Yelen in , ,












Türkiye

Cumhuriyeti

ebediyyen

payidar

kalacaktır...




Tüm vatandaşlarımıza kutlu olsun...

Barış ve sevgiyle...

Bebeğin Usulü  

Posted by Asuman Yelen in , , ,





Eğer bebek sadece istemiş olsaydı, şu an göğe uçabilirdi. Onun bizi bırakıp gitmemesi boşuna değildir.













O, başını annesinin göğsünde dinlendirmeyi sever ve onun gözünün önünden kaybolmasına asla dayanamaz.









Bebek, derin hikmet dolu sözcüklerin, konuşmaların, her türlüsünü bilir. Halbuki dünyada pek az kimse onların manasını anlar.

Onun asla konuşmak istememesi boşuna değildir. Kılık değişikliği ile gelmesi boşuna değildir.

















Onun istediği biricik şey, annesinin sözlerini annesinin ağzından öğrenmektir. Onun için de bebek öyle saf görünür.











Bebeğin bir yığın altın ve incileri vardı.Buna rağmen bu dünyaya bir dilenci gibi geldi. Onun böyle bir kılık değişikliği ile gelmesi boşuna değildir.

Bu küçük sevgili dilenci annesinin sevgi zenginliğini dilensin diye, son derece zavallı görünmek ister.












Bebek mini mini hilalin ülkesinde tüm bağlardan uzak, öylesine özgürdü ki…Onun özgürlüğünden vazgeçmesi boşuna değildir.













O, annesinin küçücük kalp köşesinde sonsuz sevinç için yer olduğunu, onun kollarıyla sarılmasının, sıkılmasının hürriyetten çok daha tatlı olduğunu bilir.












Bebek, nasıl ağlanacağını asla bilmezdi. O tam bir saadet ülkesinde yaşardı.

Onungözyaşları dökmeyi istemesi boşuna değildir.







Her ne kadar sevgili yüzünün gülmemesi ile, annesinin özlem ve sevgidolu kalbini, kendine çekse de önemsiz üzüntüler için küçücük ağlayışları da iki katlı sevgi ve acıma bağını örerler.




Her yeni doğan çocuk, tanrının hala insanlardan umudunu kesmediğini gösterir.

Sir Rabindrananath TAGORE

Parça yazarın Büyüyen Ay isimli kitabından alınmıştır.



Sevgimle...






Seçkin Konut - Seçkin Komşu  

Posted by Asuman Yelen in , , ,


Birkaç gün önce, kırk yıllık dostlar grubumuz, aylık toplantımızda bir araya geldik. Genellikle dışarıda buluşmayı tercih ediyorken, bu kez yeni ev alan dostumuzun evini görmek üzere orada toplanmaya karar verdik. Kırk yıl derken abartmıyorum. Bu grup, ablamın bankada çalışmaya başladığı (1968) tarihlerde onunla birlikte çalışan, bu arada eve de geldikleri için benimle de sıkı fıkı olan beni hiç bırakmayan kimi benden büyük, kimi benimle yaşıt birkaçı da küçük (sonradan katılan) çok sevgili dostlardan oluşmakta.

Arkadaşımın evi, bu yeni konut projeleri kapsamında inşa edilmiş, emekli işi orta hallice, dış çevresiyle (kapalı-açık otoparkı, yeşil alanı, çocuk parkı, yüzme havuzu, kafeteryası vs.) ve kaliteli iç malzemeleriyle aydınlık pırıl pırıl bir konut. Çok uzun süre, İstanbul’ un eski ve güzel semtlerinden birinde oturan ve oradan gözyaşları dökerek ayrılan dostumuz, heyecanla hazırladığı, zevkle süslediği bu güzel evde bir aydır oturuyor ve henüz hiç kimseyle (Dost canlısı olduğunu söylemeliyim) bırakın dost olmayı, göz göze bile gelemediği için biraz tedirgin. Azıcık da korkuyor. Bu hep böyle mi sürecek diye.

