Bu gün dev iki besteci eserleriyle ruhlarımızı dinlendirdi, yüreklerimizi şenlendirdi. Çok güzel bir koro, saz üstatlarıyla, mükemmel bir şefle bu işe aracılık etti.
İstanbul' da hava çok yağmurlu, fırtınalı, sisli ve soğuktu.. Bu günkü gibi bir havada Klasik Türk Musikisi dinlemeye gidenler, ancak bu müziğe gerçekten gönül verenlerdir.
Sonuç olarak aslında dev bir koroyduk.
Tam zamanıymış.
Yundum arındım. Yeniden iyimserlik örtüsüne sarındım.
yaşayanlara da ölenlere de üzülmez bilge hiçbirimiz hiçbir zaman yok olmadık hiçbir zaman da yok olmayacağız
nasıl şu gövdenin içindeki can çocukluktan gençliğe gençlikten yaşlılığa geçerse ölümde de bir başka gövdeye geçer
duyulardan insana soğuk gelir sıcak gelir acı gelir tat gelir bunların hepsi de geçicidir
acıyla tadı bir tutabilen ikisini de aşabilen ancak ölümsüzlüğe erebilir
yoktan var olunmaz olan yok olmaz
çözülmezdir evrenin örgüsü değişmezi değiştirmeye kimsenin gücü yetmez
gövdeler ölür gövdeleri giyinense ölümsüzdür ölçülemez biçilemez o yok edilemez o
ölümsüz ve doğumsuz olan sonsuz ve başsız ve değişmez olan ölebilir mi hiç gövde gibi
doğumsuzluğu bilen ölümsüzlüğü bilen sonsuzluğu ve değişmezliği bilen öldürecek gücün olmadığını da bilir kendinde
eskimiş giysilerden soyunduğu gibi gövdenin gövdeyi giyinen de eskimiş gövdeden soyunur yeni giysiler gibi yeni gövdeler giyinir o
silahlar yaralamaz onu ateş yakmaz onu yel kurutmaz su ıslatmaz onu
solmazdır ıslanmazdır o yanmazdır yaralanmazdır o değişmezdir tükenmezdir o heryerdedir o heptir o herdir o
gözle görülmez akılla bilinmez değiştirilemez
doğan için ölüm çaresizdir ölense yeniden dirilir olması gerekene üzülünmez
görünmezdir doğumdan önce tüm varlıklar ölümle de görünmez olurlar
iki görünmezlik arasındadır ancak görünürlük
ölümsüzdür yerleşen tüm varlıkların gövdesine ölümsüzün ölümüne yas tutulmaz
acıyla tadı yitimle kazancı yengiyle yenilgiyi bir tutarak gir savaşa o zaman işte günah işlemezsin
kurtulursun bu yolda yürürsen eylemlerinin köleliğinden hiç bir adım boşa gitmez bu yolda hiçbir emek geri tepmez birkaç adım bile yürümek bu yolda kurtuluş demektir
...
Kaynak: Bülent Ecevit; Şiirler Kitabının çeviriler bölümü.
Çok uzun olduğundan devamını yazamadığım bu parça, büyük Hind destanı "Mahabharata" öykülerinden biridir. Yaklaşık 2000 - 2500 yıl önce yazıldığı uzmanlar tarafından öne sürülmektedir. Bu bölüm tanrı Vişnu'nun görüntüsü olan Krişna'nın savaş öncesinde komutan Prens Arcuna'ya söylediklerinden alınmıştır.
Sıcacık evimde oturmuş tırı vırı meselelere içlenmiş, değmez insanlara gücenmiş, bunalıma girmiş,yaşama dair veciz cümleler yumurtlayıp ahkamlar keserken, ekmek parası peşinde yirmiye yakın işçi, yerin ikiyüzelli-üçyüz metre altında kıvrana kıvrana can veriyorlar. Sadece omuzuma kadar içine girdiğim halde mr cihazında sinir krizleri geçirip kızkardeşimin elini tutarak ağlaya ağlaya, yarım saate zor tahammül edebildiğimi düşünüyorum da... Nefesim kesiliyor.
Dün şehit cenazeleri, bu gün bu korkunç felaket. Onlar uyudular. Ben bu gece de uyuyamayacağım en fazla. Onlar hiç uyanmayacaklar. Ben ise gündelik hayatıma dönecek, alışverişimi yapacak, köpeğimi gezdirecek, saçma sapan şeylere üzülmeye devam edeceğim.
