Antalya fotoğrafları 2  

Posted by Asuman Yelen in , ,

İşte huzur







Belki de bu ağaçların arkasına saklandım 7
yaşımdayken.



























İş Bankası Lokalinin penceresinden






























Lokalin terasından













Enfes bir doğa



















Gece ve gündüz hurmalar ve Antalya


































Antalya' nın yeni yüzü
























Gece ve ışıklar...
























Akşam üzeri



















Balon




















Gemi




















Yükseklerde bir yerden























Anıt




















Ve şehitlerin gölgesinde huzurla uyunan bir uyku

Antalya fotoğrafları 1  

Posted by Asuman Yelen in ,








İlkokul 1. sınıfı burada okudum











Kuğulu Park
































Eski ve yeni Antalya' dan çeşitlemeler























































Leylak' cığımın Antalya' ya yerleşmesinin gerçek nedeni













Devamı var...

Aklım, kalbim Antalya' da kaldı...  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,

Tam elli yıl sonra ikinci kez bulunduğum bu şehri tabii ki kentleşme açısından çok farklı bulmakla birlikte, yaygın hanımeli kokusuyla, ve adını koyamadığım kendime açıklayamadığım, beni heyecanlandıran bir biçimde, dolaştığım bazı yerlerde yoğun bir nostalji yakaladım diyebilirim.
Bunda ilkokula başladığım okulumun, o tarihte oturduğum sokağın, sadece bahçesinin ve ( yıkılalı sadece yedi ay olmuş maalesef) yerine yeni bir bina inşa edilmekte olan evimin civarının dokusunun aynı olduğunu görmenin büyük payı olduğunu düşünüyorum.





Antalya' da mazimi yakalayabilmiş olmanın mutluluğu ile birlikte biri eski diğeri yeni iki dostun sıcaklığı, bu on günlük tatili mükemmel kılan diğer etkendi.
İlki, önce emekliliğe kadar birlikte çalıştığım, gözü kapalı güvenebileceğim, farklı şehirlere zaman zaman araya giren yıllara rağmen her karşılaşmada aynı sıcak bakışları ile karşılaştığım, herşeye kaldığımız yerden hiç ayrılmamışcasına devam ettiğimiz türden bir dostumdu. Dostluğu ile birlikte, sergilediği benzersiz misafirperverlikle beni ihya ettiğini söylemeden geçemem.
İkincisi, çok yeni ama yanında son derece rahat hissettiğim, eski bir dostcasına içten, çok yoğun ve yorgun günlerinden ikisini ayırarak beni Antalya' da ağırlayan güler yüzlü hoş sohbet eski sanal yeni gerçek arkadaşım Leylak Dalı.
Şimdilik, onun objektifinden iki resim ve bu küçük girizgahla bırakıyorum Antalya' yı. Diğer resimler ve ayrıntılar gelecek.





Bloguma ve blogger dostlarıma kavuştuğum için mutluyum. Sevgili Nur' un ve sevgili Tuana' nın dostça selamı, sevgili Şeniz' in çok anlamlı anneler günü kutlaması ve sevgili Nilay' ın tatlı hediyesini beni bekler bulmak da ayrıca güzeldi. Çok teşekkür ediyorum...







Hep sevgiyle kalalım...














İlkbahar biterken  

Posted by Asuman Yelen in , ,


Bir süre yokum buralarda. Tekrar görüşmek üzere...

Hep sevgiyle kalalım...

Benim Pencerelerim  

Posted by Asuman Yelen in ,






En mutlu insanların hangisinin ardında yaşadığını hangimiz bilebiliriz ki!...

Ne viraneler vardır, kırık camlarından mutlu kahkalalar yükselir.

Nice konakların süslü perdeleri ardında, hangi dertli başlar duvarlara vurulmaktadır.
Kim bilebilir!...

Çok severim pencereleri.


Gizemli bulurum onları.
Önlerinden trenle, otobüsle, arabayla geçerken hep görmeye çalışırım yarı aralık, açık, sımsıkı

kapalı perdelerin ardını. Her birine ayrı hikayeler yakıştırırım.





Çok severim pencereleri.


Akşamsa eğer, dışarıya sızan ışıkla ölçerim içeridekilerin mutluluk desibelini. Karanlık

pencereleri sevmem. Hafif ışığı sevmem. Abajurları, lambaderleri, aplikleri sevmem.

Kapaklı avizeleri de sevmem. Işık yukarıdan gelmeli. Işık gür ve engelsiz olmalı. Işıl ışıl, pırıl pırıl.

Loş, karanlık köşe bucak kalmamalı.

Çok severim pencereleri.

Kendi pencerelerimi de severim.
Aralık perdenin kenarından sevdiklerimin siluetinin eve yaklaşmasını

çaktırmadan izlemeyi...
Açık camdan (kışın ya da yazın) yarı belime kadar sarkıp, yolculadığım kişi

görüş alanımdan tamamiyle kaybolana kadar elimi kolumu sallamayı...

Çok severim...






