Paçoz' dan ilk haber...  

Posted by Asuman Yelen




Bu pembe şapkalı güzellik galiba bir süre daha beni bırakmayacak.

Sandığımızdan çok daha güçlüymüş meğer.

İlk iki gün doktor dahil hepimiz çok korktuk ama benim melez

kızım siz beni ne sanıyorsunuz dedi ve fırladı ayağa.

Bu gün bütün evi bir güzel dolaştı. Eski yattığı yerlerde

uzandı. Çalan kapıya havladı. Havlayan köpeklere (sesi biraz

tiz de çıksa) cevap verdi.

Şu sabah akşam serumları ve yakan 3 iğne de biterse

ondan keyiflisi olmayacak.

Ah tabii bir de şu pembe zımbırtıyı geçirmeseler boynuna.

Ama dişleriyle dikiş yerlerini kaşımaya kalkınca mecburen

ve daha uzun bir süre taşımak zorunda.

Şimdilik haberler iyi.

Dualara devam...


Herkese sevgiler...




Kritik Süreç  

Posted by Asuman Yelen

Paçoz bu sabah ameliyat oldu. Göğsündeki ile birlikte son zamanlarda

onu çok rahatsız eden, yemesini içmesini engelleyen ağzındaki kist,

(ve çene kemiğinin bir tarafı) temizlendi. Önümüzdeki 1 ay içinde ya

tekrarlayacak ya da yavrum daha birkaç sene benimle.

Dualarınıza ihtiyacımız var...

Neşet Ertaş  

Posted by Asuman Yelen



Sazıyla, sözüyle ve yüreğiyle koskocaman bir "sanatçı" ydı.

Tıpkı çocukluk radyolarımızı  süsleyen babası Muharrem Ertaş gibi.

Allah rahmet eylesin.


Beş Behzat  

Posted by Asuman Yelen

















Diziyi uzun boylu konuşmak istemiyorum...

Benimle birlikte tüm izleyenleri alıp götüren, savurup dağıtan, biraz da,

buna teşne bir durumdaysanız, içerinizi dağlayan farklı bir şey.

Benimki gibi ağzından duyduğum en kötü söz "eşşek kafalı" olan,

balçık çamurun içinden ayakkabıları pırıl pırıl  çıkmasını becerebilen,

her öğlen yemeğe geldiğinde pantalonu buruşmasın diye iskemleye

dikkatle asan bir babanın evladı ve basket oynayan çocuklara yakınlarından

geçerken sinkaflı küfürleri yasaklayan biri  olarak, Behzat tiplemesinde

beni çeken daha doğrusu bana kendini sevdirenin ne olduğunu da

uzun uzun yazmak istemiyorum. Zaten öyle yapay, öyle plastik bir

dünyada, sahte "canım" lardan, dillerden düşmeyen ama içi boşaltılmış

"sevgi" sözcüğünden bu denli bezmişken, bu doğallığa bu haliyle bile

dört elle sarılmamızdan daha anlaşılır ne olabilir ki. O, algıları açık,

farkında ve tüm bunlardan vena halde muzdarip olanların bayrağını

en önde taşıyor ya. Nasıl taşırsa taşısın...Doğulu bir tanıdığın deyişiyle,

tavrına-tarzına gurban....


Karısının mezarı başında önce yine herkesi şaşırttı Behzat.

Görev sayılabilecek ne varsa, gereken herşeyi usulüne uygun, sükunetle

yerine getirdi. Yasin okunurken, toprak atarken, taziyeleri kabul ederken,

tek bir damla gözyaşı dökmedi.

Herkes gittikten, kendisiyle başbaşa kaldıktan sonra diğer Behzat' lar

çıktılar ortaya. Alt benlikler. Acıdan kıvranan, isyan eden, şaşırmış ve

korkmuş, kabullenmiş ve yıkılmış, kabullenememiş boşlukta...

Bu müthiş güzel anlatım için senaristi, yönetmeni oyunculuk için de

Erdal Beşikçioğlu' nu yürekten kutlamak gerek.


