İçimizdeki çocuk.  

Posted by Asuman Yelen in

Her hangi bir gün

Bu gün pek yapmadığım bir şey yaptım. Oturdum televizyonun karşısına, ardı ardına iki evlendirme programını birden izledim. Birincisini izlemeye başlarken niyetim ortamı, insanları, olayları sosyolojik açıdan irdelemek, gözlemlemek ve bir zamandır üzerimde bulunan karamsar halimden de kurtulup şöyle komik bir blog hazırlamaktı. Ben yazarken, dostlar da okurken biraz neşeleniriz diye düşünmüştüm. Yanılmışım. Hiç komik değildiler. Hatta hiç acınası da değildiler.
Gruplar halinde oturuyorlardı. Bir tarafta “taliplilerini” bekleyenler, diğer tarafta seyirciler. Bir başka köşede orkestra. Sürekli oynayan bir sunucu. Ortada zaman zaman açılan ve kapanan bir paravan, onun iki tarafında bir kadın bir erkek. Pazarlıklar, tartışmalar, göz yaşları, kahkahalar, çığlıklar…

Sonra yavaş yavaş bütün sesler uzaklaştı, değer yargıları, ahlak kuralları, kadınsal ahkâmlar, feministçe yaklaşımlar ahlar vahlar yerini insanca bir meraka bıraktı. Tepeden bakmayı bıraktım ansızın. Koydum elimi çeneme, diktim gözlerimi ekrana, izlemeye başladım. Gördüm ki yaşları ne olursa olsun hepsi birer çocuktular. Sakallı, bastonlu, saçı boyalı, şişman, beyaz saçlı, masum bakışlı şirin çocuklar. Onlar kadar neşeli, onlar kadar yaramaz, küfürbaz, nazlı, heyecanlı ve mutluydular. Çığlıklar atarken, el çırparken, kavga ederken, kahkahalarla gülerken piste çıkıp oynarken tıpkı küçük birer kız ve erkek çocuğundan farksızdılar. Eğleniyorlardı.

Onları gıpta ile izlerken, kendi içimde taşıdığım, taşımakla övündüğüm kendi zavallı küçük çocuğumu düşündüm. Farkettim ki benim taşıyıp getirebildiğim, sadece, beni ölümüme kadar teselli etmeyi başarabilecek anılarım ve ne yazık ki bir de, o kara gözlü naif kızın kırılmaya hazır, saflığını koruyabilmiş yüreği bükülmeye hazır dudağı ve akmaya hazır göz yaşları imiş. Bir de “insan” manzaraları karşısında kapılıverdiği bitmeyen şaşkınlığı, bir türlü alışamadığı hayal kırıklıklarının yarattığı o çocukça kaçma isteği. Baudelaire’ in bir cümlesi vardır çok sevdiğim.

“Her nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi gelir.”

Bense akşam masama kurulacak, biraz komik, eğlencelik bir şeyler yazacak, sonra biraz ciddileşecek , “işte bu memleket bu yüzden bir türlü kalkınamıyor “ mealinde bir cümleyle sonlanacak üç beş ciddi cümle sıralayacaktım. Bakın hele. Ne de olsa blog aleminin saygın bir kişisiyim öyle ya. Onlar orada itişe kakışa çocukça aptal yaşamlarını sürdüredursunlar ne gam. Bizler burada güzel fotoğraflarla bezeli hoş yazılarımızı dostlarımıza sunmaya devam edelim. Ekmek küfte hesabı (aman siz siz olun bu hesap bir milim şaşmasın) yorumlar yapalım. İtişmeden, sesimizi yükseltmeden, nezaketi hiç elden bırakmadan. Siz orada ihmal edin size ihtiyacı olanları, biz de burada gözümüz hiçbir şeyi görmemecesine yapışalım pc lerimize. Siz eğlenin, biz hırslanalım. Siz atın göbeciklerinizi, biz vuralım tuşlara, siz keyfinize bakın, biz de sizi kınayalım. Döngü böyle işliyor. Tevfik Fikret ne demiş. “Hep aynı çamurdan bu yığın.”

