Benim sinemalarım 3  

Posted by Asuman Yelen in , ,

ELVİS Mİ- CLİFF Mİ

Altmış dört Eylülünde ailem büyük bir hüsranla İstanbul’ a kesin dönüşünü yapıyor. Annemin “merkezi bir yer olsun, vasıtası bol olsun, okullara yakın olsun” şeklindeki talepleri, Fatih’ de karşılığını buluyor. Güzel komşuları, laz bakkalı, önündeki akasya ağacı ve sokağında oynayan çocukları ile evimiz, taşındığımız günden itibaren bize huzur veriyor. Vatan Caddesi’ ne yakın. Paralelinde Halıcılar Caddesi var. O caddenin en tepesinde de meşhur Renk Sineması. İlk önceleri, yaslı ve acılı annem, sinemanın lafını bile etmiyor. Ablamla ben, yavaş yavaş arkadaşlar edinmeye, çevreyi tanımaya başlıyoruz. O dönem gençlerinin tek gözde eğlencesi sinema.
Bir hastanede ameliyat hemşiresi olan küçük teyzem, anneannem yanımızda kaldığı için hafta sonu tatillerini bizde geçirmekte. Bu da biz kızlar için her Cumartesi Renk sineması demek. Sabah erkenden, en çok da ben olmak
üzere, birimiz bilet kuyruğuna giriyoruz. Caddenin taa aşağılarına kadar inen bu kuyrukta çoğu zaman yağmur altında saatlerce bekleniyor. Hemen hemen filmin başlama saatine yakın biletler alınmış olup, diğerlerinin de katılımıyla sinemaya giriliyor. Öğlen matinesi daha çok gençlerle (Fatih kız lisesi, Darüşşafaka erkek lisesi) dolup taşıyor.
Filmlerden en çok aklımda kalanlar, tabii önce Elvis-Cliff filmleri. Kızlar bir türlü kesin karar veremiyoruz bu iki yakışıklı arasında.Hangisi daha karizmatik. Kimin filmi izlendiyse o favori. Ama o günlerde Cliff Richard biraz daha ağır basıyor. The Shadows’ un eşliğinde çevirdiği romantik filmler, dillere pelesenk olan şarkılar. Hemen Aklıma geliveren bir tanesi “Summer Holiday.” Konusu hiç iz bırakmasa da müziği hala aklımda. Bir de haftalarca gösterimde kalıp teyzemin bize Beyoğlu’nda (Muhtemelen Emek Sineması) izlettirdiği, o, salya sümük ağlarken benim çok sıkıldığım çok meşhur Siyah Orfe filmi var. Teyzemin tekrar tekrar gidip izlediği. Tabii bir başka gösterim rekoru sahibi, muhteşem müzik ve dansları, dramatik Finali ile güzelim Natalie Wood' un oynadığı "West Side Story' i de unutmamak gerek.
Dr.JİVAGO , VİZON MANTO VE COCA -COLA
O dönemlerde, bizi derinden etkileyen filmlerden biri bir Boris Pasternak romanı uyarlaması, 1965 yapımı “Dr.Jivago . Bu filmden aklımda kalanlar, sürenin uzunluğu, Omar Sharif’ ın yakışıklılığı, Julie Christie’ nin güzelliği. O filmle ilgili bir de komik anım var. Birlikte gittiğimiz arkadaşımın halasının Cola’ yı pipetle içtiğini unutup başına dikmesi ve büyük bardaktaki tüm içkinin yüzüne, gözüne ve üzerindeki Vizon mantosuna olduğu gibi dökülmesi. Aynı tarihlerde yine biz öğrencilerin çok severek izlediği, sonunda göz yaşlarına boğulduğumuz 1967 yapımı ünlü Sidney Poitier filmi, “To Sır with Love", Lulu’ nun da aynı isimli şarkısı ile gönüllerde taht kuruyor. Yine ünlü final şarkısı ve sahnesiyle beni göz yaşlarına boğan 1968 yapımı Funny Girl (Omar Sharif-Barbra Streisand) var. O filmle hayran olduğum Barbra' nın ondan sonra çok sıkı bir hayranı olduğumu söyleyebilirim.
