2108  

Posted by Asuman Yelen in , ,



Nihayet karar verebildi döner kapıdan içeri girmeye. Bir saat oralarda turladıktan, birkaç kere yaklaşıp, vazgeçtikten sonra. Kaçarı yoktu. Bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün. Üstelik o yapmalıydı bunu. Kimseye devredilemeyecek kadar özel, hassas bir işti. Derin bir nefes alıp hafifçe itti kapıyı.

Her şey şaşılacak derecede aynıydı. “İnanılır gibi değil” diye düşündü. Oysa uzun zamandır uğramamıştı, daha önceleri sık sık uğradığı bu mağazaya. Daha çok yalnız, ara sıra da “o” nunla birlikte gelirlerdi. Yaklaşık yirmi yıldır müşterisiydi oranın. Birlikte az dolaşmamışlardı, o kattan bu kata, o reyondan bu reyona.

Hiçbir yerde oyalanmadan, doğruca muhasebe kısmına yürüdü. Taksit ödeme masasında genç bir kız oturuyordu, yeni biri. Dağınık saçlı, ifadesiz yüzlüydü. Köşeli kesilmiş siyah ojeli tırnakları vardı. Müşterisine bakmadan çalışan, baksa da görmeyen tiplerdendi. Sırasını beklerken boş gözlerle kızın mekanik bir şekilde işini yapışını izledi.

“Neydi sizin?” diye sordu asık suratlı kız, önündeki kartonu bir kenara koyarken. Korktuğu an gelmişti. ”Bir hesap kapanacak” dedi. Her zaman sohbet ettiği orta yaşlı kadının gittiğine sevinmişti. Çok fazla konuşmak istemiyordu. “Numara?” “2108” diye karşılık verdi. Sanki sesi titremişti. Kız ilk defa ilgilendi.. “Çok eski bir numara.” Bir yandan da kartonu çıkarıyordu. Kalan miktarı ödedi. ”Tamam” dedi kız. Sonraki müşteriye çevirdi ifadesiz bakışlarını. “Senet” dedi beriki. Senedi vermeyecek misiniz? Kız titizlendi, arkada uzayan kuyruğa baktı. “Açık bırakalım” dedi sabırsızca. “Tekrar alışveriş edersiniz belki.” “Hesabın sahibi ben değilim.” Kızın suratı iyice asıldı. “İyi ya, kendisi gelsin o halde.” Sesi yükselmişti. Diğeri masaya dayadı ellerini, yüzünü kıza eğdi, tıslar gibi “gelemez” dedi. “Gelemez, o öldü.” Kısa bir sessizlik. Siyah tırnaklı el bir kaleme uzandı, sert bir hareketle, kartonun köşesindeki 2108 rakamının üzerini, bir çarpı ile kapattı. Sonra telefona uzandı. “Bana 2108 in senedini getirin.”

Tüm bu işlemleri yaparken, diğeri onu izledi. Yüzü sararmamış, eli bile titrememişti. Bir teselli cümlesi, bir duyarlı bakış, hareketlerde bir farklılık, biraz anlayış... Siyah tırnaklı eller, fihristli bir dosyadan 2108 sayılı senedi çekti kopardı ve ona uzattı. Bakmadı bile. “Sıradakii…” 2108 in işi bitmişti. Sıradan, herhangi bir insan, bir gafil, yaşamındaki en önemli insanı, can yoldaşını, kim olduğunu, ne yaşadığını, neleri sevip, nelere üzüldüğünü, neler çektiğini hesaba katmadan, orada yazılı olan ismini dahi telafuz etmeden, bir rakama dönüştürüp üzerini çizivermiş, sonra da bir kağıt parçası yapıp, hoyrat eliyle koparmış, eline tutuşturuvermişti.