İzlerken, herkes kadar ben de kendi yaşantımdaki kayıpları ve duygularımı

hatırladım.

Babamı kaybettiğimde hissettiklerim sadece büyük bir acıydı. Ağlayarak

uyuduğumu, uyanınca yeniden ağlamaya başladığımı hatırlıyorum. Acısını

katıksız yaşayan ve gösteren bir çocuktum.

Annemde ergenliğin sonundaydım. Acıma eşlik eden onun kadar büyük isyanım

vardı. Diğer taraftan, Rayuş çok küçüktü. Kontrollü olmak, en kısa zamanda

normal yaşama dönmek gerekiyordu.


Çok sevilen biri dönüşü olmayacak bir biçimde kaybedildiğinde gerçek

yaşamın tek gerçeğinin bu olduğu küüt diye çarpıyor insanın yüzüne.

Önce isyan ediliyor. Sonra tövbe ediliyor. İnanmak zorundasınız öte

dünyaya ve vuslata. Kabuğunuza girmek, vuslatı tek başınıza, yalan

dünyanın içine çekilmeden, yeniden yapay kavramların esiri olmadan

sükunetle beklemek istiyorsunuz. Ama olmuyor. Olamıyor. Bırakmıyorlar.

Kaya gibi sert görünmek istiyorsunuz. Ama meşrebiniz buna izin vermiyor.

Anlamaz, aldırmaz görünmek istiyorsunuz olmuyor.

Yancı, yandaş ya da yalaka olmayı beceremiyorsunuz. Geriye tek tercih

kalıyor. Yalnız olmak....Herkese, herşeye boşvermek.

Her ölümde her acıda daha bir sorgular hale geliyorsunuz insanları,

hayatı. Duygular, durumlar, duruşlar çeşitleniyor. Şaşkınlıkla kabulleniş,

isyanla iman arasındaki sessiz çatışma her seferinde biraz daha

şiddet kaybına uğruyor. Duygular köreliyor. Acı biçim değiştiriyor.

Önünüzden geçip giden bir cenaze arabasına boş gözlerle bakabilirken,

açık bir pencereden kulağınıza geliveren bir ezgiyle öyle bir sarsılıyorsunuz ki

oradan kaçarak uzaklaşmazsanız oracıkta ölüverecekmişsiniz gibi

geliyor. Kaçmanız da ölüm korkusundan değil, geride kalan sevdiklerinize

bunu yaşatmama telaşından. Ve daha bir sürü şey...Ve karmakarışık, içiçe.


Yaşam ayrı, ölüm ayrı, insanı parça parça etmek için elinden geleni

ardına komuyor. Her bir parça, alıp bizi bir yana savuruyor.

Kimi yönetmeğe kalkıyor, kimi zayıf düşürüyor, kimi korkutuyor,

kimi şaşırtıyor. Biri çekip gitmek için yanıp tutuşurken, diğeri  "devam,

devam..."  diye yalvarıyor.

Anlatmak istediğim, beş Behzat az...






Danışma  

Posted by Asuman Yelen






 "Henüz küçük bir çocukken, civarımızdaki ilk telefonlardan biri de

bizim eve alınmıştı. Merdivenin altında duvara çakılı cilalı tahta

kutusunu çok iyi hatırlıyorum. Pırıl pırıl dinleyicisi kutunun kenarında

asılı duruyordu. Hatta numaramızı bile hatırlıyorum. 105."


Lise öğrencisiydim, Paul  Villiard' ın "Danışma" isimli bu öyküsünü

ilk okuduğumda. Yeni bir büyük kayıp yaşamıştım ve o yüzden

sanırım, şişmiştim ağlamaktan.

30 lu yaşlarımın başında ingilizcesi  "İnformation Please"

orijinal başlığıyla yeniden karşıma çıkınca

hemen hatrlamış pek de etkilenmemiştim doğrusu o zaman.

Bir sürü benzeri olan, sıradan acıklı bir öyküydü yalnızca...