ANNEMİN TÜRKAN ŞORAY HAYRANLIĞI
Bir gün annemin hayatını değiştirecek kadar önemli bir şey oluyor. Renk sinemasının yanında bir de Zevk sineması açılıyor.Daha doğrusu önce tiyatro salonu olarak (Gülriz Sururi-Engin Cezzar) kullanılan salon, yeterli seyirci bulamadığı için sinemaya çevriliyor. Sadece Türk Filmleri gösterilmek üzere. (Sanırım rekabet olmasın diye) . Bir süreden sonra teyzemin ve komşuların ısrarıyla artık bize katılmaya başlayan annem, Türkan Şoray’ ın buğulu gözlerine vuruluyor. Böylece, matinelerin gürültüsünden başı ağrıdığı ve çok eskiden beri sinemaya akşam gitmeye alışkın oduğu için, her film değiştiğinde kızlarını toparlıyor ve rutin suare faslımız başlıyor. O yıllarda Fatih semtinde bu, yadırganmayacak kadar doğal bir şey. Annem, bir alışkanlığımızı daha yeniden devreye sokuyor. 4 no.lu loca. Böylece yavaş yavaş büyümeye serpilmeye başlayan kızlarını da korumaya alırken, geçmişi de tekrarlamış oluyor.(4 numarayı seçmesi de muhtemelen o yüzden ) Şu an tekrar tekrar seyredilen tüm Türkan Şoray filmleri ve gösterime giren Türk filmleri, mutlaka seyrediliyor 4 numaralı locada 65-69 yılları arasındaki yaşantımızın çoğu kış gecelerinde. Artık annem maaş günü bütçe yaparken, bir kalem daha ilave ediyor gider hanesine. Aylık sinema parası.
İSTANBUL’ DA YAZLIK SİNEMA FASLI
Fatih’ de o dönemde oturduğumuz 5 katlı apartmanda mükemmel komşuluk ilişkileri sürdürülmekte. Eşi babamla aynı bankada iken vefat etmiş olan Rüveydanım teyze annemle mükemmel bir ikili. İki bizden biraz büyük, iki de Rayegan’ la yaşıt ikiz dört kızları var. Akşamları bir araya geliyoruz. Kızlar balkonda kaçamak sigara tüttürüyoruz. O günlerde hatırladığım yakınlarımızda iki yazlık sinema var. Bir tanesi Fındıkzade’ de Akasya Sineması. Diğeri Aksaray’da Vatan Caddesinde.
Akasya sinemasında bol bol yabancı filmler izliyoruz. Tabii Rayegan ve ikizlerden biri (ve hep aynı zavallı) öğlen güneşinde gidip kuyruğa giriyorlar. Akşam yemekten sonra minderler kolumuzun altında geze geze, güle oynaya sinemaya gidiyoruz. İki bazen üç kadın ve yedi sekiz genç kız. Yollar Fatih’te Vatan Caddesinde yaz akşamları sinemaya giden, yürüyüş yapan insanlarla dolup taşmakta. O dönemden aklımda kalan çok güldüğümüz Luis de Funes’in bizi kahkahadan kırıp geçirdiği Fantoma’ lar, Doris Day-Rock Hudson serisi, bazı Amerikan kovboy filmleri. İsmini hatırlamadığım diğer sinemada ise bol bol türk filmi izliyoruz. Öztürk Serengil’ li Vahi Öz’lü, Fatma Girik’li ; yazın neşesine uysun diye belki, hepsi de bol neşeli , kahkahalı yerli yapımlar.
Hey gidi Fatih sinemaları. Hey gidi gençlik.
Bir sıra dolusu genç kız. Çekirdekler, elden ele dolaşan tek bir sigara, fısıldaşmalar, kıkırdaşmalar. Ergenliğin tüm halleri.
Bir daha yerine gelmeyecekmiş gibi görünen o özgür ortamlar. Ve o hafif ti-ye alarak seyrettiğimiz güzelim Türk Filmleri.
Onlar ve onlarla birlikte elimizden kayıp giden tüm güzellikler.
Yerlerine yenilerini koyamadığımız.

