


Avarel Dalton' u bilen bilir.
Red Kit camiasının an aptal ve en beceriksiz elemanıdır.
Haydut Dalton Biraderler dörtlüsünün en büyüğüdür aynı zamanda. Dostunu düşmanını
bilmez, kardeşleri arkasını toplayıp çekip çevirmese başı dertten kurtulmayan bir tip.
Bizdeki Oğuz Aral' ın Avanak Avni' si gibi. Hani şu "dıgıl dıgıl" diyerek ortalıkta dolaşan
asla büyüyemeyen şimdilerde yetim kalan çocuk.
Çok güleriz Avarel e. Dostunu düşmanını tanımayıp yüzüne gülen herkese "iyi birine
benziyor" diye koşup dayak yemesine ya da kodese tıkılmasına, her bulduğu şeyi yemesine
"wanted" ilanınında azılı katil kardeşlerininkilerin her sene artarken onun ödül parasının
salaklığı yüzünden hiç artmamasına... Çok güleriz.
Ama Avarel Dalton deyince benim (ve şimdilerde görüşmediğimiz bir arkadaşımın) aklıma
ilk gelen "bu gitarı bitirdim yenisini getirin" repliğidir. Arkadaşımla birlikte bu bölümü ilk
okuduğumuzda gülmekten gözlerimizden yaş geldiğini hatırlıyorum.
Daltonlar kodesten kaçar ve Meksika' ya geçerler. Tabii Red Kit de arkalarından. Can
havliyle kendilerini o sırada kasabada yapılmakta olan bir şenliğin kalabalığına atarlar.
Çarçabuk buldukları kıyafetleri giyinip ellerine birer gitar alırlar ve başlarlar şarkıya.
"Ayyyayyyyayyyyay yayyy ayayyyayyay......."
Redkit kasabaya ulaşır. Etrafı kolaçan eder. Ne berbat sesler bir an evvel uzaklaşayım
derken tanıdık bir ses duyar ve gözleri parlar kulakları seyrir.
Bildik davudi ses "bu gitarı da bitirdim, bana yenisini verin" diye bağırmaktadır. Dönüp
baktığında Avarel in elindeki teli kopmuş gitarı salladığını görür. Arkasındaki bir ya da
birkaç teli kopmuş hatta sapı kırılmış bir sürü gitardan oluşan yığını da .
Tabii gözlerinden yaş gelene kadar gülen bir de Red kit vardır orada o sırada bizimle
birlikte. O kadar çok güler ki o kendini toparlayıp silahını çekene kadar onlar sıvışmışlardır.
Akşam mutfağı toplarken ve radyomda "güle güle eski yıl hoşgeldin yeni yıl" muhabbetleri
akıp giderken bir küçük muhasebe yaptım kendimle ve bu yılla ilgili. Sonuçtan hiç memnun
kalmadım. Şööyle bir geriye doğru sardım yaşadıklarımı daha doğrusu hissettiklerimi.
Elde var bir dolu saçmalık. Evet resmen saçmalamışım. Avni- Avarel kıvamında oradan
oraya dıgıl dıgıl diye diye koşturup yorulmuş sonra da oturmuşum popomun üzerine.
"Ayyyyayyyyayyyyayy...." Kopuk, kırık bir yıl daha. At diğerlerinin yanına...
Bu yılı da bitirdim. Bana yenisini getirin...
Avuman' dan sevgilerle :)
yüzer ve rakseder.
Güneş batıp, kararan gök yorgun bir gözün üstüne düşen kirpikler gibi
denize yaklaşarak indiği zaman,
şairin kalemini ortadan kaldırmasının
ve düşüncelerini, o sessizliğin ebedi sırrı arasındaki derinliğin
dibine daldırmasının vaktidir.
R.Tagore
Meyva zamanı
Bir gün, şiirden, şairlerden bahsederken, şeritli hesap makinesinin rulosundan bir parça çekip
bu dizeleri karalayıverdi.
Eve gidince şiir defterimin bir sayfasına toplu iğneyle sabitledim.
1975 yılı...Bakırköy Şubesinde ilk senemdi. O zaman otuzlu yaşlarındaydı sanırım.
Kibar, kültürlü, son derece ince ruhlu bir İstanbul hanımefendisiydi.
Yalnız yaşıyordu ve hep neşeli görünmeye çalışssa da o çok güzel yeşil gözlerinde
dikkatli bakanın ya da hüznü bilenin anlayabileceği bir gölge daima vardı.
Pozisyonumuz gereği pek yakınlaşamadık birbirimize. Ama hiç de kırılmadık birbirimizden.
Epey olmuş bu dünyayı terk edeli. Ben yeni öğrendim.