Her bir pencere, ardında; bir büyük roman, bir sürü öykü, yığınla enstantane, bir çok dram,

komedi, trajedi...

Doğum, ölüm, cenaze, düğün, kalabalık, yalnızlık, gürültü, sessizlik, kimsesizlik...

Sevgi , nefret, aşk, seks, cinnet, cinayet, mihnet, eziyet, meşakkat, meşk, minnet, izzet, ziyafet,

zarafet, sohbet, ibadet ...

Ve insana dair ne varsa, hepsini barındırır.


Pencereler güzeldir...

Pencereler gizemlidir... Pencereler insanidir...

Severim pencereleri!...

Dantel tadında muhabbet  

Posted by Asuman Yelen in


Koray' la şirin mutfağımda yemek yiyor, sohbet ediyoruz.

İş yerindeki bir olaydan bahsediyor. Yetiştirmesi gereken bir iş için bir yere yetişmek üzere hızla merdivenlerden inerken...

"Birden ayakkabımın burnu kocaman açılmaz mı. Acelem var, değil koşmak, yürümem bile çok zor." "Eyvah n'aptın sonra? Bak görüyor musun aksiliği...Hay allah..." "Allahtan hemen aşağıda bir lostra salonu vardı da hemen koştum. İnanılır gibi değil. Nasıl bir yapıştırıcıysa beş dakika içinde ayakkabıyı ayağıma giydim..."

Ben atılıyorum. "Oğlum ne sanıyorsun, yapışır tabii. Ama sen nereden bileceksin. Sana kalsa, acelen olmasa, hemen atardın o ayakkabıyı. Aaah ah, bizim çocukluğumuzda ayakkabılar eskimeden atılmazdı. Babamın, ağabeyimin pabuçlarına yapılan pençeleri hatırlıyorum. " "Yapma yahu inanmıyorum. Pençe ha, çok komik." "Tabii ya, bizler de iyice eskimeden katiyyen yenisini istemezdik. Öyle AVM ler markalar, çeşitler nerdee. Bir ya da iki mağaza, seçenekler sınırlı. Adıyaman' da hazır ayakkabı bile satılmazdı." "Hadii beaa..Terlikle mi dolaşırdınız..."

Gülüyor. "Gülme de dinle. Kunduracı bize bir katalog verirdi. Bizler oradan önce ayakkabı beğenir, renk seçerdik." " Şaka gibi..." " Sonra yere koyduğu kağıdın üzerine ayağımızı bastırır, kurşun kalemle ölçülerimizi alırdı. Aynen de yapardı beğendiğimiz ayakkabıyı. Hey gidi Adıyaman..nasıl güzel günlerdi..."

Koray eli çenesinde dinliyor kim bilir kaçıncı kez anlattığım Adıyaman anılarını. Neden sonra lafı bağlamak geliyor aklıma. "Son sipariş ettiğimiz ayakkabılar gelmeden tayinimiz çıkmıştı
Mersin' e. Babam bir kere daha gitmişti Adıyaman' a, o getirmişti. Hiç unutmam, annenle balkonda oturmuş komisyoncuların portakalları sandıklara yerleştirip kamyonlara yüklemelerini izliyorduk. Sana anlatmış mıydım? Mersin' de ilk oturduğumuz evin altında narenciye komisyoncuları vardı....."

Bir on beş dakika da önce turunçgillerin sevkiyatı, sonra da Adıyaman' dan sonra bize saray gibi gelen Mersin' deki ilk evimizin odaları, mutfağı, servis penceresi, bizden sonra o evin otele dönüştürüldüğü anlatılıyor. Koray' ın sandalyesinde iyice geriye kaykılıp çoktan boşalan tabağına bıçağın ucuyla sıkıntılı sıkıntılı küçük darbelerle vurması beni kendime getiriyor. Silkinip konuya dönüyorum. "Biz annenle balkonda otururkan köşeden deden göründü. Elinde küçük valizi ve birbirine bağlı iki ayakkabı kutusunu sallaya sallaya eve doğru geliyordu." Bir fasıl da ayakkabıları anlatıyorum. Koray sabırla ve saygıyla ve sanki biraz da kaygıyla dinliyor.

Artık sohbet yok. Monolog var. Sonunda o da bitiyor. Bir müddet sessizlik.. Koray kim bilir kaçıncı çayını yudumlarken, durumun tadını çıkarıyor. Bense artık bir burgu gibi beynimi kurcalayan o bildik, o hain soruya cevap bulmaya çalışıyorum. "Neydi...neydi... Esas konu neydi? Tabakları bulaşık makinesine yerleştirirken tüm konuşulanları geriye sarmaya başlıyorum. Hayalimde hızla hareket ederek önce ayakkabıları ve babamı bırakıp balkona, oradan trenle Adıyaman' a geri dönüyorum.Biraz evde biraz komşuda biraz çarşıda dolaşıyor, tam elimde yıkadığım düdüklüyü kurulamış yerine kaldırırken, kendimi ayakkabıcıda buluyorum.