Sarhoş Olun Hep sarhoş olmalı. Her şey bunda; tek sorun bu.
Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken Zaman' ın korkonç ağırlığını duymamak için durmamacasına sarhoş olmalısınız.
Ama neyle? ...
Şarapla,
şiirle,
ya da erdemle,
nasıl isterseniz.
Ama sarhoş olun...
Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üstünde,
odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun; "Saat kaç?" deyin. Yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir yanıtı size: "Sarhoş olma saatidir! Zamanın inim inim innletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına!... Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz..."
Charles Baudelaire
İş Bankası,Kültür Yayınları
(Paris Sıkıntısı)
Geçen hafta, Show TV. ‘nin “Yemekteyiz” programının gece tekrarını hemen hemen baştan sona izledim. İlkini seyredecek başka bir şey olmadığı için öylesine izlerken yarışmacılar ilgimi çekti. İlk başladığında birçok kişi gibi özellikle mutfakta hazırlık yapılırken, sofra düzeni konusunda, bilmediğim bir sürü ayrıntıyı yakalamak hoşuma gittiği için izlediğim bu program, insanı kanıksatacak kadar düzeysizleşen kavgaları, ayak çelmeleri, entrikaları yüzünden çekilmez olmuştu.
Bu kez dikkatimi çeken önce, Adıyaman' lı bir yarışmacının bizim gençlerin tabiriyle “lavuk” davranışları, tuhaf diyalogları, diğer yarışmacıların sabrını taşıracak ısrarları oldu. Ciddiye alınacak bir şey değildi tabii, dikkati çekmek için yapıldığı belliydi. Diğer yarışmacıların üçü kadın diğeri de sakin, o yarışma için son derece çelebi bir beyefendiydi. İlk gece güzelliği, sadeliği ve sakin duruşuyla sarışın genç bir kız, olumlu tavırlarıyla hayli ilgimi çekmişti.
İkinci gece, programı geçecekken, sıranın o güzel sarışın kızın mutfağında olduğunu görünce bana çok hoş görünen o bayanın “mutfakta neler yapabileceği” merakı kumandayı elimden bırakmama neden oldu. Ve bu kadınca merakım yerini çok derin, çok tuhaf, telafuz etmeye çekindiğim, telafuz edersem gerçekleşeceğinden korktuğum tuhaf bir endişeye bıraktı.
İsmi Pınar olan bu güzel kızımızın mutfağında işe koyulurken önce ben bir “Boşnak” kızıyım diye başlayan sözleri, yemek yaparken sürekli “biz Boşnak’ lar,” ne de olsa biz “Avrupalıyız”, “Avrupa mutfağı” şeklinde açıklamaları dikkatimi çekti. Asık suratlı denecek kadar ciddi bir şekilde, biraz da heyecansız, “özenmeme gerek yok” edasıyla, ama bunu başarıya çevirerek, eli ayağına dolaşmadan yemeklerini ve sofrasını hazırladı. Sofra düzeni mükemmeldi. Her şey kusursuz görünüyordu.
Giyinip geldiğinde (sanırım bir çok seyredenle birlikte) çok şaşırdım. Üzerinde kendisine çok yakışan geleneksel bir elbise vardı. Sülalemde, dostlarımın arasında, yaşadığım tüm semtlerde komşularımın arasında yüzlerce (abartmıyorum) Boşnak tanıdığım olmasına rağmen hiç görmediğim bir tarzdı. Belki sadece 23 Nisan’da yurdumuzu ziyaret eden çocuklarda ya da dünya folklorunu izlerken görebileceğim tarzda, etnik bir kıyafet. Üzerine çok yakışmış, güzelliğine güzellik katmıştı.
Pınar Misafirlerini güzel karşıladı. Yemeklerini güzel sundu. Eleştirilere kibarca fakat son derece tepeden bakışlarla cevap verip kötü olanları önemsemeden, yaygın tabirle hiç kimseyi “kaale almadan” geçiştirdi.
Dikkatimi çeken birkaç şeyi sizinle paylaşmadan geçemeyeceğim.
