Yorumsuz  

Posted by Asuman Yelen in , ,




Yıllardır gölge verir

Bir ıhlamur şurda

Ne hülyalar kurardım

Serin gölgesinde













Nasıl gülsün nasıl gülsün

Doğa sana nasıl gülsün

Hep durmadan tahrip ettin

Doğa sana nasıl gülsün


Aydın İnan














Nerde geniş dallarla

Benim ıhlamurum

Yaprakları altında

Dalardım uykuya










Hep sevgiyle kalın...

Çocuk-Melek  

Posted by Asuman Yelen in , , ,


Onlar bağırışıyor. Döğüşüyorlar, şüphe ediyor ve yeise düşüyorlar; boğuşma ve çekişmelerinin sonunu bulacağa benzemezler.

Senin hayatın, saf ve ürpermeyen bir ışık alevi gibi onların arasına katılsın ve onları susturarak sevindirsin çocuğum.

Onlar hırs ve hasetleri yüzünden zalimdirler, sözleri de kana susamış gizli hançerler gibidir.

Git onların dargın kalpleri arasında dur, çocuğum, ve tatlı gözlerin tıpkı günün mücadeleleri üzerine inen affedici akşam sessizliği gibi onlara baksın.

Sen yüzünü onlara göster ki, her şeyin manasını anlasınlar, çocuğum; kendini onlara sevdir ki, onlar da birbirlerini sevsinler.

Gel ve uçsuz bucaksız mükemmelliğin koynunda yerine otur çocuğum. Güneş doğarken kalbini yeni açan bir çiçek gibi aç ve yükselt ve gün batarken başını eğ ve sessizlik içinde günün ibadetini tamamla.

R.Tagore

Güz Düşünceleri  

Posted by Asuman Yelen in ,

Aferin Asu  

Posted by Asuman Yelen in ,


Çok seneler önce, Güneydoğuda, uzak, yemyeşil bir beldedeyiz. İlkokul dördüncü sınıfa gidiyorum. Bir hafta sonu okul bir piknik düzenliyor. Annem kek, börek yapıyor. Çantalar hazırlanıyor. Okulun tüm çocukları, bir dere kenarında, ağaçlar arasında toplanıyoruz. Çimenlere örtüler seriliyor. Kekler, börekler, bazlamalar, keteler konuyor. Sütler, ayranlar mika bardaklara dolduruluyor. Yiyor-içiyor, koşup-oynuyoruz. Ayaklarımızı suya sokuyoruz. Yorulana kadar oynuyor, sonra evlerimize dönüyoruz.

Birkaç gün sonra, babam işten eve döndüğünde beni yanına çağırıp koklaya koklaya yanaklarımdan, alnımdan öpüyor. Sonra cebinden çıkardığı zarfı bana uzatıyor. Mektubu çıkarıp okuyorum. Öğretmenimi çok heyecanlandırıp mutlu eden olay, benim farkına bile varmadığım bir ayrıntı. Hafta sonu pikniğinde, yöre halkı çocukları ile aynı sofraya oturup, onlarla birlikte oynayan bir tek "garip" benmişim. (Anadolu'da yöreye geçici olarak gelen memur aileleleri bu şekilde tanımlanır.) Sınıfta da aynı şeyi gözleyen öğretmenim, beni yetiştiren babamı tebrik etmiş. Beni uzun uzun övmüş, göklere çıkarmış.

Babam o gece oturup üzeri suluboya bahar dalları ile bezeli bir kart hazırlıyor. Sonra herhangi bir kağıdın kenarlarını çini mürekkebi ile süsleyip, ortasına da "Aferin Asu" yazıyor. El emeği..Sevgi ve gurur ile. .

Şİmdi de bulunduğu yerden aynı sevgi ve gururla beni izlediğine eminim.

Herkesin Babalar Günü kutlu olsun...

Gri omuzlu, geniş gözlü  

Posted by Asuman Yelen in , ,



Son zamanlarda ziyadesiyle kasvetlenen zavallı blogumu artık güldürmemin zamanı geldi de geçiyor bile. Şimdilik eski bir postla idare edelim. Bu arada kafayı toparlayalım. Yenileri de arkadan gelecek inşallah.