Nurlar içinde yatın Gönül Hanım. Çok sevdiğiniz babanıza kavuşmuşsunuz nihayet.
Umarım aradığınız huzuru yakalamışsınızdır...

Pazar sabahı Paçoz yine yaptı yapacağını.
8.00 bile olmamışken fırlayıp yanına koşturuncaya kadar tiz havlarıyla ortalığı yıktı geçirdi.
Öpe koklaya susturdum. Zor günler geçiriyor sanırım. Uykusundan kesik kesik hıçkırarak
uyanıyor, uyurken bir ayağı sürekli titriyor. Dün gelen yeğenim Can ın tezahüratlarına
ilgisiz ( ki onu çok sever) kalacak kadar keyifsiz.
Neyse önce Can la birlikte fena halde dağıttığımız ve öylece bıraktığımız mutfağı toplamaya
giriştim. Sonra sabah faslı rutin gezimizi yaptık. Dönüp tostlarımızı yedik. Sonra da 12 deki
apartman toplantısına katılmak üzere hazırlandım.
Bizim toplantılarımız büyük bir anlaşmazlık yoksa ya da önümüzde tartışmalı bir proje, belli
kurallar uygulamaya gerek görmeden, maddeler filan okunmadan çay eşliğinde sohbet ederek
geçer gider (di). Ev sahiplerinin çoğunluğu hanımlar olunca ve sürekli çoluk çocuk birlikte
vakit geçirdikleri ve her teklifi, "çoğunluk neyse uyarım" ," şurada hepimiz yüzyüze bakıyoruz"
şeklinde karşıladıkları için bir türlü çoğunluk sağlanamaz, çıkan karara da park sıralarında,
apartman kapılarında fısıldaşarak, "damat eline bakıyorum, ben bunu nasıl öderim" ya da
"filancanın tuzu kuru tabii dayamış kocasına sırtını" şeklinde yakındıktan sonra her şey
unutulurdu.
Her zamanki gibi yemek masasının başında yönetici ve yardımcısı önlerinde hep açık duran ama
hiç de bakılmayan bir karar defteri, masanın etrafında 4-5 erkek, koltuklarda da 17-18 kişi biz
hanımlar..
Yönetici geçen toplantıda, hadi bu sefer de genç birine emanet edelim apartmanı diyerek oy
birliğiyle seçtiğimiz genç bir adam. Ergenlik zamanlarından beri tanıdığımız, saygılı, efendiden
biri. Adana' lı bir ailenin tek oğlu. Beş yıl kadar önce evlendi. Kendisi için alınan daireye yerleşti.
İki çocuk babası, eşi ve çocuklarıyla kavgasız gürültüsüz yaşayıp gidiyorlar.
Biz hanımlar kendi aramızda hatır sorma, çoluk çocuk, çocukların okulu, Paçoz' un sağlık
durumu konuşurken gözüm yöneticiye ilişince bir afalladım önce. Hem tipinde hem tavrında
bir farklılık vardı sanki. Sarı saçlarını kısa kestirmiş, kirli sakal bırakmıştı. O sakin genç gitmiş,
yerine elini kolunu kullanarak sert bir tonla konuşan bambaşka biri gelmişti.
Apartman görevlisinin emekliliği konuşuluyordu bir ara. Ödenmesi gereken toplu para,
onun dairesinde oturmaya devam etme ve ücretli çalışma talebi görüşülürken birisi yöneticiye
"apt. görevlisini neden bu kadar koruyorsun" deyince "bende yamuk olmaz, ne diyorsam
odur" tekrarları, diklenmeleri, efelenmeleri hem çok farklı hem de çok tanıdıktı.
Beyler yatıştırdılar, sırtını sıvazladılar. Yerine oturduğunda "tamam tamam, sıkıntı yok" dedi.
"Sıkıntı yok." Birden kavradım durumu. Kuzey-Güney dizisinin Kuzey' i...Tıpkı onun gibi
davranıyordu. Sadece baklava yoktu. Biraz göbek vardı yerine :)
Sıra bildik apartman sorunlarına geldi. Zamansız silkelenen halılar, kapı önüne konulan
papuçlar, vaktinden çok önce çıkarılan çöpler...
Sürekli "bende yalan yok birileri sürekli tepemden aşağı kırıntılar silkeliyor. "Bakın ben
söylüyorsam doğrudur. Geçen gün asansöre bir girdim leş gibi sigara kokuyordu. Kimin yaptığını
da biliyorum." "Hanımlar köyleri buraya taşımayalım. Artık elektrik süpürgeleri var. Halıları
tepemizden sallandırmayalım. Bende yalan olmaz , ben dobra adamım boşuna itiraz etmeyin
ben kimlerin yaptığını biliyorum diyorsam biliyorumdur."