Bir an, kısa bir an, uzanıp, yakasına yapışmayı, boğazını sıkmayı düşündü genç kızın. Sonra vaz geçti. Omuzlarından tutup sarsmak, sarsmak, “bana baksana sen kızım, senin üzerini hoyratça karaladığın 2108 in, bir ‘prenses’ olduğunu , senin yaşındayken, çalıştığı yerde kendisinden “Orta Doğu’nun en güzel kızı” diye bahsedildiğini, yaşadığı sürece bir karıncayı dahi incitmediğini, oğluna mükemmel bir anne, bana ve kardeşime harikulade bir abla olduğunu, dostları tarafından çok sevildiğini, tek bir kalp bile kırmadığını biliyor musun,” diye haykırmak istedi. "Nesin sen? Nerde bıraktın insanlığını? Nasıl bu hale geldin?" Vazgeçti. Döndü arkasını, yürüdü gitti.

Hava kararmaya yüz tutmuştu. Serin bir Nisan günüydü. Henüz iş yerleri paydos etmediğinden, vapur tenhaydı. Dışarıda oturuyordu. Yalnızdı. Soğuktu ama o hissetmiyordu. Denize sabitlediği bakışları donuktu. Yaşamı düşündü. Sonra ölümü düşündü. İşte hepsi bu kadardı. Hayat, bir sayıdan, ölüm bir çarpıdan, insan ise mağazadaki kara tırnaklı duyarsız şekilden ibaretti. Ne bir eksik, ne bir fazla.

11 Nisan 2000

Annem  

Posted by Asuman Yelen in , ,





Yüksek topuklu ayakkabılarının üzerindeki ince bilekleri, omuzuna attığı beyaz hırkası, koluna girdiği kendisinden bir baş uzun boylu adamın omuzuna eğik (her zaman), gevşek topuzlu zarif bir baş...

Mutfaktan gelen, kolundan hiç çıkarmadığı, beş ince altın bileziğinden yayılan aşina müzik...

Her hangi bir Anadolu şehrinde, yağmurlu bir günde, ödevlerimi yaptıktan sonra , kapalı havanın da verdiği bir rehavetle dalıverdiğim uykudan kokusuyla uyandığım poğaçalar, sobada fokurdayan çay, çay bardağı şıkırtıları arasında arkadaşları ile sohbet ederken kulağıma gelen tüm kadın sesleri arasından seçtiğim, o bende hoş bir güven duygusu uyandıran sakin ve kendinden emin ses...

Sudan yıpranmış, manikürsüz, uzun parmaklı beyaz eller...

Çocuk parkında biz çocuklar mutlu mesut ebelemece, saklambaç oynarken izleyen (nedense) daima endişeli, bir çift göz...

Ve de hepsi de siyah beyaz, yüzlerce resim...

Annemden hayalimde ve elimde kalanlar...

Yıldönümünde , onu sevgi ve özlemle anıyorum.




Görüşmek üzere...

Zavallı Mehmet  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,







S a a t ı ı y o o r u u z.....











O, b i z i i s t i y o r . . .










B i z, o n u i s t i y o r u z. . .














G i t t i g i d i y o r . C o m.











Şaka yapıyoruz ama bana göre zavallı gencin durumu içler acısı. Haber doğru ise, sinir krizi geçiriyormuş. Umarım alacağı transfer ücreti tüm bunları telafi etmeğe yetecek bir miktardır.

Bu arada benim blog, blogluktan çıktı, arap saçına döndü. Bu ikinci sefer oluyor, elimin hamuruyla futbol işlerine karışıyorum. N'apiim, eve kapanıp kalınca, ben de şaşırdım.

Mina Urgan, Bir Dinazorun Anıları'nın bir yerinde, yaşlanmanın en avantajlı yanının, "rahatça saçmalayabilmek özgürlüğü" (kelimesi kelimesine böyle değilse de) olduğunu söyler. Ben de bu özgürlüğümü tepe tepe kullanıyorum.

Hep sevgiyle kalın.




Bilgisayar kariyerim  

Posted by Asuman Yelen in , , ,



“Ben de senin çok daha akıllı olduğunu sanıyordum teyzecim.”