Beyaz dizi okurlarına şiddetle önerilir..


"Stacy 18 -19 yaşlarında, uzun gür ve parlak (siyah, kızıl ya da sarı) saçlara, dolgun göğüslere, mevzun bacaklara, iri ve uzun kirpikli (mavi, yeşil,sarı ela ve nadiren de siyah renkli) gözlere sahip, hanım hanımcık bir kızdır.Doğduğundan beri aynı küçük kasabada yalnız yaşamaktadır. Anne ve babası bir kazada ölmüştür. Kasabanın kütüphanesinde , ya da yaşlı bir doktorun veya avukatın yanında az bir maaşla çalışan, kendi halinde bir kişidir.

Günlerden bir gün, dünyanın öbür ucundan bir yerden bir mektup gelir. Uzak akrabalardan hiç tanımadığı yaşlı bir teyze ya da amca ölmüştür ve tek mirasçı kendisidir. Tropik adalardan birinde bir evi gidip teslim alması istenmektedir.

Stacy’cik bir hafta içinde evini satar, uçak biletini alır. Gideceği yere uygun şortlar ve bikiniler alır .Çok güzel çeşitli renklerde elbise, her ihtimale karşı birkaç tane gece elbisesi de satın aldıktan sonra valizlerini alır yola koyulur.Önce uçakla adanın bağlı olduğu ülkeye, sonra sırasıyla şehre,kasabaya, kasabada geceyi bir otelde geçirdikten sonra sabahleyin erkenden bir motorla adaya ulaşır.

Sevgili Stacy, bir araba kiralar ve nihayet sevgili kulübesine vasıl olur. Ama bir de bakar ki ev bakımsızlıktan harabeye dönmüştür. Verandanın parmaklıkları, sallanan iskemlenin bacakları kırık döküktür. İçeri girer. Perdeler yırtık pırtıktır. Duvarların sıvası dökülmüştür. Her yerden örümcek ağları sallanmaktadır. Ev toz toprak içindedir. Mutfak ve üst kattaki yatak odaları de aynı şekildedir.

Zavallı Stacy birkaç damla gözyaşı döktükten sonra, derhal silkinir ve üzerine daracık bir blucin, bavula nerden karıştıysa, yırtık pırtık bir penye bluz geçirir, parlak saçlarını da bir küçük eşarpla topladıktan sonra işe koyulur.

........................................................................................................................................................

Güzel Stacy, kumlara serdiği kadife havluya yorgun ama diri vücuduyla sere serpe uzanmıştır. Güneş henüz tepededir. Çok yorgundur ama,tüm işleri bitirdiği için de son derece mutludur.

Önce bütün alt katın örümceklerini temizlemiş, duvarlarını sevdiği lila rengine boyamış, diktiği aynı renkli perdeleri, silip çerçevelerini boyadığı pencerelere asmış, yerleri süpürüp, tahtaları önce fırçalayıp sonra cilalamış, sonra yukarı kata çıkan merdivenleri silip trabzanlarını tamir ederek cilalamış, sonra kendi yatak odasını havalandırıp temizleyip eşyalarını dolaplara (tabii önce temizleyip sildikten sonra) yerleştirmiş, camlarına diktiği romantik tül perdelerini asmış, sonra diğer iki yatak odasını pırıl pırıl yaptıktan sonra banyonun yerlerini lavaboyu,küveti,muslukları ilaçlı sularla ovmuş, sonra tekrar aşağıya inip en sona bıraktığı mutfağın bütün dolaplarını boşaltıp tüm tencere tabak ve bardakları yıkayıp dolapları sabunlu sularla elden geçirdikten ve yerlerini sildikten sonra duvarlarını ve raflarını yeşil yağlıboya ile boyamış, camlarına dantel perdeler asmış, bu arada açlığını fark edip kendisine, bulduğu malzemelerle çarçabuk bir portakallı ördek hazırlayıp yemiş, sonra hemen yukarı banyoya girip doldurduğu küvette biraz uzanıp yorgunluğunu atmış, tozundan toprağından arındıktan sonra, küçük kırmızı bikinisini ve üzerine havlusunu geçirmiş, az önce mutfakta hazırladığı kahveyi de, verandada önce tamir edip sonrada bir güzel boyadığı sallanan iskemlesine dikip yerleştirdiği rahat minderine oturarak yudumladıktan sonra, şimdi nihayet sıcacık güneşin altındadır.Gözlerini yumar ve yeni evde geçirdiği bu ilk günün yorgunluğunu atmağa çalışır."