Öyle eğlenerek izliyordum ki kulağıma gelenleri algılayınca afalladım. Çocukların koca park
dururken apartmanın içinde koşuşturmaları filan konuşuluyordu galiba "zaten sabah sabah
köpek havlamalarıyla uyandık..." Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. "Yaa evet, haklısınız çok
özür dilerim ama bu ara..." diye başlayacak oldum hanımlar çoğunluk, "paçuşumuz
apartmanımızın evladı..." "hasta zavallı" paydasında söylenmeye başlayınca apartmanımızın
Kuzey abisi derhal çark etti. "Asuman ablacım, sizi tenzih ederim, ben sokaktaki köpekleri
kastetmiştim siz sakın üzerinize alınmayın..."
Aslında haklı olduğu tek konu oydu. Paçoz gerçekten birilerini ve onu uyandırmıştı ve
bu gerçekten şikayet edilesi bir durumdu. Bunu anlayabilirdim.
Ama neredeyse saatlerdir, her cümlesine "ben ne diyorsam doğrudur, bende yamuk olmaz,
ben mert adamım, özüm sözüm hep aynıdır diye diye karşısındaki yirmi küsur olgun, yaşını
başını almış insana, birileri...diye başlayarak muhatap göstermeden ayar çekmeye kalkışması
üstelik elini masaya vura vura, izlenmeye değerdi doğrusu. Ve anlaşılır gibi değildi.
Yarın hepimiz günlük hayatlarımıza döneceğiz. Gördüğümüz yerde selamlaşıp birbirimizin
hatırını soracağız. Devran dönecek, biz devam edeceğiz. Diziler bitecek:) Yenileri gelecek.
Bu gün 17 Aralık. Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretlerinin 738 yıl önce Mevlâsına kavuştuğu
gün. Kendi deyişiyle düğün günü.
Onun hakkında birşeyler yazmaya cüret edecek kadar etkin ve yetkin değilim.
"Hamdım, piştim, yandım" demiş Mevlana Hazretleri.
Biraz ışık diliyorum onun yangınından... Kâmil olma yolunda...Önümü görebilmek için.
Egolarımdan kurtulmak için. Herşeye üzülmekten vazgeçmek için.
Herkesi sevebilmek için. Sevdiklerimin ve sevenlerimin sevgisini kaybetmemek için.

"Raskolnikov, yeni giysilerini giydikten sonra masadaki paralara baktı............"
Devamını hatırlayamadım ama böyle başlıyor tanıtım filmi. Görme engelliler için hazırlanan
bir sesli çalışma ile ilgili. Reklam amaçlı da olsa, engelliye bedava ulaşan bir hizmet.
Abartılı, coşkulu,ağlamaklı seslerle iç burkan yapay sevgi şarkılarından farklı olarak
somut bir şeyler sunuyor.
Aslında üzerinde daha çok konuşmaya değer güzellikte ama, benim bugün aklıma üşüşenler
bambaşka. Parça parça, bölük-pörçük, sıraya koyamayacağım kadar karmaşık anılar,
duygular, düşünceler.
Tanıtımdaki parçayı ilk duyduğumda ve sonra hemen her izlediğimde tuhaf bir biçimde
yetmişli yılların ortalarında Ataköy' deki salonu sütunlu duvarları çift renk boyalı
evimizde, iş dönüşü siyah- beyaz televizyonumuzu izlediğimiz gecelerde buluyorum
kendimi. Yaşıtlarım o günlerin televizyon programlarımı muhtemelen benim gibi yana
yakıla ve özlemle hatırlıyorlar eminim. Dramatize eğitici köy programları, çocuklar
için eğitici-eğlendirici "Oyun Treni" (Levent Kırca-Köksal Engür) akşam klâsik TSM.
O kısacık dönemde (74-75) geceleri yanlış hatırlamıyorsam Sunullah Arısoy' un
(yanlışsa ve doğrusunu bilen varsa söylesin) tok sesiyle sunumunu yaptığı klasik
eserleri nasıl da keyifle izliyoruz. Ayrıca bir sürü Türk klasik eserinden uyarlanan
çoğu bu gün izlediklerimizden çok daha kaliteli, oyunculuk ve gerçeğe uygunluk
açısından çok daha mükemmel diziler var o günlerde. Bir kez daha Nurlar içinde yatsın
İsmail Cem diyorum.
Birkaç yıl daha geriye gidelim. 1970 ya da 71. Lise bitememiş, işe de henüz girmemişim.
Ağabeyim, ablam bankada, Rayuş lisede, hatırladığımda burnuma kitap kokuları gelecek
kadar çok okuduğum ve huzur duyduğum bir dönem. Bu dönemde bir yerlerde
babaannemle (bir babaanne bu kadar sevilir) l0- 15 günlük birlikteliğimiz var. Sabah
kahvelerimiz, bu esnada kimbilir kaçıncı kez aynı zevkle izlediğim sıradışı anıları var.