Güzel günlere....

Benim sinemalarım 2  

Posted by Asuman Yelen in , ,

SİNEMADA HAREM-SELAMLIK VE KUNTİZ BEYLER

Adıyaman’ daki ilk sinema deneyimimizi düşününce hatırladığım, korku filmi tadında bir gece. Hiç abartmıyorum. Oraya ait her şeyi hatırlarken, hele de o geceyi, unutmam hiç mümkün değil. Toprak, gübre, saman kokulu, karanlık, ahır- bahçe karışımı bir yerde şaşkın şaşkın birbirimizi kaybetmemeye çalışırken gözüme çarpan ilk şey, yan yana, art arda dizilmiş siyah çarşaflı hayalet siluetleri. (Şu an düşününce buna yıldızsız bir gecede peribacaları görüntüsü de diyebiliriz) Etrafa hakim garip bir sessizlik, sadece ara ara mırıltılar, fısıltılar. Yanlış anlaşılmasın. Daha film başlamış değil. Tam bu ürpertiler içindeyken bir çocuk koşarak geliyor ve babamı elinden tutup götürüyor. Bu arada film başlıyor, birileri apar topar annemle bizleri tahta sandalyelere oturtuyor. Hatırladığım sadece silahlı, hapishaneli, siyah-beyaz bir Ayhan ışık filminin oynadığı, ve babama ne yaptıklarını merak etmekten filmi seyredemediğim. Zaten bu durumdan hoşlanmayan babam birkaç kişiden kadınlarla oturabilmek için çarşaf giyen erkek hikayelerini de duyunca çok sevdiğimiz yazlık sinemalara veda ettik. Zaten kış da gelmişti. Sonra durum orada da değişti ve bir daha o şartlarda film seyretmedik.

Adıyaman sinemasından hatırladığım, dehşetle izlediğim, King-Kong, (ilk versiyonu) birkaç Ayhan Işık, Eşref Kolçak, Leyla Sayar, Sadri Alışık filmi. Bol ağıtlı, mezarlı, yanık türkülü, Nuri Sesigüzel, Adnan Şenses, Ahmet Sezgin filmlerini de bunlara ilave edelim. Tabi bir de gazoz satıcısının “süyyok gazzüz içeyyn” çığlıklarını.

GÖKSEL-BELGİN; ORHAN-FATMA SAVAŞI

Mersin. Altmışlı yılların sinema severler cenneti. Yeşilçam’ da çevrilen Türk filmlerinin İstanbul ile birlikte gösterime girdiği ve bir çok önemli yabancı filmin İstanbul’ dan önce gösterildiği birkaç şehirden biri. Neredeyse her mahallede bir (veya birkaç) yazlık sinemada haftada bir değişen yerli, yabancı filmleri seyretmek için gündüzden kuyruklar oluşturuluyor, biletler alınıyor.