Pınar, elbisesini beğenen misafirlere, “sizi bizim geleneksel giysimizle karşılamak istedim” diye cevap verdi. Daha önce hiç görmediğini söyleyen bir başka konuğuna “biz bu kıyafeti aslında kına gecelerimizde giyeriz” diye cevap verdi. Benim gibi kafası karışan bir diğer hanımın “ bunu biraz daha açar mısınız” sözlerine de biraz sabırsızlanarak “ siz nasıl kına gecelerinizde kaftan giyiyorsunuz biz de bunu giyiyoruz” şeklinde bir cevap verdi. Yemek boyunca da kullandığı malzemelerle, çorbanın kıvamından acının miktarına kadar, "Pınar - ve diğerleri" arasında sürekli “biz” ve “siz” sözcükleri masada uçuştu durdu.(Pınar tarafından)
Pınar’ ın, sofraya özel olarak getirdiği yöre yemekleri mutfağımızı zenginleştiren hep bildiğimiz hoş yiyeceklerdi. Ya da tanımamız gereken. Üzerindeki giysi de çok güzeldi ve ona çok yakışmıştı. Keşke o kıyafetler, çok seneler önce sandıklardan çıkarılıp gerektiği gibi kullanılsaydı ve çoktan giyim mozaiğimizi zenginleştirmiş olsaydı. Bu gün değil.
Beni asıl endişeye sevk eden şey, bu kardeşimizin sürekli kullandığı “ biz” ve siz” sözcükleriydi. Bir de tepelerden bakışı.
Kim bilir, belki de ben, bu günlerde, herkes gibi bu konularda çok hassasım da bu yüzden böyle algılıyorum her şeyi.
Bir süredir bazı dostlarımın yorumlarının hiç iz kalmaksızın yokolduğunu üzülerek farketmiş bulunmaktayım. Önceleri " kendi takdirleridir, bunun sorgusu suali olmaz" düşüncesiyle, üzülmekle birlikte üstünde durmadım. Ancak dün bir arkadaşımla yaptığımız görüşme sonucu bu yorumların yorum sahibi tarafından hiç bir iz bırakılmadan silinmesinin imkansız olduğunu öğrenmiş bulunmaktayım. Bu durumda bu yorumların benim tarafımdan silinmiş olabileceği ihtimali ortaya çıkıyor ki bu, benim bu konudaki üzüntümün çok daha artmasına neden olmuştur. Hiç bir zaman, hiç bir arkadaşımın (hepsi birbirinden güzel) yorumunu kendi irademle silmeyi aklımdan bile geçirmedim. Önce bunu belirtmek isterim.
Bu tür deneyimler yaşayan arkadaşların (eğer varsa) bana bu konuda yardımcı olmalarını rica ederim. Bu arada yanlış anlaşılmalar olduysa özür dilerim.
Bu gün pek yapmadığım bir şey yaptım.Oturdum televizyonun karşısına, ardı ardına iki evlendirme programını birden izledim.Birincisini izlemeye başlarken niyetim ortamı, insanları, olayları sosyolojik açıdan irdelemek, gözlemlemek ve bir zamandır üzerimde bulunan karamsar halimden de kurtulup şöyle komik bir blog hazırlamaktı. Ben yazarken, dostlar da okurken biraz neşeleniriz diye düşünmüştüm. Yanılmışım. Hiç komik değildiler. Hatta hiç acınası da değildiler.
Gruplar halinde oturuyorlardı. Bir tarafta “taliplilerini” bekleyenler, diğer tarafta seyirciler. Bir başka köşede orkestra. Sürekli oynayan bir sunucu. Ortada zaman zaman açılan ve kapanan bir paravan, onun iki tarafında bir kadın bir erkek. Pazarlıklar, tartışmalar, göz yaşları, kahkahalar, çığlıklar…
Sonra yavaş yavaş bütün sesler uzaklaştı, değer yargıları, ahlak kuralları, kadınsal ahkâmlar, feministçe yaklaşımlar ahlar vahlar yerini insanca bir meraka bıraktı. Tepeden bakmayı bıraktım ansızın. Koydum elimi çeneme, diktim gözlerimi ekrana, izlemeye başladım. Gördüm ki yaşları ne olursa olsun hepsibirer çocuktular. Sakallı, bastonlu, saçı boyalı, şişman, beyaz saçlı, masum bakışlı şirin çocuklar. Onlar kadar neşeli, onlar kadar yaramaz, küfürbaz,nazlı,heyecanlıve mutluydular. Çığlıklar atarken, el çırparken, kavga ederken, kahkahalarla gülerken piste çıkıp oynarken tıpkı küçük birer kız ve erkek çocuğundan farksızdılar. Eğleniyorlardı.