Bir de koltuklarımıza çekilip keyifle okuduğumuz kitaplar. Babaannemi kitap okurken
çaktırmadan izlemenin bana verdiği müthiş zevk var.
Aslen Yemen' li olan bu dünya tatlısı insan 70 lerinden sonra torunlarından yeni türkçeyi
öğrenmiş ve okuduğu ilk kitap 80 Günde Devrialem. Resmen gülerek ve kendi duyabileceği
kadar kısık bir sesle okuyor. Dudaklar kıpır kıpır.
O günlerde ben bir yandan yeni basılan her kitabı alıyor ve okuyorum, bir yandan da
orta okula giderken haftalıklarımla alıp okuduğum klasikleri bu kez hakkını vererek
okumaya çalışıyorum.
Şimdi işi biraz daha karıştırıp çabucak bu günlere dönelim. Geçtiğimiz günlerden birinde,
Kadıköy' deyiz. İstanbul' da edindiğim ilk arkadaşım ortaokuldan Sema (1964 yılından)
ve bizden 4-5 yaş küçük kızkardeşiyle birlikte, bir yandan yemek yiyor bir yandan da
eski günleri konuşuyoruz. Kâh gidenleri anarak hüzünleniyor, kâh zıpırlıklarımızı
hatırlayıp güülüyoruz. İlerleyen senelerde Serpil' in kocasıyla tanıştığı günler, onların
dillere destan fırtınalı ilişkileri, bana tanıştırmak üzere getirmesi filan biz bunları
konuşurken eşi de işini bitirip bulunduğumuz mekana geliyor ve bize katılıyor.
Çok uzun bir aradan sonra ilk karşılaşmamız. Benden 1-2 yaş küçük sanırım. Yıllar
ona da yapacağı kadarını yapmış. Bel hafif bükülmüş, saçlar ağarmış. Ama ilk
tanıdığım günlerdeki gibi zarif, kibar, saygılı. Elindeki kocaman poşeti boş sandalyeye
bırakıyor. İçi tıklım tıklım kitap dolu. Benim de içinde kitaplar olan bir poşetim var.
Blogger dostların okuyup önerdiği kitaplar. Bir umut alıyor da alıyorum. Mucize olur
da bir gün aşarım sorunumu umuduyla. Gösteriyorum. Nazlı Eray-Tozlu Altın Kafes,
Barış Bıçakçı-Sinek Isırıklarının Müellifi, İnci Aral- Yazma Büyüsü. Diğerlerinden
bahsediyorum. Yenilerden. "Çoğunu okudum" diyor. Okumayı çok sevdiğini biliyorum.
Tüm emekli öğretmenler gibi. "Bir çırpıda ve severek. Ama benim aklım gönlüm hâlâ
klasiklerde." Poşetine göz atıyorum. Suç ve Ceza dikkatimi çekiyor. Sahaflardan
toplamış. Knut Hamsun, Dresier, Turgenyev ve daha bir çok yazardan eserler.
"Her okuyuşumda bir ayrıntı, bir güzellik daha yakalıyorum, bir satırın daha altını
çiziyorum" diyor. "Her bitirişte de kendimi daha iyi hissediyorum."
Raskolnikov'un, suçluluk duygusu, vicdan muhasebesi, iyi ve kötü
kavramları, insan ruhunun karmaşası, gel-gitleri, Harp ve Sulh' un balık etli güzel
Nataşa' sının (Audrey Hepburn' u hiç yakıştıramamıştım o role) uçarı bir kızdan
olgun bir kadına dönüşmesi sürecini anımsıyorum. Kardeşi Petya öldüğünde ağladığımı.
Ergenlikte okurken savaştan bahseden sayfaları atladığımdan söz ederken aniden
"Kutuzov" ismi geliyor aklıma. Rus komutanı. Bilmecelerde resmini görmüşken
Türkan Şoray' ın ismini hatırlayamayan ben niçin bu ismi unutmadıysam. Sonraki
okuyuşlarımda bu komutanın askerleri için nasıl üzüldüğünü, kişiliğinin ne kadar
güçlü ve önemli olduğunu hatırlıyorum. Diğer çoğu karakterler gibi. Ve bu savaş
bölümlerinde Napolyon' un Moskova' yı işgalindeki başarısızlığının tüm arka planının
bulunduğunu anlıyorum. Benzer saptamalar birbirini kovalıyor. Hugo' nun Jean
Valjean' ından Turgenyev' in nihilist Bazarov' una geçiyoruz. Verther için döktüğüm
gözyaşlarımdan bahsediyorum. O da Steinbeck' in Lennie' sini nasıl içi burkularak
okuduğunu anlatıyor. Tüm bunları konuşurken, ergen yaşlardan beri kafama takılan
hep aynı soru yine çıkıyor karşıma.