Ayakkabıcı??? Ewwweett. Unutmadan, hemen kurulama bezini yerine asıp telaşla Koray' a dönüyorum.
"Eeee, Koray' cım, n'ooldu o iş, vaktinde yetişebildin mi o gün gideceğin yere, halledebildin mi?..."
Koray önce şaşırıyor. " Ne işi, hangi iş?" Sonra gülmeye başlıyor. " Ha evet hallettim" diyor. Sonra hemen gözlerini kaçırıp yeniden suskunluğuna dönüyor.

Şu gençler de ne sıkıcı...

Halbuki geçen hafta, evinde kaldığım kadim dostum Nural' la akşam yemeğinde başladığımız sohbeti dallandıra ballandıra sulandıra bulandıra sabahlara kadar sürdürmüş sonunda birlikte bir geri bir ileri ipin ucunu kaçıra yakalaya şahhane bir muhabbet gerçekleştirmiştik. Ona henüz döndüğü Almanya' da ameliyat olan ablasının sağlığını sormuş, cevabını alamadan geçmiş olsuna gelen bir komşusunun dramıyla devam etmiş, bu arada birden kendimizi Türkiye' de başka birinin dramının içinde bulmuş, nasıl olduysa politikaya girmiş, ansızın, her yazımı sabırsızlıkla okuduğu için, birden benim bloguma dalmış, oradan TV. programlarına atlamış, bu arada sık sık birlikte geçmiş günlere batıp çıkmış, biraz ölenlerden, biraz kalanlardan bahsetmiş, azıcık dedikodu yapmış ve birlikte birbirimizi ite kaka başa dönebilmiş ve ablasının ikinci bir ameliyat daha geçirmesi gerektiği konusunu da konuşabilmiştik nihayetinde...

Bu bizim marazi bir şekilde sürdürdüğümüz, artık alıştığımız ve zevk almaya başladığımız diyalog biçimimizdi. Bu hafta sonu neye benzediğini anladık ve adını koyduk. Dantel.

Örenler bilirler. Önce mutlaka zincir çekilerek başlanır, sonra o ana zincire küçük küçük motifler eklenir. Çeşitli motifler yapılır, kimi yaprak şeklinde, kimi çiçek şeklinde, arada bir dolgularla, bu motifler, önce birbirlerine, sonra da ana zincire bir şekilde bağlanır, hepsi birleşir ve bir sehpa, masa ya da yatak örtüsü oluşturulur. Tıpkı bizim muhabbetler gibi. Sadece biraz zaman, biraz sabır şunun şurasında...

Bizim o güzelim el örgüsü örtülerimiz ne güzeldir. Baktıkça gözü gönlü açılır insanın. Mutluluk, huzur verir. Anneler zevkli bir telaşeyle örüp okşayarak bohçalarlar ama ama gençler ya almazlar, ya da alır fakat kullanmazlar.

Zamane gençleri, ne anlar muhabbetten, ne anlar dantelden. Ruhsuz şeyler n'oolcak;)))








Hep neşeyle ve muhabbetle kalalım..

Çok güldüm  

Posted by Asuman Yelen in ,


Aylar önce yeğenim Can' ın bir arkadaşı, sadece ürünlerini görebilmek amacıyla fazla da üstünde durmadan "Markafoni" isimli alışveriş sitesine üye olmuş. Öylesine. Adını soyadını da gırgır olsun diye B.k ve Püsür olarak kaydettirmiş. Bir kaç hafta önce oradan bir t-shirt beğenmiş. Bedeli elli TL.sını kredi kartıyla ödemiş. Bir gün evine döndüğünde kapıya sıkıştırılmış bir kargo notunu okuyunca ateş başına fırlamış. "Sayın B.k Püsür, evde bulunmadığınız için veremediğimiz kargonuzu falanca şubemizden gelin alın" mealinde bir yazı. Derhal atlayıp belirtilen merkeze gitmiş. Görevli, son derece asık suratlı bir genç kızmış. Dediğim dedik türünden. Hüviyet istemiş. Delikanlı hüviyetini göstermiş. Görevli, "biz bu ürünü ancak B.k Püsür' e teslim edebiliriz" demiş de başka bir şey dememiş. Çocuk "aman etmeyin eylemeyin bari paramı verin" dediyse de yetkiliye durumu bir daha anlattıysa da sonuç alamamış.

Biraz önce ciddi ciddi tercüme yetiştirmeye çalışırken birdenbire böğürmeye başlayan Can' ın yanına "n'ooluyorsun" diye koşturduğumda, koltuğunda hoplaya hoplaya gözlerinden şakır şakır yaşlar gele gele güldüğünü gördüm. O anlattı ben güldüm.

Şimdi delikanlı yeterince utandıktan, kaybolan parasına yandıktan sonra, işin mizah boyutuna geçmiş eşine dostuna telefon açıp durumu anlatıyor, hep birlikte gülüyorlar.

Şu gençlik de bir başka güzel...

Blog Widget by LinkWithin