Biyonik bakire Stacy, hayatının bir döneminde beyaz dizi okumuş tüm kadınların çok iyi tanıdığı bir karakterdir. Bunların hepsi üç aşağı beş yukarı aynıdırlar. Çok marifetlidirler.

Uçsuz bucaksız bir çiftliği çekip çevirirler, at binerler ,uçak kullanırlar, koca bir şirketi yönetirler, amma velakin, şu karşılaştıklarında içlerini titreten, uzun boylu, adaleli bacaklı, gri omuzlu geniş gözlü, şu sinirlenince dudakları çizgiye dönüşen ve direksiyonu tutan ellerinin eklem yerleri bembeyaz kesilen yakışıklı karizmatik adamların kendilerini sevdiğini 159 sayfalık (inanmazsanız bakın, bütün beyaz diziler 159 sayfadır) romanın son on sayfası gelmeden anlayamazlar.

Ben beyaz diziyle emekli olduktan sonra tanıştım. İtiraf etmem gerekirse, hoşlanarak zaman zaman kalbim çarparak okuduklarım oldu. Tabii ciddiye almadan, eğlenerek, gırgır geçerek okuduklarm çok daha fazlaydı. Stacy’in hikayesi “alıntı” değil, beş-on beyaz diziden aklımda kalanlardan” çalıntı” olarak tanımlanabilir. Zaman zaman bu tarz , ama Türkiye’de geçen, kahramanları Türk olan ve güldürmeyi amaçlayan bir roman yazmayı düşünmüşümdür. Yazarken çok eğleneceğimden eminim. Kim bilir, belli mi olur, yaparım belki.

Görüşmek üzere...

Cenaze  

Posted by Asuman Yelen in ,




Çok eski zamanlardan bir şiir takıldı aklıma bugünlerde.. Ortaokul çağlarında bir takvim yaprağında görmüştüm galiba. Yüksek sesle okununca kulağa da hoş geldiği için olsa gerek aklımda kalmış sözleri. Bazı yerlerini tam hatırlayamadım, bazı yerleri yanlış olabilir ama ne gam. Zaten sanal dünyadayız öyle değil mi. Ben de dedim ki, doldur boşlukları yaz gitsin be asu..Şair de affediversin beni. (Galiba Coppee idi.)



Tak tak tak tak... hızlı hızlı çakıyor
Tak tak.. Doğramacı tabut yapıyor.



Doğramacı, doğramacı

Ya çam ya ceviz ağacı

Ağır, büyük bir tabut çak

İçinde GÜVEN yatacak




Ak ipek döşe içini

Hatırlatsın yiğitliği

Kurdele koy mavi mavi

Hatırlatsın dürüstlüğü.





Orada dere kenarında

Kara ağaçlar altında

Cıvıldarken guguk kuşu

Bir riyakar vurdu onu





Doğramacı, doğramacı

Ya çam, ya ceviz ağacı

Ağır büyük bir tabut çak

İçinda GÜVEN yatacak.


Asıl adı *Noktürn* olan bu şiirin gerçek sözleri ezberimde olduğu halde, özellikle değiştirdim.
Şairinden emin değildim. Öğrendiğime göre Yunanlı şair Jean Moreas'a aitmiş. (22,6,2009)






Hep sevgi ile kalalım...