Bu sözler şimdilerde 30 yaşını doldurmuş olan mühendis yeğenim Koray’a ait. Galiba 9-10 yaşlarındaydı. Sanıyorum, ilk defa kozlar eline geçmişti ve en acı bir biçimde, içi kin dolu bir sevinçle parlayan gözlerini güya şaşırmış gibi iri iri açmış, herkesin içinde, hiç utanmadan (hatta gizli bir gururla), bana, babaannesinin tabiriyle “aadaabaat teyze” sine, dedesinin ifadesiyle teyzelerin en mükemmeline hem de. Sen misin, başına vura vura matematik , ingilizce çalıştıran, sen misin, sessizce odasına çıkıp, televizyon karşısında yakalayınca tiz sesinle bağıra çağıra odasına, çalışmaya yollayan. Sen misin, o annesinden su isteyince, senin ayağın yok mu oğlum, kendin alsana diyen..

Şimdi artık sıra geldi şu, baştan beri yetmiş milyon’un :))) merak edip, ”eee neymiş” dediği olaya. Malum , “radio days“doğumlu, daha radyonun içindeki insanları çözememişken televizyonla afallayan, cep telefonu ile iyice abandone olmuş bir neslin insanı olarak, bizlerin, bilgisayar başında “çölde yolunu kaybetmiş bir penguen” e dönüşmemiz kaçınılmaz oluyor.

Sen ne cesaretle o çocuğun odasına gider, daha ne olduğunu bile bilmeden o fareyi eline alırsın. Hem de herkesin içinde. Tıpkı Koray’dan gördüğüm gibi fareyi sağa sola hareket ettiriyorum ama ekranda ne varsa bir oraya savruluyor, bir öbür tarafa. Ekrandakileri takip etmeyi bırakın görmek mümkün değil. Koray bağırıyor (benim dehşet çığlıklarımı bastırmak için) teyze imleç imleeeç. Ben panik halinde ne imleci, imleç de ne ki diyorum. Epey cebelleşmemize rağmen, utanarak itiraf ediyorum ki, o gün o imleci görmem mümkün olmadı. Ondan sonraki birkaç yıl da. Zira bilgisayara hiç yaklaşmadım. Hatta görmiyim diye Koray’ın odasına bile girmedim. Uzun bir süre sonra o meşum cihazla ilişkim, hadi Koray, bi hastane oyna da seyrediim, hadi Can, şu hayvanat bahçesini aç, ben de bakiim kıvamında sürdü gitti.

Bütün arkadaşlarım aldıktan sonra bir cesaret ben de kendi bilgisayarımı aldım. Bundan sonrasını da Can’a sormak lazım. (Sosyoloji son sınıftaki yeğenim) Zaten cihazımı alırken yanımda götürmüştüm. Satıcıya sorduğum alakasız ,abuk soruları işittiği an kulaklarının seğirdiğini hissettim. Başına gelecekleri anlamış gibiydi. O günden itibaren aylarca o ve ben kendi evlerimizde, bilgisayar başında, cep telefonlarımız kulaklarımıza yapışık bir vaziyette yaşadık. Ben sordum o cevapladı.(x1000) Telefonuna yolladığım kontürlere verdiğim paranın haddi hesabı yoktu. Bir gün aradım: “ Can, o gün yüklediğin resimleri görmek istiyorum, naapiym? Cevap: “Bilgisayarımı aç..” Ben, sözünü keserek asabi bir şekilde: “Ne münasebet o benim bilgisayarım. Karşı tarafta, gülmek, ağlamak, boğulmak arası garip bir çığlık. Meğer o esnada elma yiyormuş yavrum.

Blog fikri de tamamiyle Erdem’e ait. Küçük kardeşimin oğlu. O da seneye bilgisayar mühendisi inşallah. Sayemde olup olacağına pişman herhalde. Davudi sesli bu yeğenimle olan bilgisayar maceralarımdan, Beddua başlıklı yazımda söz etmiştim. Şimdilerde başını dersten kaldıramıyor. Pek sevmezdi çalışmayı ama benden kaçıp ehven-i şer’e sığınıyor anlaşılan.