Bu gün eşelenip  tozların arasından alıntı defterimi buldum.

Gözden geçirirken çıktı karşıma. Okuyunca yine gözyaşına

 boğuldum. Nasıl boğulmam....    Neyse öyküye devam edelim.


Devamında Paul minicik yaşında telefonla ilgili heyecanını

küçük şaşkınlıklarını anlatır. En çok ilgisini çeken de kutunun

içindeki adı "danışma" olan bilgedir. Annesi sık sık yol tarifi,

yemek tarifi ve bir çok konuları sormaktadır. Sonra annesinin

olmadığı bir gün çekiçle parmağını incitir, bir taburaye çıkıp

numarayı çevirir ve ağlıyarak  durumu anlatır. Karşıdaki tatlı sesli

Sally onu yatıştırdıktan sonra dolaptan buz çıkarıp parmağına

 bastırmasını, ağrısının geçeceğini söyler.

Bu, güzel bir dostluğun başlangıcı olmuştur. Okula başladığında

dersleriyle, sonrasında  beslediği hayvanların bakımıyla,

çıktığı seyahatleriyle ilgili, ve daha bir sürü, öğrenmek istediği

her şeyi ona sorar. Tatlı sesiyle, sabırla her soruyı yanıtlar Sally.


"Evdeki kanaryam Petey öidüğünde Danışma' yı aradım ve

bu acıklı hikâyeyi ona da anlattım. Danışma, bir çocuğu teselli

ederken söylediği bildik sözcüklerle beni teselliye çalışıyordu.

Fakat kederim geçecek gibi değildi. Günün birinde kafesin dibinde,

ayakları havada bir tüy yığını haline geleceklerse, niçin kuşlar

ötüyor, insanlara neş'e getiriyorlardı.?

Danışma, kederimin derinliğini sezmişti. Yavaşça, 'Paul, unutma ki

şarkı söylenecek başka dünyalar da vardır' dedi."


Sonraki yıllarda, Paul ve ailesi başka yere taşınır. İletişim

kesilir. Paul  yetişkindir artık. Bir rastlantı onları telefonda yeniden

karşılştırır. Paul onu sesinden tanıyıp kendsini hatırlatmaya

çalışırken, Sally ona parmağının hala acıyıp acımadığını sorar.

Bu sefer aralarında sıkı bir telefon dostluğu başlamıştır.

Pilot olan Paul, ona gittiği yerlerden bahseder. Her fırsatta

onun nöbet saatini kollayıp arar ve tatlı tatlı sohbet ederler.


"...Tam üç ay sonra yine Seatle havaalanında idim. Bu defa

danışmanın sesi değişikti. Sally' yi istediğimi söyledim.

'Arkadaşı mısınız?'

'Evet, eski bir arkadaşı.'

'Şu halde üzülerek söylemek zorundayım. Sally son birkaç senedir

hasta olduğu için ancak yarım gün çalışabiliyordu. Beş hafta

 evvel de öldü.'

Telefonu kapatmadan evvel aynı ses 'bir dakika' dedi. 'Acaba 

isminiz Villiard mı?'  'Evet.'

Sally sizin için bir mesaj bırakmıştı.'

'Nedir acaba?' diye sorarken ne olduğunu adeta biliyor gibiydim.

'İşte burada. Okuyorum. -Ona şarkı söylenecek başka dünyalar

da olduğunu- söyle. Ne demek istediğimi anlayacaktır.'

Teşekkür ederek telefonu kapadım. Sally' nin ne demek istediğini

çok iyi anlamıştım."






Gel Ey Seher  

Posted by Asuman Yelen



Duvar  

Posted by Asuman Yelen


Tam tenis havası...

Biraz serin, biraz kapalı ve yağışsız.

Emekli olduktan sonra sık sık koşardım Çamlıca' ya.

Havalar bozulmaya (!) başladığı ve okullar da açıldığı için

 tesis, dolayısıyla kortlar bize kalırdı.

Çok severdim tenisi...

Hala da çok severim, artık oynayamasam da...