Her neyse kafam biraz karışık kusura bakmayın. Gözyaşlarımı sildim, yüzümü yıkadım, aldım Paçoz’ u çıktık parka dolaştık uzun uzun. Ezan okunurken içten yürekten huzur istedim Allah’ tan. O olmayınca sağlık, mutluluk hiç biri olmuyor. Biraz sonra görüp göreceğimiz en güzel gün batımına çevirdik yüzümüzü. Kıpıkırmızı güneşin ihtişamla denize gömülüşünü seyrettim, huzurla. Bu çok çabuk, bu çok güzel hediye için bir kez daha şükrettim Allah’ a. Son birkaç damla gözyaşımı silmedim bile. Hava kararmıştı ve sadece yavrumla ikimiz vardık. Yavaş adımlarla muhteşem bir uyum içinde evimize doğru yürüdük.


Ve yine Fikret' ten mülhem iki dize

“Sakin soruyordun bana “insan” ne demektir?

“İnsan” mı evet aah onu ben bir bilebilsem,

bir anlayabilsem”...

This entry was posted on 5.12.2009 at Cumartesi, Aralık 05, 2009 and is filed under . You can follow any responses to this entry through the comments feed .

10 yorum

Sabahın köründe şapkamı önüme koydum ve düşündüm. Komşunun oğlumla yaşıt bir kızı var, hayatta gördüğüm en huzurlu insanlardan biri. Karnı toksa (ki bu onun için çok önemlidir), uykusunu da almışsa başka hiçbirşeyi kafasına takmaz. Bu huzurla da işleri hep rast gider. Kızardım hep ona bu nasıl bir gamsızlıktır dünyaya karşı diye. Sonra bir gün düşündüm ki, her koşulda mutlu. Biz ne yapıyoruz herşeye sıkıntı etmekten kendimizi bir köşede unutuyoruz. Yazını okuyunca benzerlik kurdum ve de sonuna kadar sana katıldığımı bildireyim dedim ama uygulamaya koyabilecem mi düşündüklerimi hiç sanmıyorum, bu da huy galiba:))
sevgiler canım...

5 Aralık 2009 07:58

Dün ben bir duygusal detoks yaşadım Leylak' cım. Tabii biz öyle olamayız. Farkında olmadan yaşamak seçilecek bir şey değil tabii. Ama zaman zaman insan böyle olmak istiyor. Ben, göçebe çingenelere, meczuplara (hatta bir dönem Tutti Frutti kızlarına bile) da özenmiştim bir zamanlar.Galiba ara ara hepimiz yaşıyoruz bu duyguları.
İyi hafta sonları diliyorum sana...

5 Aralık 2009 12:01

Bazen yapılacak hiç bir şey yoksa, Can uykudaysa açarım tv.
Merak değil sadece insanı çözümleyebilme, yaşadıklarını onlar açısından yorumlayabilme, bugüne gelmenin yolları nasıl çizildi düşüncesiyle. Tam kafamı veremem görsel inceleme halinde izlerim.
Gülmek ağlamak arası şaşkınlıkla.
Aynı dediğin gibi sonuç! kişiselleşmemiş beyinler. Ayıplama kınama gibi bir düşünce değil,
nasıl olabilir? düşüncesi ile.
Araya sıkışan kelimeler ilgimi çeker hep, kurcalar da kurcalar beynimi.
Neyse Allahtan çok vaktim olmuyor, olsa izlerim gibi. Niye?
Yaşadığımız devri daha rahat içime sindirebilmek için belki.
Sevgiler canım

5 Aralık 2009 14:49

Aslında gece neredeyse sabaha kadar açık kaldığı için, gündüz televizyonu hiç açmıyorum. Hep o bağıran insanlar yüzünden. Sessizliği tercih ediyorum. Haberlere kadar iş, güç, kitap gazete. Aslında eve bağlanıp kalmasam hiç sorun yaşamayacağım. Ara sıra böyle patlamalar yaşanıyor işte. Geçti, bitti.
Sevgiyle kal Nur' cum...

5 Aralık 2009 18:01

En çok neyi kıskandım biliyormusun Asuman Abla'cım köpeğinizle yaptığınız o park gezisi.
Ben deoğluşumla gezerdim hava soğukmuş, yağmurluymuş demezdim hiç. Kırlara doğru gider çiçek toplardım, oda sulara girip ineklere havlardı :)).
Evlilik programlarına gelince ben genelde komedi için izlerdim evdeyken. Cam silerken, iş yaparken seyretmek güzel de oturupta izleyince afakanlar basıyor.