Mersin’ de oturduğumuz ilk evin önünde Kervan Sinemasında, sürekli Türk filmleri gösteriliyor. Her başlayan film oynatıldığı ilk gün sinemada seyredildiği gibi, sonraki günler ablamla, arkası bize dönük sinema perdesine bakan balkonda oturup, Göksel -Belgin repliklerini dinliyor hatta birlikte söylüyoruz. “Mutlu musun sevgilim?” “ Çok mutluyum Ekrem, ama çok korkuyorum. Bu aşk beni korkutuyor.” Bir sonraki evimizde üst katımızda bizimle yaşıt çocukları olan ve bebeklikten tanıştığımız, dul bir hanım oturuyor. Babamın askerlik arkadaşının eşi. O evin hemen yakınında da Uğur Sineması var ve yabancı filmler oynatıyor. Sıcak yaz günlerinde, altı çocuğun gürültüsünden bıkan anneler, “akşam sinema” vaadiyle bizi işkence öğlen uykularına mecbur ediyorlar. Akşam üzeri, birimiz gidip bilet alıyor. Akşama minderler ellerde, hep birlikte doluşuyoruz sandalyelere. Çekirdekler, gazozlar.

O tarihlerde yeni yeni büyümekte olan bizlerin hararetli bir tartışması var. Ablam ve Mine, Göksel-Belgin çiftini seviyor. Ben ve İnci, Orhan Günşiray’ ı Göksel’ den daha yakışıklı, Fatma Girik' i Belgin’ den daha güzel buluyoruz. Tüm bol Gladyatörlü eski Roma filmlerini, kovboy filmlerini, Ben-Hur, Kuwai Köprüsü, Kleopatra gibi büyük prodüksiyonları ve nice Hollywood filmini Uğur Sinemasında izliyoruz. Kuwai Köprüsünü izlerken hiç bir şey anlamadığımı ve ölesiye sıkıldığımı çok iyi hatırlıyorum.

Mersin' de bir de güzel adet var. Öğrencilerin seyredebileceği filmler okullara bildiriliyor. Öğrenciler gruplar halinde öğretmenleri nezaretinde sinemaya götürülüyor. Neşeli günler filminin ilk versiyonunda, Von Trap ailesinin heyecanlı ve romantik serüvenini gürültülü şamatalı bir kalabalık içinde seyrederken nasıl eğlendiğimi hiç unutmam.

Ve yarın artık İstanbul' dayız.

Görüşmek üzere....

Benim Sinemalarım 1  

Posted by Asuman Yelen in , ,

YEDİNCİ SANAT

19. YY. ın sonlarında , Lumiere Kardeşler’ in trenin gidişi, yolcuların yürüyüşü gibi hareketleri küçük bir salonda 20-30 kişiye izlettirmesiyle başlayan seyirci- sinema ilişkisi 20. Y. Yılın ilk yarısını geçene kadar tüm dünyayı sarmış- sarmalamış, yedinci sanat, televizyonun icadına kadar da hükmünü sürdürmüş, benim ülkem insanları için de, içinde ailemle birlikte, ( bu y.yılın ikinci yarısının ilk çeyreğini de içine alarak) son derece önemli bir eğlence aracı olmuştur.

Bu postu hazırlamaya karar verdiğim andan itibaren, kendimi bildiğim, yaşananları az ya da çok hatırlamaya başladığım ilk zamanlardan bu güne, yaşadığımız her şehrin hemen hemen tüm sinemalarıyla ilgili çok fazla anı belleğimde dans etmekte, beni bir duygudan diğerine sürüklemekte.

ANNEMİN GÖZYAŞLARI VE ÇOLPAN’ IN İRİ GÖZLERİ.

Mersin’de ya da İskenderun’ da daha okula gitmeye başlamadığım senelerden aklımda kalan, annemin ağlayarak seyrettiği, (konusunu hala bilmiyorum) şimdi araştırınca filmin “Acı Pirinç” olduğunu anladığım büyük göğüslü kadın, Silvana Mangano, bende iz bırakmış. Yine hiç anlamadan seyrettiğim, babamın “aman Allahım, bunlar nasıl gözler” diyerek seyrettiği, Çolpan ilhan’ ın bir yere gizlenip korkuyla gözlerini açtığı sahneyi unutamadığım “Kalpaklılar” isimli kurtuluş filmi var.