Yumuşacık bir servis atışıyla topu karşıya geçirmek ve

pozisyon alıp heyecanla, keyifle, dikkatle, karşıdakinin

topu geri yollamasını beklemek. Gelen topun düştüğü yere göre

konuşlanıp,  özenle, kontrollü bir vuruşla yine partnerine

ulaşmasını sağlamak. Hoş bir tempo yakalayıp süreklilik

sağlanabilirse, oyunun tadına doyum olmaz. Kan ter içinde

çantaları toparlayıp ayakları sürüye sürüye soyunma odalarına

giderken dünyanın en mutlu insanısınızdır. Ama çok da kolay

elde edilebilir bir keyif değildir bu.

Burada partnerin önemi çok büyüktür.

Benim gibi ortalama seviyede ama iyi niyetli bir oyuncuysanız

bu uyumu yakalamanız partnerinizin karakteri ile ilgili olarak

çok kolay, çok zor ya da imkânsız olabilir.

Kimi partner, kararsız ve çekingendir. Önüne düşen topa öyle

hafif vurur ki çok uzağınıza düşer. Oyunu kurtarmak adına

topa yetişmek ve karşılamak için büyük çabalar sarfedersiniz.

Bazan bu çaba karşılığını bulur, karşı tarafı harekete geçirir

o da gerekli çabayı göstermeye başlar. Ama yine de çok yorulan

siz olursunuz. Bazan da oyun durur, kalır.

Kimi usta ama çok hırslıdır. İlla skor tutmak, kazanmak ister.

Bunun için sert vuruşlar kullanır. Sayılar gider gelir ama her

sayı oyunu kesintiye uğratır. Yenseniz bile tatmin olamazsınız.

Bazan karşınızdaki sizden çok iyidir. Öyle güzel toplar düşürür ki

önünüze, kötü karşılık vermek imkânsızdır. Sonuna kadar top

aranızda ahenkle süzülür.Vaktin nasıl geçtiğini anlamazsınız.

Kimi zaman da öyle biri çıkar ki karşınıza, topa nasıl vuracağı

belli değildir. Kısa vurur, köşeye yollar,  fileye takar, havaya

 uçurur, öyle ki oyunun selameti için bir öne bir yana bir ileri

bir geri koşturur durursunuz. Ya siz tıkanır kalırsınız, ya da beriki

sıkılır, gider.


Bir de işin duvar faslı vardır. Aslında bu, maça ya da oyuna

hazırlık safhası olarak düşünülür ama, benim için başlı başına

bir zevktir.

Bilmeyenler için, bu durumda partner duvardır. Topu duvara

çarptırıp dönüşünü dikkatle beklersiniz. Siz nasıl vurduysanız

öyle döner. Sert ya da yumuşak.

Önce yavaş yavaş başlarsınız, keyfiniz yerindeyse öyle devam

edersiniz. Kafanız bozuksa sert vurur, yorulana kadar koşar

durursunuz. Öyle ki kolunuzu ve bacaklarnızı hissetmez olursunuz

bitince. Hazzın dibidir bu yorgunluk. Ardından huzur geri gelir.

Duvar yapmanın güzel yanı, kendi oyununuzun hakimi olmanın

dışında, yolladığınız topların geri dönmeme ihtimalinin

ortadan kalkmış olmasıdır. Biraz çaba, biraz özenle düz duvarı

dize getirirsiniz. Sizi asla hayal kırıklığına uğratmaz. Adam gibi

yolladığınız tüm topları adam gibi karşılar. Sıkılmaz, yarı yolda

bırakmaz, şaşırtmaz. Yanlış yaparsanız  aynen iade eder, sert

yaparsanız da aynı sertlikle karşılık verir. Ama topu mutlaka

geri yollar.


Bu günlerde ben, o sessiz duvarın mükemmel dostluğuna

sığınmak, biraz kendimle başbaşa kalmak, yaşam, sevgi,

dostluk, güven kavramlarını bir kez daha sorgulamak,

sonbaharı özümsemek, biraz geçmişte gezinmek istiyorum.