Paçoz'un dersi  

Posted by Asuman Yelen in , , ,


Hoş geldiniz hocam, ilk merhaba benden olsun diyor resimdeki güleç yüz. Hoşuma gidiyor “hocam” sözü. Demek yüksek sesle dile getiriyorum ki “kesin ODTÜ lüdür diyor yeğenim. Beni ODTÜ de gezdiren uzak bir yeğen geliyor aklıma. İçtiğim çayı hatırlıyorum.
Sonra bir uzun liste. Hoş geldiniz ler,” hayırlı olsun” lar. “Bize de buyrun” lar. Çılgınlar gibi oradan oraya koşuşturuyorum. Elbiseler..yemekler.. çiçekler.. şiirler.. hikayeler.. Şiirler, hikayeler yüksek sesle okunuyor. Bazıları tekrar tekrar okunuyor. Yahu burada derya var. Bu ne yaman bir telaşe.
Bugün ne yazsam acaba.?? Akışına bırak. Doğal ol. Bak herkes ne kadar doğal. Keyifli isem keyifli şeyler.Hüzünlüysem hüzünlü şeyler yazıyorum. Herkese gururla anlatıyorum. Şu ana kadar yürekten hissetmediğim yahut yaşamadığım hiçbir şeyi yazmadım diyorum. Daha fazla yazmam gerektiği zamanlar için farklı planlar kuruyorum bir taraftan. (Bir hikaye tasarlamak gibi)
Gündelik kahve birlikteliklerimizde, bendeki coşkuyu gören kızkardeşim, heyecanımdan endişeli. Yavaş ol, bu ne heyecan diyor. Bu huyuna kızıyorum. “Temkinli oğlak no’lcak diyorum içimden. “Paçoz’u alırken de böyle hiç düşünmeden atladın. Acıdın, kıyamadın. Çektiklerini, pişmanlıklarını hatırla diyor sevgili kardeşim. Hah işte diyor, gülümsüyorum. Fena mı oldu, hiç hayal kırıklığına uğrattı mı beni?
Paçoz. Yanımda kırgın, mahsun yatan güzel arkadaşım. Ne çok ihmal ettim onu bu bir buçuk aylık süreçte. “Sus Paçoz.” “Görmüyor musun yazı yazıyorum paçoz.” “Çocuklar, biri şunu yanımdan alsın. Çok ilginç bir yazı okuyorum.”
Ve Paçoz, Hiç zorluk çıkarmadan, sabırla, sırasını bekleyerek ve hep yanımda olarak. Hırlamadan, tıslamadan, düşmanlık etmeden. Hiç kendini saklamadan, hiç arkadan iş çevirmeden, başkasının peşine takılıp, beni unutmadan, öylece hep bekleyen sadık dost.. Şimdi artık memnun. Biraz da mağrur. Neden mi. Bir kere daha kanıtlıyor kendi üstünlüğünü insanlara karşı.
Ondan özür dilemeliyim.
Hep sevgiyle kalın…

Bir hayat masalı  

Posted by Asuman Yelen in , , , , ,




On sekiz yaşındayken yazmıştım bu dörtlüğü. Öyle şeyler yaşamıştım ki, kendimi yüz yaşında gibi hissediyordum. Ardarda yaşadığım deneyimler, zehirli bir hormon gibi beni birdenbire öyle sağlıksız bir şekilde olgunlaştırmıştı ki, dünya anlamsız, gündelik hayat, gündelik işler, yaşıtlarım, onların, aslında sağlıklı ve doğal olan rutinleri, bana sıkıcı ve çekilmez geliyordu. Çook uzak yıldızların arasında, içinde yalnız kendimin yaşayacağı büyülü bir acılar dünyası kurmuştum. Orada yaşayıp gidiyordum.

Zaman zaman şiirler okuyordum Lamartine'in Göl'ü gibi, Bekir Sıtkı'nın Sessiz Senfoni'si gibi sevilenin ölümüne dair. Savaş ve Barış'taki Prens Andrey'in ölen karısının arkasından, ağaçlıklı yolda yürürkensöylediği tiradı okurdum yukarıdan, aşağıdaki dostlarıma. Çok severlerdi beni. Bir parça hayranlık da duyuyorlardı. Öyle ya ben parlıyordum artık, yukarılarda, parlayan yıldızların arasında.