ADANA, NAT KİNG COLE VE TAMMY

Adana’ da ilkokul ikinci sınıftayım. Daha çok şey hatırlıyorum sinemalarla ilgili. Önce şunu belirtmem gerekir. Adana, Antalya, Mersin, çok sıcak olduğu için, yaz gecelerini, mutlaka parklarda ya da yazlık sinemalarda geçirir insanlar. Bir sebep de bitmek tükenmek bilmeyen sivrisineklerdir. Buna özel olarak, babamın, onu ve onun ilgi duyduğu her şeyi seven annemin sinema tutkusunu da ilave etmem gerekiyor tabii.

Bu şehirde, her yere olduğu gibi, her Cumartesi kışlık sinemaya da faytonla gidilirdi. Hep aynı locaya bilet alınır, film izlerken çerez yenilirdi. Kışlık sinemadan hatırladığım en sıkıcı film Nat King-Cole’ un yaşamını anlatan siyah-beyaz bir yapımdır. Şimdi olsa babamın o gün seyrettiği kadar ilgi ve hayranlıkla izleyeceğimden emin olduğum o filmden o gün itibariyle hatırladığım, sanatçının sürekli kocaman açılmış ağzı ve sıkıntıdan babamın omzunda uyuklayışım. Ve ablamla benim zevkle izlediğimiz, müziği hala ruhumda çakılı, iki örgülü saçıyla Debbie Reynolds, namı diğer “Tammy “ ve küçük sahil evinde birlikte yaşadığı yaşlı dedesi. Yine, babamın çok sevdiği, annemin va ablamın ağlayarak seyrettiği, final sahnesini çok iyi hatırladığım bir Danny Kaye filmi var ki, çok sonraları tekrarını zevkle izledim. "Beş Kuruş Versene." Müziğe aşık bir adam, çok iyi bir baba fakat zayıf kişilikli bir erkek, titiz, mükemmelliyetçi bir anne ve her ikisini de çok seven bir kız çocuğu ile ilgili. Turnelerin ağır şartları altında büyüyen, bu yüzden hastalanan çocuk, tedavi de gecikince felç olur. Anne ile birlikte baba da kendini suçlar.
Eşler ayrılır. Adam mutsuz, yalnız ve gayesiz yaşamını sürdürür. Final sahnesi Müthiştir. Babanın kızıyla dansettiği o müthiş sahne.


RAYEGÂN’ DAN İNCİLER “POTUKLU AYAKKABI” “SİNEMA ÖPÜŞÜ”

Bahsettiğim yıllarda yazlık sinema, çakıl taşlı ya da toprak zemin üzerine sıra sıra yerleştirilmiş tahta sandalyeler ve beyaz perdeden ibaretti. Son zamanlara kadar da değiştiğini hatırlamıyorum. Sonraları İstanbul’da bile sinemaya minderlerle gittiğimize göre. Ama , sazlar, cazlar ve sinemalar şehri Adana’ da çok net hatırlıyorum, tam ortasında fıskiyeli havuzu ve kollu plastik koltukları olan bir sinema vardı ki, başka hiçbir yerde örneğine rastlamadım. En güzel filmleri seyrettik orada. Liz Taylor’un, Gina’ nın, Brigitte Bardot’ un çoğu filmini. İsmini unuttuğum bu güzel sinemadan komik anılar da var. Kim bilir hangi filmin romantik öpüşme sahnesi. Çıt yok. Sessizlikte o sıralarda 2-3 yaşlarında olan Rayuş’ un tiz sesi çınlıyor. “Babaa, beni sinema öpüşüyle öpsene.” Bir başka gece perdede Marilyn Monroe dans etmekte. Ayağında yüksek topuklu iskarpinler. Yine Rayuş: “Annee.. Ben de potuklu ayakkabu ıstiyorum.” Adana’ dan yine hoş bir anı. Evimize hayli uzakta olan bir yazlık sinemadayız. Antraktta ışıklar yanıyor. Bir de bakıyoruz ki sinemanın kapısından bir ok gibi kedimiz Rengin giriyor. Doğru yanımıza gelip babamın ayaklarının dibine oturuyor. Ve beni en çok etkileyen film ve anı. Adıyaman' a tayinimiz çıkmış. Adana' da son seyrettiğimiz film "Fillerin İntikamı" (Liz Taylor) Burada seyrettiğim filmin kabuslarını Adıyaman' da görüyorum. Birkaç gece üstüste filler ahşap evimizin merdivenlerinden çıkıp bize saldırıyor. Ben korkuyla uyanıyorum...