Bunca betimlemeye, analize, geniş zamanlara, eskide kalmışlığa, modası geçmişliğe karşın,
sayfalarca yazılardan oluşan kalın ciltleri bu denli vaz geçilmez kılan ne ki dönüp dönüp
bir daha okuyoruz. Zevk almanın biraz da bilgilenmenin dışında bize kattığı ne?
Konu, günlük hayata, çoluğa çocuğa emekliliğe ve yaşam telaşlarına geliyor. Biraz
Fenerbahçe, şike durumları, biraz kadına şiddet, biraz politika derken yeniden geçmişte
buluyoruz kendimizi.
"Size geldiğimiz günü hatırlıyorum" diyor arkadaşım. Serpil sizden çok bahsetmişti.
Çok heyecanlanmıştım." Gerçekten eli ayağı titriyordu ilk geldiğinde. Hafta sonuydu ve
ben yalnızdım. Rayuş ya ağabeyimlerde ya da ablamlardaydı sanırım. Sonradan o heyacanı
Sema nın da yardımıyla şaka- şamata yatıştırmıştık. Yine uzun uzun kitaplardan,
konuşmuştuk.
"Hiç unutmuyorum, beğendili kebap yapmıştınız."
Şaşkınlıktan gözlerim yuvalarından fırlıyor. En az 30 yıl öncesi. Sofraya dair hiç bir şey
hatırlamıyorum. Şaşkınlığımı görünce gülüyor.
"Hiç unutmuyorum çünkü koyun eti kullanmıştınız . O güne kadar koyun etini kokusu
yüzünden hiç ağzıma sürmemiştim. O günden sonra da hiç yiyemedim."
O gün nezaketinden, beni kırmamak için sonuna kadar yemiş bitirmiş tabağındaki kebabı.
Şaşırmıyorum. Ben de olsam aynısını yapardım. Çok da yaptım zaten.
Sonra ufak bir şimşek çakıyor beynimde.
Bu mudur diyorum. Bu incelikte bu özende o poşetteki kitapların satırlarında dolaşan
Raskolnikovların, Jean Valjean ların, Buzukov ların, Bazarov ların, Nataşa ların, Sonya' ların,
yazarlarının yıllarca uğraşarak ruhlarını, vicdanlarını, tüm duygu ve düşüncelerini dantel gibi
şekillendirdikleri, tüm bu "insan" ların katkısı yok mudur.
Tüm o eserlerdeki mekanları, insanları, olayları ve duyguları en ince ayrıntılarıyla anlamaya,
benimsemeye, içselleştirmeye çalışırken sarfettiğimiz dikkat ve özeni, tüm o yaşanmışlıkların
ışığında kendi yaşamımımıza, ilişkilerimize farkında bile olmadan taşımamız normal değil midir.
Tüm o sevdiğimiz benimsediğimiz "mükemmel" "kusurlu" kahramanlar, önyargılarımızı ve
kibirlerimizi sorgulamamız için birer neden değil midir, ya da "iyi" ve "kötü" kavramlarını
tekrar tekrar gözden geçirmemiz için.
Neden olmasın?