Buradayım, hiç bir yere gitmiyorum.

Sadece biraz duvar yapmak istiyorum...

Stres atmak, huzur bulmak için.


Sevgiyle kalın...








Eylül' den bir Pazar Sohbeti  

Posted by Asuman Yelen



Tam da efil efil bir sonbaharda, hafiften esen rüzgârla ürpererek,

güneşin tatlı yüzüyle ısınarak güzelim Eylül' ün tadını çıkarmaya

başlamışken Temmuz' un boğucu, çaresiz sıcakları yeniden doluverdi

parka. Sabahın sekizinde oturduğu çimenlerin üzerinde soluğu adeta

hırıltıya dönüşen Paçozla serin evimize kaçar gibi döndük.

Bu Pazar ve bu hafta zor geçeceğe benziyor...


Telaş bitti. Koray evlendi ve gitti.

Kurumumun Çamlıca' daki tesisinde açık havada, masalarımızdaki

mumların romantizmi, her tür müziğin keyfi ve coşkusuyla

dost yüzlerle kutladık bu birliktelik akdini.

Başladığı gibi güzel, sonsuza kadar sürer inşallah.


Salonum boşaldı. Koray' ın kitapları, çorapları ve tüm ıvır zıvır

ortadan kalktı. Televizyonum bana kaldı.

Kaldı kalmasına. Bir heves oturdum karşısına. Heyhat.

Hiç bir şeye tahammülüm yok.  Öylesine boş boş dolandım

durdum kanalları.

Programım belli oldu.

Akşama kadar açmak bile gelmiyor içimden.

Sürekli ve zevkle izlediğim bir Ali İhssan Varol' un Kelime Oyunu var.

Kuzey Güney' i  tüm kadronun sergilediği müthiş oyunculuk

için, Yalan dünya' yı da beni güldürdüğü için izlemeye devam

etmeyi, yeni dizilere  hiç başlamamayı düşünüyorum.


Bu arada sonuncusunu dün izlediğim bir programdan da özel

olarak bahsetmek istiyorum. Skytürk ' te Yazlık Gazino. Sunucusu

Ayhan Sicimoğlu' nun, enerjisi, engin müzik bilgisi, samimiyeti

ve rahatlığı nedeniyle (ve onun deyişiyle)  "hastasıyım."

Çok hoş müzik, dolu dolu ve bilgilendirici sohbetle biraz

rahatlamak isteyenlere önerilir.

Önce söylemeliyim. Latin müzik sevenler için müthiş bir

şölen. Capcanlı, duayen müzislyenlerden oluşan orkestra.

Güzel sesler ve TSM de uyarlamalara varan çeşitlilik.

Sadece bu bile yeter ama bir de konuk  ve söyleşi faslı var.

Dün akşam konukları Coşkun Aral ve Buzuki Orhan' dı.

Küçük seslerle, gözlere sokmaya çalışmadan yaptıkları

içten sohbetle, müzik dışında, ne kadar engin kültür ve tecrübeye

sahip olduklarının ve nasıl dolu dolu yaşadıklarının ipuçlarını verdiler.

Onlar tevazularıyla karşımda devleşirken ben oturduğum

yerde büzüldüm ve bomboş geçmiş yaşamım için  yine

ve yeniden fena halde üzüldüm.

(Sanatsal anlamda)

Herkese keyifli bir hafta diliyorum...

Geçmişten  

Posted by Asuman Yelen



Ataköy 1970

Yeşil şemsiye altında iki kiz kardeş... Onlardı eminim..

Arkalarından koşmak istedim. Yetişemedim...

Çocuk - Melek  

Posted by Asuman Yelen




 

Onlar bağırışıyor. Döğüşüyorlar, şüphe 

ediyor ve yeise düşüyorlar; 

boğuşma ve çekişmelerinin

sonunu bulacağa benzemezler.
















 
Senin hayatın, saf ve ürpermeyen 

bir ışık alevi gibi onların arasına

 katılsın ve onları

susturarak sevindirsin çocuğum.



