Adıyaman ve sonrası daha sonra...

Görüşmek üzere...

Şiir defterimden  

Posted by Asuman Yelen in ,



BİR KAPI AÇIP GİTSEM



Ben bu dünyaya yanlış gelmiş olacağım ben
Ben öyle her insandan, o kadar uzağım ben
Yine bu gözlerimdir okşanacak şey arar
Yoksa içimde başka bir dünya hasreti var

Uyanır gibi birden bir korkulu rüyadan
O içimden sevdiğim, benim olan dünyadan
Bir ses bana: 'Gel! ' dese, ben o sesi işitsem
Kimsecikler duymadan bir kapı açıp gitsem



Cahit Sıtkı TARANCI















Seyredilesi Şeyler  

Posted by Asuman Yelen in , , ,




KELİME OYUNU


Dostlar, eğer asilleriyle yedekleriyle, başlar başlamaz kaldırılan, daha ilk sahnelerinden ne olup biteceği hatta oyuncusunun ne söyleyeceği belli olan, ya da senelerdir kendi kendini tekrarlayan
ve her taraftan pıtrak gibi biten dizilerden sıkıldıysanız, kavga gürültü istemiyorsanız, şaibeli, bol sloganlı, duygu sömürüleriyle dolu hiç ödenmeyen bol paralı, iddialı yarışmalardan da bıktıysanız, sizlere, bu satırları yazdığım şu an Kanal 1 de izlemekte olduğum (bilgisayarımda saat 21.15 i gösteriyor) yukarıda ismi yazılı bu yarışmayı önermeyi bir borç bilirim.

Bu arada bu kaliteli, huzur ve sükun verici yarışmanın beyefendi sunucusu İhsan varol' un yarışmaya kibarlığı, sade tavırları ve karşısındaki insanlara (her zamanki şüphecilerin "hadi canım böyle şey olmaz mutlaka oynuyordur" diye anında karalamaya kalkışacakları kadar)
nazik ve insanca yaklaşımı ile yaptığı katkı dikkate değer.

İyi seyirler...

Mr. Smith Washington' a Gidiyor  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,

Bir filmden bahsetmek istiyorum.

Orijinal adı "Mr. Smith Goes to Washington."
1939 da Yönetmenliğini İtalyan asıllı Amerikalı yönetmen Frank Capra' nın yaptığı, kendisine "en iyi yönetmen" Oscar adaylığı getiren film. Baş rollerinde James Stewart, Jean Arthur var.
Ben ilk defa TRT' nin ilk zamanlarında onunla birlikte şimdi arşivimde de bulunan İt Happened One Night, İt's a Wonderful Life ve şimdi hatırlayamadığım başka filmlerini izlemiştim.
Frank Capra, o tarihlerde bizim son derece sıra dışı bulduğumuz bir yönetmendi. Şimdilerde tekrar izleyince beni hiç de heyecanlandırmasalar da (diğer Amerikan Rüyası tarzı filmlerin sadece akıllıca versiyonları) Wonderful Life' de yine gözyaşı döküp, Mr.Smith 'i eğlenerek izleyebiliyorum.
Gelelim Mr. Smith'e...Konu şöyle: Jefferson Smith küçük bir kasabada oymak başı idealist bir gençtir. O kasabadan senatoya yükselen, Jefferson'un kendisi gibi idealist gazeteci babasının arkadaşı bir senatör tarafından Washington' a götürülür. Amaç, çoğunluk diğer üyeler gibi sermayeye hizmet eden, bir sürü yolsuzluğa bulaşmış, ölen bir senatörün yerine bu genci getirip ona her istediklerini yaptırmaktır. Ama olaylar farklı gelişir, saf Mr.Smith, kurtlar sofrasında şiyasetçilere karşı dürüstlük savaşı verir ve tabii kazanır. Sinema ile ilgilenenler bu filmi ve diğer Capra filmlerini mutlaka biliyorlardır.