6 Aralık 2009 16:51

Sevgili Şeniz,

İnan insanın can dostu köpeğini kaybetmenin nasıl bir duygu olabileceğini tahayyül edebiliyor ve senin için üzülüyorum. Yerine bir başkasımı koyabilmen de çok zor tabii.
Evlilik ve kadın programlarını ben önce çok bağırıp çığlık attıkları için, gürültüsüne tahammül edip seyredemiyorum.
O gün çok farklı bir havada ve boyuttaydım diyelim. Birkaç kötü şeyin üstüste gelip yıprattığı bir gündü. (Hepimizde zaman zaman olup geçen günlerden biri)
Öylesine seyrettim, bambaşka yerlere gittim.. Geçti gitti işte.
Sevgiler canım...

6 Aralık 2009 17:13

ne tesadüftür ki ben de hiç izlemediğim o programlardan birini izledim,
bir kaç ay önce bizim binada oturan bir komşumuz çıktı diye aradı arkadaşım ve ben de oturdum izledim,
bir kaç kere karşılaştığım sakin,konuşkan ve güzel bir bayandı,
açıkcası üzüldüm ben ne işi var orda diye,
sonrada acaba evlenmek istiyorum deseydi yardımcı olurmuyduk diye de düşündüm,
hiç tanımadığın biri çıkıp gelicek kişinin izin verdiği kadarıyla tanıyacaksın ve evleneceksin,
çok saçma...
orda eğleniyorlar ama içleri de öyle mi acaba,
komşuma o gün talip çıkmadı mesela,
ben olsam üzülürdüm :(
anlık mutluluk bence bunlar sonrası daha sarsıcı olabilir :(

7 Aralık 2009 08:56

Toprak Aras,

Bilinçli, ayağı yerinde basan, kendini bilen (istisnalar hariç, genelden bahsediyorum) birinin o gruba dahil olması mümkün değil. Bu kadar bilinçsiz birilerinin üzüntüsü de dizini kanatan, topunu kaybeden bir çocuktan farksızdır diye düşünüyorum. Benim bahsettiklerim adaylardan ziyade seyirciler ki onlar da ya eğlenmek ya da para kazanmak için gidiyorlar oraya. Bağırıp çağırıp dönüyorlar. Ben o gün duygusal bir boşluktaydım ve böyle bir şeye ihtiyaç hissettim. İçinde bulunduğum ruh halinden kaçmak istedim.
Sizin tesbitiniz tabii ki doğru. O şekilde hayat arkadaşı aranmaz. Bu tartışılamaz bile. Ya da her gün oraya gidip her şeyi bir kenara bırakıp akşama kadar eğlenmek, bilinçli insanın yapacağı şey değil.
Çok teşekkürler, Sevgiler...

7 Aralık 2009 10:59

Harikasınız. Size bayıldım. Tertemiz bir Türkçe. Tertemiz bir anlatım; içten, sıcacık, alabildiğine yalın. Ben neden böyle yazamıyorum. Ne zaman bir şey yazmaya kalksam, beynimi saran imge böceklerinden cümlelerimi alamıyorum. Sizi zevkle okudum. Okuyacağım. Lütfen hayranlığımla tebriklerimi kabul ediniz. Takipçinizim. Selam, sevgi, saygıyla.. Tüm günleriniz gül kadar güzel, kaleminiz su gibi berraklığıyla hep yazar akar olsun.

2 Aralık 2011 15:46

Sevgili Peria,
Önce çok teşekkür ederim esirgemeden
dile getirdiğiniz iltilfatlarınız ve güzel dilekleriniz için.
Çok samimi olarak size şunu söylemeliyim. Okuduğunuz şeyi güzel kılan, onu yazanın kalemindeki ustalık değil, yazılanların içtenliği ile alakalıdır ki hemen okuyana geçer. Tabii yaşanmışlık, -nıcelik ve nitelik anlamında- bu samimiyeti doğuran ana etkendir.
Merakla blogunuza uğradım. Çok güzel bir ismi var. Hemen yazmaya başlayın lütfen ve ilk takipçiniz ben olayım:)
Sevgilerimle...

2 Aralık 2011 16:33

Yorum Gönder

Blog Widget by LinkWithin