Bazan biri sesleniyordu yukarıya cılız sesiyle. " Ne güzel şeyler söylüyorsun, seni dinlemek hoşuma gidiyor." Ben sessiz hüznümle vakur bir şekilde çeviriyordum başımı. Bazan birkaç tanesi birden geliyor ellerini uzatıyorlardı. Yıldız mabedin çok güzel. Sen de çok efsunlu ve doğru şeyler söylüyorsun. Niçin ara sıra yanımıza gelmiyorsun? Ya da yanına uğramamıza izin vermiyorsun?
BİZİM DE SANA SÖYLEYECEĞİMİZ HOŞ BİR ŞEYLERİMİZ OLABİLİR. Sen çok hüzünlü ve yalnızsın."

İşte bu beni çok sıkıyordu. Onları seviyordum. O kadar. Onlarla paylaşacak neyim olabilirdi ki. Çok sıradandılar. Biraz da gevezeydiler. Bu uzak yıldızlar, bu büyülü mabed, benim engin, acılı, karanlık ruhumu aydınlatmak, şair ruhumu beslemek için gerekliydi. Onların buna ihtiyacı yoktu ki. Aptalca şakaları, sahte nezaketleri, yalakalıklarıyla varsın birbirlerini pohpohlasınlardı. Ama kahretsin onları seviyordum da. Kırılmalarını da hiç istemiyordum. "Sevgili dostlarım. Sizi seviyorum ama lütfen bana ilişmeyin. Bana yaklaşmanız, beni anlamanız mümkün değil. Suç sizde değil. Sizler normalsiniz. Hormonlu olan benim, e mi canlarım" diyip bir de gönüllerini alıveriyordum.

Sonra nasıl oldu bilmiyorum, kendimi yeryüzünde, küçük adamların arasında buldum. Sanıyorum, sebebi, vakitsiz vücuduma giren kötü hormonların beni hasta etmesi idi. Hayatın insana öğrettiği en acı tecrübelerden biri de yalnız başına iken geçirilen hastalıklardır. Kuyruk hep dimdiktir. Yüksek perdeden benim kimseye ihtiyacım yok diye babalanırsın. Amaaa, hastalığa gelince iş değişir. Allah kimseyi o duruma düşürmesin. Küçük dostlarım bana baktılar, beni iyileştirdiler.

Seneler geçti. Acılar bitmedi. Ama artık büyümüştüm. Bu sefer kötü hormonlara izin yoktu artık. Zaten çoktan bağışıklığımı da kazanmıştım. O kadar çok şey yaşamıştım ki, tabii buna seneler de dahil, ayırmadan insanları sevmeyi, kimseleri yargılamamayı, beni kıranlara gülüp geçmeyi, hatta yaş ilerledikçe, ihtiyaç halinde, olabildiğince saçmalamayı becerebiliyordum. Üstelik şimdi bunu yapabileceğim bir de blogum olmuştu.

Bu güne gelince..Yüz yaşındayım ama, onsekizimde hissediyorum.

Yazı yazmayı, yazarken uzun cümleler kurmayı (şöyle, süslü, ağdalı cinsten) ha evet bir de bol bol parantezlerle o cümleleri iyice karmaşık hale getirmeyi seviyorum. İyi ki blogger olmuşum da genç, yaşlı, ergin, ergen bir yığın insanla selamlaşıyor, hasbihal edebiliyorum. Bazı insanlar, nezaketi hep sahtelik olarak kabul etseler de ben, gerçekten nazik bir insanım. Kavgada bile. Küfretmeden kavga etmenin de iki yüzlülük olduğunu kabul etmiyorum. Küfredeni de yargılamıyorum.

Ha, bu arada, yıldızlara bakmaktan hiç vazgeçmedim. Onlar hep parlak ve güzeldir. Mabetler ise büyülü ve çekici. Ama gerçek dünya hepsinden güzel.

Hep sevgiyle kalın...

Blog Widget by LinkWithin