Bu filmin bu günlerde ve zaman zaman aklıma gelmesinin sebebini anlatabilmem için onun çarpıcı final sahnesinden bahsetmem gerekiyor.
Yerine geçtiği senatörün çevirdiği dolapları farkeden Smith bunu senatoda söz alıp anlatmaya her kalkışında bir şekilde sözü kesiliyor, çeşitli manevralarla susturuluyor, konuşması engelleniyor. Araştırmaları sonucu, diğer üyelere sözü kaptırmamak için hiç kimseye söz vermeden ve yerine oturmadan konuşması gerektiğini öğreniyor ve o da onu yapıyor. Sabaha kadar, sesi kısılana dek konuşuyor konuşuyor. Bu arada beklediği haber geliyor ve yolsuzluk ortaya çıkıyor.

Bu günlerde Mr.Smith'i sık sık düşünmeme neden olan biri var. Bağımsız Tunceli Milletvekili Kamer Genç. Üslubuna ve tarzına çok kızsam da artık böyle şeyleri aramanın da bir lüks olduğunun bilincinde, inadına, mücadeleci ruhuna, açıksözlülüğüne de hayran olduğumu belirtmeden geçemiyeceğim.

Bir kere temsil ettiği yöreye hizmet götürmesini biliyor.

Duyduğum kadarıyla Milletvekili maaşını (bir kısmını) muntazaman öğrenci okutmak için harcıyor.
Mecliste, bir "Don Quijote" cesaretiyle tek başına muhalefet yapıyor.
Zaman zaman TBMM'ni karıştırsa da, atasözlerini bir türlü toparlayamayıp tamamlayamasa da, üslup konusunda çoğu zaman
kantarın topuzunu kaçırsa da yüzümüzü güldürüyor.

Hem de her bakımdan...


Sevgiyle kalın...

Çok yazık  

Posted by Asuman Yelen in , , ,




Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.

Ne çıkar ateş böceği sansalar beni…






.....................................................................

Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.

Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.

Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.

Sevgiye çok ihtiyacımız var.

Ufukta kara bir kış görünüyor.

Ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri.

Kırın o sert ağır kabuklarınızı.

Kurtulun bu yükten.

Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.

Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.

Hem hepimiz bir yıldızız.

Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi….

R.TAGORE

tek bir kez bile göz göze gelmemişken düşmanlık besleyebilenlere.......



Sevgiyle....



Güle güle  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,



TERLİKLERİNİ DE ALDI VE GİTTİ


Birkaç gün önce gecenin hayli ileri bir saatinde alt komşumun ev sahibi, apartman yöneticisi ve görevlisini de yanına alarak baskına geldi. (Her ne kadar kendisi ziyaret dese de). Zil çalınca benim gibi şaşıran Paçoz hemen havladı tabii. Aslan kızım kapıdakileri gördükten sonra dönüp kendisine nasıl baktıysam, ansızın bir kuzuya dönüştü. Onları davet ettiğim salonda bir köşeye sinip sonuna kadar sessizce bizi izledi. Bunun için ona ömrümün sonuna kadar minnettar kalacağım. Ev sahibinin salona bir göz atması bazı şeyleri anlamaya başlaması için yetti tabii. Zeminde, koltuklarıma uygun iki kilimin yanı sıra dolgu olarak serdiğim iki mutfak kilimi. ( Bkz. Aşağıdaki resim )