Arkadaşımın bu ve benzeri duyguları, o günlük toplantımızın ağırlıklı sohbet konusunu belirlemiş oldu. Birazcık onu teselli etmek, biraz umutlandırmak, biraz da gerçekçi olmasını sağlamak adına örnekler havada uçuştu durdu. İki sene önce benzeri bir konuta Üsküdar’ dan taşınan bir dostumuz, bunu kafaya takmaması konusunda uyarırken, bir diğerinin anlattıkları hepimizin içini burktu.

Bu arkadaşım, çok fazla “mutena” olmadan önce benim de hayli süre yaşadığım, neredeyse her akşam bir komşumuzun kendi yöresel yemeğini bir tabakla bize sunduğu, televizyonumuz olmadığı için olimpiyatları izlemek üzere karşı komşumuzun kendisi yazlıktayken evinin anahtarını bize teslim edecek kadar düşünceli olabildiği, böylesine güzel komşulukların yaşandığı bir siteye, ilave edilen “çok mutena" kısımlardan birinde otuz seneye yakın oturdu. Birkaç ay önce, Bostancı’ da ölen çok yaşlı bir teyzeden miras kalan bir daireyi, restore edip taşındılar. Dostumuz meğer ne kadar doluymuş bu konuda. “İnanır mısınız” dedi gözyaşları içinde, “nakliye arabası yüklenip, eşimle ben de ayrılmak üzere arabamıza yöneldiğimizde, apartman görevlisinden ve köşedeki çiçekçiden başka uğurlayanımız olmadı. “

Aslında bundan yaklaşık 10-15 gün kadar önce TV. da dönen bir reklam nedeniyle ben de buna benzer bir konuda bir şeyler yazmaya karar vermiştim. Gecikme sebebi, reklamı bir kere daha dikkatle izleyip, sloganı doğru yazmayı istememdi. Ama galiba yayını bitti. Hatırladığım kadarıyla bol bol “seçkin” kelimesi geçip duruyordu görüntülerin geri planında. Önce sıraya koyalım. Çok karıştı. Bir konut reklamıydı “ ‘Seçkin’ bir hanım (doktordu galiba) buradan ev aldı, ‘seçkin’ komşularını bekliyor " mealinde bir sloganı vardı. Bu arada konutlarla birlikte, son model arabalarla site kapısında kuyruk oluşturan "seçkin komşular" ekranda görünmekteydi.

Zaten, bu gösterişli, bol neşeli, tuzu kuru insanlarla dolu, hatta “halkımız mutlu insanlardan ibaret” görüntüsünü kakalamaya çalışan, masaları yemeklerle dolu, aydınlık mutfaklı, neşeli analar-babalar, nineler-dedeler, çok katlı evler, renkli gözlü, midilli sahibi çocuklardan gına gelmişken, bu “seçkin” reklam çivi gibi battı gözüme doğrusu.

Önce “seçkin” sözcüğünü bir irdeleyelim. TDK sözlüğüne bakalım.

1-Benzerleri arasında niteliklerinin yüksekliğiyle göze çarpan, üstün, mümtaz, güzide, mutena.

2-Bir toplumda saygın ve etkin mevkilerde bulunan ve toplumun eğitim, ekonomi, siyaset, askeriye, din, sanat vb. alanlarıyla ilgili etkinliklerin denetimini elinde tutan (kişi veya grup) elit.

3-Bir toplumun büyük kesimini oluşturan halk kütlesi dışında kalan küçük bir aydın kesiminden oluşan kütle. bk. seçkin kültürü, halk.

Bu durumda bu konutlarda oturabilmek için doktor, avukat, mühendis filan olmak gerekiyor. Ama bunların da paralı olması gerekiyor. Yani yaşlı olması. Yeni mezun bir doktorun veya avukatın muayenehane ya da yazıhane açması için çok uzun seneler geçmesi lazım. Yahu bu gün ülkemiz işsiz mühendislerle (Biri de benim yeğenim Koray) yüz binlerce boş gezen üniversite mezunu ile doluyken bu nasıl olacak. Para nereden bulunacak.