Bugüne gelince, gururla söyleyebilirim ki, üçünün de bitiremediği hastane ve hayvanat bahçesinin her etabını bitirmiş bulunuyorum. Bitmedi. Sims’de kendime tıpatıp benzeyen bir kadın ve Paçoza tıpatıp benzeyen bir köpek yarattım. Kızımla ikinci bir hayat sürdürüyoruz özgürce orada. Bitmedi. Tenis Turnuvalarına katılıyor, Andre Agassi ’yi Venus Williams’ ı yerle yeksan ediyorum. Bugünlerde de Zuma’ya hastayım. On ikinci leveli oynuyorum ve kendi kurduğum bir düzenekle (Mouse’u kullanmak üzere kucağıma koyduğum tahta bir levha :))) elimde Mouse ile uyuyana kadar oynuyorum. Tabii bir de blogum var ve yavaş yavaş her şeyi ile kendim meşgul olmaya başlıyorum.

Kim söylemiş onlara ihtiyacım olduğunu?


Hep sevgiyle kalın.

Gözyaşı avcıları  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,


Bir döneme damgasını vurmuş, sevilen TRT spikeri Tuna Huş, şimdilerde rahatsız. Bildiğim kadarı ile geçirdiği kalp ameliyatından bir süre sonra felç geçiriyor ve yaşam fonksiyonlarından bazılarını yitiriyor. Rahat hareket edemiyor ve konuşamıyor.

Düzeleceğini umduğumuz bu rahatsızlığın, Tuna Bey’i sarsmadığını söylemek, hepimiz için, gerçekten çok uzak bir yaklaşım olur. Belli bir yaşın üstündekiler, onun haberleri ne kadar yumuşak bir sesle ve akıcı bir şekilde sunduğunu hatırlayacaklardır. Özellikle “konuşamıyor” olmanın, onun ruhunda ne derin yaralar açtığını tahmin etmek hiç de zor değil. Bütün bunlara karşın, o, kameralar karşısında metanetini koruyor, güler yüzle karşılamaya çalışıyor her soruyu. Aynı vakur yaklaşımı eşinde de görüyoruz ve onun bu yaklaşımının Tuna Bey'e ne kadar yarar sağladığı da ortada.

Bu ikili ile yapılan, dehşetle izlediğim, daha doğrusu izlemeye tahammül edemeyip çevirdiğim bir söyleşi, Ülkemiz medyasında, işlerin ne iğrenç (bu kelimeyi çekinmeden kullanıyorum) boyutlara vardığını gösteriyor.

Ekranda görünmeyen muhabir, Tuna Huş’un eşine nasıl olduğunu, neler hissettiğini soruyor. O, her zamanki gibi son derece metin, önce sakin bir şekilde hastalık sürecini anlatıyor. Başta burnunun dibine kadar giren kamera, hayal kırıklığı içinde geri çekiliyor. Muhabir, ısrarla “ kim bilir ne kadar üzülmüş, ne zorluklar yaşamışsınızdır” tarzında bir deneme daha yapıyor. Kamera ümitle uzanıyor. Ama hanımefendi güler yüzünü hiç bozmuyor. Her şeyi çok doğal karşıladıklarını, “niçin biz” diye hiç sormadıklarını, eşinin de, iyileşme azmini hiç kaybetmediğini anlatıyor. Tuna bey de karısının her cümlesini tek söyleyebildiği “evet” ler ile ve başını sallayarak onaylıyor. Yüzünde sakin, mütevekkil hatta biraz da muzip bir ifade var. Muhabirin sabrı taşıyor. Kamera, insafsızca Tuna Bey’e dönüyor. Soru geliyor: “Siz Tuna Bey, ameliyattan sonra ayıldığınızda, bir şeyler söylemek isteyip, konuşamadığınızı anlayınca neler hissettiniz? Paniklediniz herhalde, çok üzüldünüz mü? Ne kadar zordu kim bilir.. Dehşetle Tuna huş’u izliyorum. Yüz sararıyor, gözler korkuyla büyüyor. O anı mı hatırlıyor, bu andan mı korkuyor anlamaya çalışıyorum. Bu arada kamera yaklaşıyor…yaklaşıyor... Ekranda sadece korku ile büyümüş bir çift göz var şimdi. Muhabir ümitle bekliyor. Kamera ümitle bekliyor. Bir kısım izleyici, ümitle bekliyor. Akacak.. Geliyor..