Onlar hırs ve hasetleri yüzünden 

zalimdirler, sözleri de kana susamış 

gizli hançerler gibidir.











Git onların dargın kalpleri arasında dur, 

çocuğum,

 ve tatlı gözlerin

 tıpkı günün mücadeleleri üzerine inen

 affedici akşam sessizliği gibi 

onlara baksın.

















 
Sen yüzünü onlara göster ki, her şeyin

manasını anlasınlar, çocuğum; 

kendini onlara sevdir ki, onlar da birbirlerini 

sevsinler.



















Gel ve uçsuz bucaksız mükemmelliğin 

koynunda

yerine otur çocuğum.

Güneş doğarken kalbini yeni açan bir çiçek

 gibi aç ve yükselt ve gün batarken başını eğ

 ve sessizlik içinde günün ibadetini tamamla.











R.TAGORE



Güzel Haber  

Posted by Asuman Yelen

 Paçozdan güzel haberler var...

 İçi hayvan sevgisiyle dolu yeni veterinerimiz son gelişinde verdi güzel haberi.

İlk muayenesinde uzun uzun incelediği hem göğsündeki hem koltuk altındaki

bezelerle ilgili kafasında bazı şüpheler oluşmuş. Bizi ümitlendirmemek için

bahsetmemiş. Arka arkaya yaptığı üç iğneden sonra koltuk altındaki tamamen

geçip göğsündeki de toplanıp  biraz de küçülünce 10 Eylül'de akşam üzeri

bize müjdeyi verdi. Kist büyük bir olasılıkla iyi huyluymuş. Rayuşla nasıl bir sevinç

çığlığı attıysak zavallı gencin yüreğini ağzına getirdik.

Bu arada genç veterinerimizin gözlerinin ela olduğunu söylemiş miydim?





















Mini Sohbet  

Posted by Asuman Yelen



"Sana bir dört işlem yol problemi, hadi cevapla bakalım..."

Kahvesini yudumlamakta olan kardeşlerin en sevimlisi, tek kaşı havada

başını hafifçe  'sor bakalım'  dercesine eğerek bekledi.

" İki kişi haftada en az üç gün aynı saatte parktaki parkurun hep aynı

yerinde karşılaşıp tatlı tatlı selâmlaşıyorlar..."

İkinci kaş da havaya kalktı. Sessizce bekledi.

"Son karşılaşmalarda kadınlardan genç olanı selâmı sabahı kesip

sertçe başını çeviriyor. Bu arada yaşlı olanın yaşı genç olanın iki katı imiş."

"Sebep?"

"Yaşlı olan, yürüyüşlerden birinde büyük bir hata yapmış, telaş arasında

genç kadını görmemiş ya da boş boş bakıp selâm vermeden geçmiş."

"Bi sorsaymış keşke önce.

Ben de sana iş yaşamından bir doğru orantı örneği veriiym. Ne kadar çok çalışırsan

hata yapma olasılığın o kadar artar. Yani..."

Sözü ağzından aldım.

"Ne kadar çok iyi niyetli davranırsan kırılma ihtimalin o kadar artar. "

Bilmiş bilmiş gülerek ekledi.

"Bi de ters orantı kuralı sana: Ne kadar çok verirsen o kadar az alırsın:) "

Galiba kendimle ilgili bazı radikal kararlar almanın zamanı geldi.

Yoksa biraz geç mi kaldım ???...




Ve Sonbahar Yine...  

Posted by Asuman Yelen


 İşte benim mevsimim.....
















Kim söylemiş sonbaharın hüzünlü olduğunu...



Tüm dostlara sağlıklı, huzurlu, sevgi dolu bir Sonbahar dilerim...