Bu Blogda Ara
Contributors
Blog Listem
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Merhaba,7 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Bi arkadaşa bakıp çıkıyorum10 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
Merhaba demeye geldim...12 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
TAŞINDIM...15 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
İzleyiciler
Yazı Arşivi
-
►
20
(5)
- ► Eylül 2020 (1)
- ► Ağustos 2020 (3)
- ► Temmuz 2020 (1)
-
►
17
(4)
- ► Nisan 2017 (1)
- ► Şubat 2017 (1)
-
►
16
(1)
- ► Şubat 2016 (1)
-
►
15
(1)
- ► Ağustos 2015 (1)
-
►
14
(16)
- ► Aralık 2014 (1)
- ► Eylül 2014 (2)
- ► Ağustos 2014 (1)
- ► Haziran 2014 (1)
- ► Mayıs 2014 (2)
- ► Nisan 2014 (4)
- ► Şubat 2014 (1)
-
►
13
(44)
- ► Aralık 2013 (3)
- ► Kasım 2013 (3)
- ► Eylül 2013 (6)
- ► Ağustos 2013 (3)
- ► Temmuz 2013 (1)
- ► Haziran 2013 (1)
- ► Mayıs 2013 (3)
- ► Nisan 2013 (7)
- ► Şubat 2013 (3)
-
►
12
(96)
- ► Aralık 2012 (2)
- ► Kasım 2012 (4)
- ► Eylül 2012 (16)
- ► Ağustos 2012 (7)
- ► Temmuz 2012 (5)
- ► Haziran 2012 (8)
- ► Mayıs 2012 (10)
- ► Nisan 2012 (14)
- ► Şubat 2012 (8)
-
►
11
(179)
- ► Aralık 2011 (19)
- ► Kasım 2011 (38)
- ► Eylül 2011 (14)
- ► Ağustos 2011 (17)
- ► Temmuz 2011 (8)
- ► Haziran 2011 (14)
- ► Mayıs 2011 (11)
- ► Nisan 2011 (9)
- ► Şubat 2011 (10)
-
►
10
(152)
- ► Aralık 2010 (12)
- ► Kasım 2010 (12)
- ► Eylül 2010 (9)
- ► Ağustos 2010 (12)
- ► Temmuz 2010 (7)
- ► Haziran 2010 (12)
- ► Mayıs 2010 (11)
- ► Nisan 2010 (17)
- ► Şubat 2010 (11)
-
►
09
(186)
- ► Aralık 2009 (22)
- ► Kasım 2009 (22)
- ► Eylül 2009 (17)
- ► Ağustos 2009 (24)
- ► Temmuz 2009 (19)
- ► Haziran 2009 (20)
- ► Mayıs 2009 (20)
- ► Nisan 2009 (8)
- ► Şubat 2009 (5)
Müzik
Popüler Yazılar
-
Paadişaanın üç kızı varmış. Bir gün onları yanına çağırmış. "Hadi bakiim cevap verin" demiş. "...
-
İlkbahara kızıyorsam eğer, nedeni, sabah horozlar ötmeden, daha gün ağarmadan kalleşçe odamıza sızıp seni benden çaldığı içindir. Babamızı d...
-
Son günlerde televizyonda izlediğim üç olay hem kızdırdı, hem şaşırttı beni. Üzerinde uzun uzun düşünerek içinden çıkamayacak hale gelince ...
-
Hayatımın en güzel yılları Sekiz dokuz ve on yaşlarımı dolu dolu, tastamam üç sene Adıyaman' da geçirdim. Çok güzel yıllardı, hatta raha...
-
Geçen yıl yayınladığım Geçmişten Kırıntılar isimli yazımın bir yerinde 14-15 yaşlarımdayken hissettiğim platonik bir duygudan bahsetmiş o y...
-
Hayatım taze iken bir çiçek gibi idi. Öyle bir çiçek ki, katmerliliğinden, bir veya iki yaprak düşse de bahar rüzgarı kapısına gelip dilendi...
-
Red Kit ve Düldül Red Kit ve atı nadir ele geçirdikleri bir dinlenme anındadırlar. "Dostum Düldül haydutlar bizi biraz rahat bıraksa. ...
-
Kadın emekçilerinin mücadelesi 1800 lü yıllarda ABD' de kadın tekstil işçileri tarafından başlatılmış. Çalışma şartlarını beğenmeyen v...
Etiketler
- 2010
- 2011
- 27 mayıs İhtilali
- 7 numara
- ABD
- abla
- acemilik
- açlik
- Adıyaman
- afet
- ağabey
- ağaç
- Ağustosta Rapsodi
- aile
- akraba
- akrostiş
- akşam
- Albatros
- alış-veriş
- alışkanlık
- alışveriş
- alışveriş tutkusu
- Ali Muhittin Hacı Bekir
- Alphonse de Lamartine
- amatörlük
- anı
- anılar
- anılar...
- anlaşma
- anlayış
- anma
- anne
- anneanne
- anneler günü
- Antalya
- apartman hayatı
- arayış
- arıza
- Arka Pencere
- arkadaş
- armağan
- aşı
- aşk
- aşure
- Atatürk
- ateş böceği
- atom bombası
- Attila İlhan
- ATV
- ATV şarkı
- Avustralya Açık Tenis
- ayaz
- ayrılık
- aziz nesin
- B.Necatigil
- baba
- Babalar Günü
- bahar
- bahçe
- balkon
- banka
- Barbra streısand
- barış
- başarı
- başlangıç
- Baudelaire
- Bauelaire
- Bayrak
- bayram
- Beatles
- bebek
- bekir sıtkı erdoğan
- beklentiler
- BEN
- beste
- beşiktaş
- Betty Smith
- beyaz dizi
- beyaz diziler
- beyaz roman
- Bhagavatgita
- bilgisayar
- Bir genç kız Yetişiyor
- Bir sarkısın sen
- Bir Şarkısın Sen
- birlik ve beraberlik
- birliktelik
- bitki
- biyografi
- blog
- blogger
- börek
- Buddha
- bugün
- bulmaca
- buluşma
- buzdolabı
- Bülent Ecevit
- Cahit Sıtkı Tarancı
- can yücel
- Capra
- cehalet
- centilmen
- cesaret
- cevaplar
- cezerye
- cinayet
- cocuk
- cocuk.