Ev sahibi şaşkın ve çaresiz bir durumdaydı. Kiracısının her gün aradığını, inat için sarkı söylediğimi, (mutfakta iş yaparken hep söylerim) yere hep gece geç saatte birşeyler düşürdüğümü (uyuyakalınca elimden halının üzerine düşen kumanda aleti ) gece onikiyi geçtikten sonra gardrop kapısı açılıp kapandığını (kırk yılda bir, üşüyüp battaniye almak için filan) söylediğini, bazan da arayıp o gün hiç rahatsız edilmediğini haber verdiğini söyledi.

Yönetici, daha önce karşı dairemde oturduğunda en ufak bir rahatsızlık duymadığından, kendi iki çocuğunun da (üç ve dört yaşında) Paçozla büyüyüp, çimenlerde onunla güreş tuttuklarından bahsetti. Apt. görevlisi, kendisine servisler ve çöp için zili çalmamasını tembihlediğimi anlattı.
Sonra onlara evi gezdirdim. Antreden itibaren koridordaki, oturma ve yatak odamdaki (paçozun tırnak sesi için) dolgu halı, kilim havlu ve çaputlarla evimin ne hale geldiğini gösterdim. (Bkz. 2. resim. )






İşin tuhaf yanı, ev sahibi kiracısının bütün gün evde oturduğunu bilmiyordu ve şikayet ettiği tüm seslerin, (şarkı, elektrik süpürgesi) gece duyulduğunu düşünüyordu.
Ev sahibiyle ben daha öncelerde oturan kedili meczup çöp teyze ile ilgili olarak ve hatta “aşkım aşkım” çiftinin vurdulu kırdılı kavgaları yüzünden zaman zaman muhatap olmuştuk. Ama ona hiçbir zaman "çıkartın bunları evden" tarzında bir telkinim hatta imam bile olmamıştı. Fakat bu sefer açtım ağzımı yumdum gözümü. Şikayet ettiği ilk gün evine gidip defalarca özür dilediğim, eve döner dönmez onun şikayetleri doğrultusunda ne gerekiyorsa yaptığım bu beyefendiden, onun mıymıntılığından, tedirgin yaşamama sebebiyet veren vuruşlarından, apartman hayatına uyumsuzluğundan esas benim şikayetçi olduğumu söyledim ve gereğini yapmasını istedim.

Dün sabah, kapı ziline uyandım. Gözlerimi ovuşturarak açtığımda karşımda güleç yüzüyle üst kat komşumu ( durumuma benden çok üzülen, sabahları camdan sarkan Paçozla düzenli ve tek taraflı sohbetler eden ve mahkemeye verecek olursa beni baş şahit yazın diyen ablam) buldum.
Kıkırdayarak "alt komşun taşınıyor duramadım haber veriym dedim hadi git yat açma uykunu" dedi ve kaçtı. Hemen cama koştum. Evin önünde bir nakliyat kamyonu duruyordu. Gözlerime inanamadım. (Bal kabağının altından bir araba dönüştüğünü görünce kül kedisinin ne hissettiğini artık biliyorum:) Bu kadar çabuk beklemiyordum. Zil yeniden çaldı. Bu sefer apt. görevlisi "abla müjdemi isterim" diyerek sırıtıyordu karşımda.
Dün çalan kapının haddi hesabı yoktu dostlar. İnanın diğer üst komşum bir kutu Safranbolu lokumu getirdi. Paçozu gezdirirken, asansörde, kapıda gördüğüm tüm komşular sevinçlerini dile getirdiler. Çok güzeldi.

Racam, şehzadem, lorduma gelince... Ne diyebilirim. Allah selamet versin...








Hep sevgiyle kalalım...

Blog Widget by LinkWithin