Ela Gözler  

Posted by Asuman Yelen




 "Biraz zamana ihtiyacım var sadece" diye düşündüm sabah. Paçoz parkın aynı noktasında

koklaya koklaya bulup uzandığı yerde pinekliyordu. Ya sabah güneşi o saatte esen rüzgârın

ürpertisini engelleyemiyordu ya da sorun bendeydi. Üşüyordum eni konu. Paçozun etrafında

onu görecek şekilde parkı turlarken minikler, kimi anneleri, kimi babalarıyla kimi de ikisinin

ortasında, yavaş yavaş görünmeye başladılar. Fotoğraflar çekildi. Çocuklar da anneler de

endişeliydi sanki. Tebessümler zoraki gibiydi.

Umutla kendi çocukluğuma gittim. Orada kötü hiç bir şey yoktu ve bu, üzerimdeki sıkıntıyı

ya da karamsarlığı her neyse kökünden kesip atabilmemin bu gün için yegâne çaresi

gibiydi.

Yukarıdaki resim okul kaydı için çekilmişti. Üzerimdeki,  üzerinde kırmızı kabartma

 çiçek desenleri olan sarı naylon bir elbiseydi. Kumaşı Gaziantep' te iken alınmıştı.

Bayram içindi muhtemelen ve üç kıza yetecek kadardı. Yumuşacıktı, çok  güzel

kokuyordu. Asla unutmadım. O kadar çok mıncıklamış ve koklamıştım ki...

Ablam okula başladığında çok üzülmüştüm. Yapışık kardeşler gibiydik ve bir yanım

boş kalmıştı. Hal-i pür melâlimi gören babam bana da defter kalem vs. almıştı ve

her akşam ablam ne yapıyorsa aynısını yapmaya başlamıştım. Sonra Antalya' ya tayin

olduk.Evimizin yakınındaki Dumlupınar İlkokuluna annemin yanında keyiflle gittim.

İlkokulu yüzümde o aptal ve tatlı tebessümle tamamladım.

Dört elle sarıldığım bu güzel günlerin güleç yüzlü küçük kızı, geldiği gibi gidiverdi

ellerimden ve belleğimden. Tüm sıcaklığıyla birlikte. (Tuttum mu bırakmazdım halbuki)

Adımlarımı sıkılaştırıp bir yandan ısınmaya çalışırken yeniden "bir haftada toparlarum

kendimi" diye düşündüm. Sabah Koray'sız bir eve uyanmak, üstelik bir de

o berbat kâbustan. Daha da üşüdüm rüyamı hatırlayınca. Buz kestim. O insanlar...


Dört bir yanı cam bir oda. Kapısı da cam ve ardına kadar açık. Ben hareket 

yeteneğimi yitirmiş adeta donmuş kalmışım. Kara cübbeli maskeli yığınlarla insan

evimin tüm odalarına dağılmışlar talan ediyorlar. Seslenmek istiyorum sesim

çıkmıyor. Çekmeceler iniyor, sandıklar kurcalanıyor. Ortalıkta ürpertici bir sessizlik...

Birileri gidiyor, diğerleri geliyor. Yakınlardan uzaklardan oğul oğul geliyorlar.

Kimi yüzünü cama yapıştırıp beni inceliyor. Bazıları çok tanıdık. "Niçin yanıma

gelmiyorsun, niçin konuşmuyorsun" demek istiyorum sesim çıkmıyor. Yüzler...Kimi

çirkin, kimi güzel, kimi hüzünlü kimi düşman tavırlı tanıdık tanımadık bir sürü yüz.

Birden herkes benim odanın camına birikiyor. Çok yüzlü kocaman tek bir vücut

oluşturuyorlar. Bir sürü kol, uzun rengarenk sivri tırnaklı yüzlerce el  camı zorluyor.

Korkuyla oturduğum yerde büzülüyor yüzlerine bakıyorum. Kimi kanlı, kimi 

şaşkın, kimi kızgın gözlerle bana bakıyor.  Çok tanıdık bir çift ela gözle karşılaşıyorum.

"Niçin?..." demek istiyorum ama sesim yine çıkmıyor. Aslında kimseden ses çıkmıyor.

Ela gözler doluyor. Biraz umutlanıyorum. Sonra birden korkunç bir şangırtı...