- cocukluk
- Cronin
- Cumhuriyet
- Cüneyt Gökçer
- çalışma hayatı
- çaresizlik
- çay
- Çığlık
- çınar
- çiçek
- çiçekler
- çiğ
- çocuk
- çocuklar
- çocukluk
- çöp
- dalgınlık
- Daltonlar
- damat
- Damdaki Kemancı
- dans
- davetiye
- dayak
- dedikodu
- Defne Joy Foster
- demirhindi
- deneyimler
- deniz
- deprem
- dergi
- destan
- dilek
- dilekler
- dinlenme
- disko kralı
- diyet
- dizi
- doğa
- doğallık
- doğum günü
- dolap
- Doris Day
- dost
- dostluk
- dostluk.
- dostlulk
- duygular
- düğün
- dül dül
- dünya
- dünya kadınlar günü
- Dünya Prematüre Günü
- düşmanlık
- düşünceler
- düşünceler.
- Ecevit
- edebiyat
- Edgar Allan Poe
- Ekim
- Ekrem Bora
- Elazığ depremi
- emek
- emekli
- eminönü
- Emirgân
- Engelliler
- ephraim kishon
- erişkin
- erişlilmezlik
- erkek
- eski yıl
- eşek
- eşyalar
- etiket metiket yok
- Etkinlik
- eve dönüş
- evlat
- Ey Aşk Nerdesin
- eylül
- ezan
- Ezel
- Fakir Baykurt
- fal
- fanatizm
- Farrah Fawcett
- fasulye
- felaket
- felsefe
- fenerbahçe
- fırtına
- Fikret Otyam
- film
- filozof
- final
- Firari
- firuze
- fono
- formüller
- fotoğraf
- Frank Sinatra
- Futbol
- gazanfer özcan
- gece
- geçim
- Geçmiş
- geçmişten şarkılar
- gelecek
- gelin
- genç kız
- gençlik
- gerçek
- geyik
- gezi
- gezinti
- giden sene
- Gitanjali
- giysiler
- Govinda
- gökkuşağı
- göl
- gönülçelen
- gösteri
- göze çarpmayan debdebe
- gözyaşı
- Grace Kelly
- grizu
- gül
- Gülümse
- gün batımı
- güncel
- güneş
- Güneydoğudan öyküler-Önce vatan
- Günlük yaşam
- güven
- güz
- güzellik
- güzellikler
- haber
- haberler
- Hacer Buluş
- Hacivat
- hafta sonu
- hak
- hala
- harika çocuklar
- hasta
- hastalık
- hayal kırıklığı
- Hayali Küçük Ali
- hayaller
- hayat
- hayvan
- hayvanlar
- hayvanlar alemi
- hazan
- hediye
- Herman Hesse
- hiciv
- Hindistan
- Hiroşima
- Hitchcock
- hobby
- Hollywood
- hoptirinam
- hoşgörü
- hoşluklar
- http://www.blogger.com/img/blank.gif
- huzur
- hüsran
- hüzün
- ıhlamur ağacı
- ışık
- ibadet sohbet
- içimizdeki çocuk
- içtenlik
- iftar
- ihmal
- İhsan Varol
- ikiyüzlülük
- ikram
- ilaç
- ilginç şeyler
- ilişki
- ilkbahar
- ilkokul
- İlkokul şiiri
- İnci Ertuğrul
- İngilizce
- insafsızlkık
- insan
- insan halleri
- insan olmak
- insanlık
- intikam
- İslamiyet
- istanbul
- isyan
- İş Bankası
- işçi
- iyilik
- Jacques Brel
- James Stewart
- Japonya
- Jean Moreas
- Jim Reeves
- kabuk
- kadın
- kadınlar
- kahvaltı
- kahve
- kalıplar
- kalite
- Kamer Genç
- kan verme
- Kandil
- kaplumbağa
- kar
- Karagöz
- karanfil
- karanlık
- kardeş
- karışık duygu ve düşünceler
- karmaşa
- katiam
- kavafis
- kayıp
- Kayserispor
- keder
- kedi
- kediler
- Kelime oyunu
- Kemal Burkay
- kerpiç
- keşke
- keyif
- kıskançlık
- kış
- kız kardeş
- kızkardeş
- Kim Novak
- kiracı
- kishon
- kişisel
- kitap
- koka kola
- kolbastı
- komedi
- komik
- komşu
- komşuluk
- konser
- konut
- korku
- Korolar çarpışoyor
- koşullu refleks
- köpek
- kuaför
- kupa
- Kurban Bayramı
- kuyruk-bilim
- kültürel mozaik
- Lale
- latife hanım
- lezzet
- lisan
- lise
- Liz Taylor
- maneviyat
- manzara
- Marsel İlhan
- masal
- masumiyet
- maymun
- mazi
- meclis
- medya
- Mehmet Topuz
- mektup
- merasim
- Mevlana
- mevsimler
- Meyva Zamanı
- Michael Jackson
- mim
- misafir
- misafirlik
- Misak- ı milli
- mizah
- Montaigne deneme
- moral
- Mr. Smith
- muhabbet
- Muhabbet Kralı
- Muhammed
- muhasebe
- Murathan Mungan
- mutfak
- Mutfak şarkıları
- mutluluk
- Müge Anlı
- müzik
- müzik nostalji
- Nagazaki
- Nazım Hikmet
- nefret
- nekahat
- Nirvana
- Nisan
- Nişan töreni
- Noktürn.