Onları gıpta ile izlerken, kendi içimde taşıdığım, taşımakla övündüğüm kendi zavallı küçük çocuğumu düşündüm. Farkettim ki benim taşıyıp getirebildiğim, sadece, beni ölümüme kadar teselli etmeyi başarabilecek anılarım ve ne yazık ki bir de, o kara gözlü naif kızın kırılmaya hazır, saflığını koruyabilmiş yüreği bükülmeye hazır dudağı ve akmaya hazır göz yaşları imiş. Bir de “insan” manzaraları karşısında kapılıverdiği bitmeyen şaşkınlığı, bir türlü alışamadığı hayal kırıklıklarının yarattığı o çocukça kaçma isteği. Baudelaire’ in bir cümlesi vardır çok sevdiğim.
“Her nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi gelir.”
Bense akşam masama kurulacak, biraz komik, eğlencelik bir şeyler yazacak, sonra biraz ciddileşecek , “işte bu memleket bu yüzden bir türlü kalkınamıyor “ mealinde bir cümleyle sonlanacak üç beş ciddi cümle sıralayacaktım. Bakın hele.Ne de olsa blog aleminin saygın bir kişisiyim öyle ya.Onlar orada itişe kakışa çocukça aptal yaşamlarını sürdüredursunlar ne gam. Bizler burada güzel fotoğraflarla bezeli hoş yazılarımızı dostlarımıza sunmaya devam edelim. Ekmek küfte hesabı (aman siz siz olun bu hesap bir milim şaşmasın) yorumlar yapalım. İtişmeden, sesimizi yükseltmeden, nezaketi hiç elden bırakmadan. Siz orada ihmal edin size ihtiyacı olanları, biz de burada gözümüz hiçbir şeyi görmemecesine yapışalım pc lerimize.Siz eğlenin,biz hırslanalım. Siz atın göbeciklerinizi, biz vuralımtuşlara, siz keyfinize bakın, biz de sizi kınayalım. Döngü böyle işliyor. Tevfik Fikret ne demiş. “Hep aynı çamurdan bu yığın.”
Her neyse kafam biraz karışık kusura bakmayın. Gözyaşlarımı sildim, yüzümü yıkadım, aldım Paçoz’ u çıktık parka dolaştık uzun uzun.Ezan okunurken içten yürekten huzur istedim Allah’ tan. O olmayınca sağlık, mutluluk hiç biri olmuyor. Biraz sonra görüp göreceğimiz en güzel gün batımına çevirdik yüzümüzü. Kıpıkırmızı güneşin ihtişamla denize gömülüşünü seyrettim, huzurla. Bu çok çabuk, bu çok güzel hediye için bir kez daha şükrettim Allah’ a. Son birkaç damla gözyaşımı silmedim bile. Hava kararmıştı ve sadece yavrumla ikimiz vardık. Yavaş adımlarla muhteşem bir uyum içinde evimize doğru yürüdük.
YALNIZLIK
Yalnızlık bir yağmura benzer,
Yükselir akşamlara denizlerden
Uzak, ıssız ovalardan eser,
Ağar gider göklere, her zaman göklerdedir
Ve kentin üstüne göklerden düşer.
Erselik saatlerde yağar yere
Yüzlerini sabaha döndürünce sokaklar,
Umduğunu bulamamış, üzgün yaslı
Ayrılınca birbirinden gövdeler;
Ve insanlar karşılıklı nefretler içinde
Yatarken aynı yatakta yan yana:
Akar, akar yalnızlık ırmaklarca.
Son günlerde sonbahar şiirlerim ve özellikle Rilke, blogger dostlarım tarafından her gün okunuyor. Hem bu şairi çok sevdiğim için hem de dostlara bir güzellik yapmak istediğimden, bir sonbahar resmi altına bir Rilke şiiri ekledim. Umarım bunu da diğerleri gibi her gün ve zevkle okurlar.