Geriye aydınlar ve sanatçılar kalıyor. Çok bir şey söylemeye gerek yok. Darülacezeler eski sanatçılarla dolu. Gözyaşları içinde magazin programlarına çıkıyorlar. Kimi sokaklarda ölüyor. Tiyatrolar kazanamıyor. Dizi sanatçıları ( daha yeni Zihni Göktay anlatıyordu bir programda) paralarını alamıyor. Basılan, okunan kitap sayısı malum. Yapımcıları saymıyoruz. Yönetmenler ağlıyor. Bilge Olgaç ‘ ın soba yüzünden çıkan yangın nedeniyle öldüğünü öğrendiğimde sinirimden ağladığımı hatırlıyorum.

Bırakalım bu işleri beyler. Komik oluyoruz dünyaya. Bu reklamlar ülkemizi yansıtmaktan, gerçekçi olmaktan çok uzak. İnsanlar yiyecek ekmek, yakacak odun bulamıyor. Tek odalı viranelerde kalıyor. Hastanede doğan çocuğunu evine çıkaramıyor parasızlıktan. Çaresizlikten çalıyor, ölü soyuyor. Böbreğini satıyor.

Konut reklamına dönersek. Slogan şu olmalı. “Yolunu bulup cebini dolduran gelsin.” Aydının, elitin sanatçının malda mülkte gözü yok. Sözcüklerin anlamını saptırmaya da gerek yok. Bu ülkede o çok lüks konutları alacak çok insan var. Ama sıfatları çok farklı.

Servet düşmanı değiliz ama aptal hiç değiliz. Bu ülkede ayırımcılığın her çeşidi var. “Seçkin” ve “seçkin olmayan” gibi yeni türlere hiç mi hiç ihtiyacımız yok.


Hep sevgiyle kalalım...

Çekip gitme arzusu  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,



Gel ey çaresiz ölümlü, gel, karanlık

Temiz yatağıdır güzel uykunun

Ve dindiği yerdir tüm acıların.”

T.Fikret


O karanlık ki, beni gündüzlerin siyahından, gürültülerin içinden, bitmeyecek kavganın, riyanın, yalanın, düşmanlığın ortasından çeker- alır, sarıp-sarmalayıp süresiz nadasa yatırdığım kara gözlü mutlu çocuğun koynuna taşır. O bembeyaz yatağa…

O yatak benim kıymetli konuklarımı ağırladığım kabul yerimdir. Onlar, sancılı, mutsuz, kırgın yattığım gecelerde uğrarlar, saçımı okşayan sevgi dolu elleri, başımı koyduğum güvenli dizleri, güçlü omuzları vardır yaslanacağım. Sessiz, saygılı, derin bakışlı ve şefkat doludurlar.

O yatak beni bambaşka dünyalara, farklı alemlere götüren geminin iskelesi, otobüsün terminali, trenin istasyonudur. Tüm mutluluk turlarımın bilet gişesi. Beni masmavi gökyüzüne taşıyan güzel anka kuşunun kanadı. Gittiğim yerlerde, uçsuz bucaksız tertemiz denizler beni içlerine alır. Yemyeşil çimenlerin üzerinde, ağaçlar ve renkli çiçekler arasında, çocuklarla koşar, bembeyaz örtülü uçsuz bucaksız masaların etrafına tüm sevdiklerimle toplanır, kuş sütü içeriz.

Ve o ev… Hep aynı ev… Düzenli aralıklarla ziyaret ettiğim, tertemiz ahşap tabanı, birer basamakla çıktığım, kapıları olmayan, boydan boya sedirleri, bembeyaz örtüleri, kadife halıları, pırıl pırıl yatağıyla üç odası, tavanından sallanan tek ampulüyle, hep aynı yerde beni bekleyen, tek katlı, geniş pencereli aydınlık ev. Odalarını tek tek dolaştığım, içinde huzur bulduğum.

Gecenin aydınlığından günün karanlığına, çamurlu, dikenli yolları, defolu insanlarıyla beni bekleyen gürültülü aleme düştüğümde, eğer hala bakışlarımda muzip bir ışıltı, sesimde çocuksu bir tını, dudağımın kenarında sürekli bir tebessüm taşıyabiliyorsam, bunu, yüreğimde ve yatağımda sakladığım o masum çocuğa borçlu olduğumu biliyor, onu gözümden sakınıyorum.



Bu bir öykü atölyesi çalışmasıdır.


Blog Widget by LinkWithin