- nostalji
- okan bayülgen
- olay
- olgunluk
- on line alışveriş
- ordan burdan
- Orhan Kemal
- Orhan Veli
- orman
- oruç
- otobüs
- otokontrol
- oyun
- ozan
- ödül
- öfke
- öğrenci
- öğretmen
- Öğretmenler günü
- ölüm
- ölüm yıldönümü
- ömür
- öykü
- Öykü Atölyesi
- özgüven
- özlem
- Paçoz
- Paçoz..
- Paris
- pasta
- paylaşım
- paylaşmak
- pazar
- pazar alışverişi
- pazar günü
- Pazar sohbeti
- pembe dizi
- pencere
- Piknik
- pişmanlık
- plan ve programlar
- planlar
- plasebo
- Platters
- polis
- popülizm
- program
- programlar
- radyasyon
- radyo
- Ramazan
- Ramazan davulu
- Red kit
- reklamlar
- resim
- resmi bayramlar
- Reşid Behbudov
- Rilke
- rin tin tin
- Roland Garros
- roman
- romantik
- romantizm
- röportaj
- ruh yorgunluğu
- ruhat mengi
- rüya
- saat
- sabah
- sadakat
- Sadettin Kaynak
- safiyet
- Sağanak
- sağlık
- sahur
- Samana
- samimiyet
- sanal
- sanat
- sanatçı
- sanatkar
- Saroyan
- Satürn
- schumann
- sebze
- seçkin
- seçme saçma sohbetler
- sel
- Selimpaşa
- Selmi Andak
- sergi
- sevdiğim şeyler
- sevgi
- sevgi soysal
- sevgili
- sevgililer günü
- sevinç
- seyahat
- seyirlik
- Seyyare
- Shakespeare
- Show TV
- sıcak
- sıkma
- sıradanlık
- Sidarta
- Sigara
- simit
- sinema
- sipariş
- sis
- soğuk
- sohbet
- sonbahar
- soru
- sorular
- spiker
- star
- still life
- su yücel
- suikast
- şablonlar
- şafak
- şans
- şarap
- şarkı
- şaşkınlık
- şeker
- Şeker Bayramı
- şerbet
- şermin
- şiddet
- şiir
- şikayet
- tabak
- tabletler
- tagore
- tanışma
- tansiyon
- tantuni
- tarif
- tartışma
- taşınma
- tatil
- tedavi
- teknoloji
- telaş
- telefon
- televizyon
- temizlik
- tenis
- tenis turnuvası
- terlik
- tevfik fikret
- Tırpan
- tiyatro sahne
- tokat
- toplantı
- Tövbeler Tövbesi.
- Transfer
- tren
- TRT
- TSM
- Ttv
- Tuna Huş
- tutsak
- tuvalet
- tüketim
- Tülin Oral
- Türkan Saylan
- türkü
- TV
- Uğur Mumcu
- umut
- unutma
- uyku
- Üç Hür El
- ülke meseleleri
- ümit
- üretmek
- ütü
- vahşet
- vakit
- Vasuveda
- vatan
- William Holden
- William Wordsworth
- Wimbledon
- yağlıboya resim
- yağmur
- yalnızlık
- yaprak
- yarışma
- yaşam
- yaşlılık
- yatak
- yaz
- yeğen
- yeğenlerim
- yeme-içme
- yemek
- yemekteyiz
- yeni yıl
- yeni yıl kartları
- yesterday
- yıl dönümü
- yılbaşı
- yıldız
- yıldönümü
- yoksulluk
- yol
- yolculuk
- yolculuk.
- yorgünluk
- Young at Heart
- yönetici
- yün
- yürüyüş
- zaman
- Zeki Müren