Beklenen yaşlar geldi mi o zavallı gözlerden bilmiyorum, zira tahammül edemedim, kapadım. Ama ben, emin olun, hem üzüntüden, hem sinirden ağladım.

İnsaf yahu..

Hep sevgiyle kalın.

Yol arkadaşım  

Posted by Asuman Yelen in , , , , ,




Bir küçücük paçoz'cuk vaaarmıış.











Annesi oonuu çook çok seveermiiş.












Amaa, Paçoz büyümüş ve
çok yaramaz bir kız olmuş.

Çocukların topunu çalıp çalıp
kaçarmış.














Sonra hep birlikte oynamaya başlamışlar.

Çok iyi dost olmuşlar.









Paçozun, bir de erkek arkadaşı varmış.
Adı Siyar'mış. Hep birlikte dolaşırlarmış.





Bir sabah, Paçozcuk her sabah yaptığı gibi yine camdan bak
mağa başlamış. Bir de ne görsün?

Siyar yok!

Taşınmışlar:((((((((










Zavallıcık, yemeden içmeden kesilmiş.












Siyar'ın hasretinden


yataklara düşmüş..







Bir daha Siyar'ı hiç görmemiş.





N'olur bana öyle şaşkın ve acılı bakma
kuzucuğum, dayanamam


Sen de öğren artık ve kabullen.

Ayrılık da sevdaya dahil....





Hep sevgiyle kalın.

Not:Fotograflar tarafımdan çekilmiştir.

Korolar Çarpışıyor  

Posted by Asuman Yelen in , , ,


Çok uzun zamandır, televizyonda bu kadar güzel bir yarışma programı izlememiştim.

Çalıştıranlar güzel. Yarışanlar güzel. Amaç güzel. Şarkılar güzel. Koreogrofiler güzel. Dostluk, arkadaşlık güzel.

Kavga yok.Acıklı hikaye, gözyaşı yok. Sohbet, fıkra, kahkaha var.

Çok güzel çok sesli müzik uyarlamaları var. Danslar uyumlu. Belli ki herkes ciddiyetle, özenle üzerine düşeni yapıyor.

Ekran önündeki ve arkasındaki herkesi içtenlikle kutluyorum.

Emeği geçen herkesin ellerine sağlık.

Böyle kaliteli yapımların sayılarının artmasını diliyorum.

Hep sevgiyle kalalım.



Hepimiz birer yıldızız  

Posted by Asuman Yelen in , , , , , , , ,

Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.

Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,

Cesaretsizliğimizin anlaşılması,

Korkularımızın paylaşılması…

Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.

Kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız..
.
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında .

Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.

İstiridyeler, deniz minareleri, midyeler.

Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.

Sahi koruyor mu bu çatlamamış sert kabuk?

Kimse incitemiyor mu, duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?

Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize.?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor gerçek

kimliğimizi,

Duyularımızı bastırıyor, elele tutuşmamızı engelliyor mu?

Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.

Ne çıkar ateş böceği sansalar beni…


Belki en hoyrat yürek bile, ateş böceğinin,
o uçucu, masum,sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz.
Güçlü kapıların arkasına kilitlesem kendimi, korkaklığımı, sevgi isteğimi…
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem, bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup, bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.

Oysa bir görebilsek bunu, kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak
İncinsek yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek o kabuğu
Denesek
Risk alsak
Yanılsak
Farketmez
Tekrar tekrar bıkmadan denesek ve kucaklaşsak yeniden,
tıpkı eskisi gibi.


Ne olduğunu anlayamadığımız o onbeş yıldan öncesi gibi.
O zaman farkedeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
Kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az paylaşmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kara bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri.
Kırın o sert ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi….

Rabindranath Tagore
çeviri :Bülent Ecevit

*Fotoğraflar bana aittir.

Blog Widget by LinkWithin