Ter içinde uyandığımda gün yeni ağarmıştı.

Akşam, saat beşe kadar o sıkıntılı, bun hal üzerimdeydi. Öyle ki kahve için telefon

açan Rayuş' u temizlik bahanesiyle geri çevirdim. Biraz sonra elinde içi bol köpüklü

kaynar kahveyle dolu bir cezve, yüzünde maraklı bir bakış kapıda bitiverdi.

O da dağıtamadı sıkıntımı. Rüyamı anlattım. "Geç yiyorsun akşam" dedi. "Sevineceksin"

dedi. Sonra endişeli, gözü arkada kalarak gitti.


Sonra saat tam beşte o güzel sözleri işittim. Hem de ela gözlü birinden...

Dünyalar benim oldu. Böyle bir mutluluğu asla beklemiyordum.

Rayuş bir kere daha haklı çıkmıştı....

Akşam sevdiğim Sonbaharın tam ortasında Paçoz' la gezinirken hiç üşümedim...


Hep sevgiyle kalalım....




Gökten Üç Elma Düşmüş...  

Posted by Asuman Yelen




















        




Dilşad ve Koray,

Yüreğinizden sevgi, yuvanızdan mutluluk hiç eksilmesin...

 (beni de sakın ihmal etmeyin)








 

Bir Telefon Konuşması  

Posted by Asuman Yelen






"Alooo? Can, nasılsın?

"İyiyim Asu' cum, yorgunum. Bütün gün koşturdum durdum. "

Aç mısın, birşeyler yedin mi, öksürüğün geçti mi sorularına

kısa ve çabukça verilen yanıtlardan sonra...

"Yarın Koray gitmeden burada bi toplanalım, azalım diyorum.

Güzel yemekler yapıcam. Mutlaka bekliyorum. Malum Cumartesi günü

bekarlığa veda ediyor. Erdem de gelecek. "

"Hmm...Peki sen nereye gideceksin?"

"Ben niye gidiiyym ki, gecenin bi vakti?"

"Eee, bekârlığa veda partisi diyosun. Senin ne işin var?"

"N'olmuş, ben de bekâr diil miyim şunun şurasında?"

Kıkırdamalardan sonra, "seni manzarada bir yere oturtamıyorum.

Böyle bekârlığa veda partisi olmaz. Bunun adı akraba  toplantısı.

Hani pasta, hani kız?"

Ve işte o talihsiz an. O iç bayan espri.

"Pastanın içinden ben çıkarım olmazsa..."

Ve anında cevap...Tabii kahkahalar arasında...

"Yazık Asu' cum, Etiyopya' da binlerce aç çocığu doyurmak varken

o kadar büyük bir pastaya un-şeker-yağ yumurta vs.ziyan edilir mi?"

"Yürü git !...."

 Ve küüt... (Telefon kapatma sesi hani düşüp bayıldığım valan zannedilmeye.))


Not: Cumartesiye kadar (tıpkı son 20 gündür olduğu gibi) bana dur-durak yok.

Boru değil, en büyük oğlumu baş-göz ediyorum.

Önümüzdeki hafta görüşmek üzere...

Bu arada İstanbul' da Saphire kulesi neyse grafiklerde tıklanma yüzdem

o boyutta. İlginin böylesi gözlerimi yaşartıyor doğrusu. Defalarca, defalarca

uğrayan tüm dostlara sonsuz teşekkürler.

Sevgiyle kalın...






Ve yine Chopin  

Posted by Asuman Yelen


Vals  

Posted by Asuman Yelen


Noktürn  

Posted by Asuman Yelen


Noktürn  

Posted by Asuman Yelen


Yüksek Yüksek Tepelere...  

Posted by Asuman Yelen






Çok hoş bir mekânda keyif, dostluk ve coşku dolu çok hoş bir gece yaşadık.

 Kusursuz bir organizasyon ve sıcacık bir ortam. Daha ne istenir ki...

Ayrılırken, herkesin yüzü gülüyordu...


 Resimler yine cep-foto.

Hep böyle zamanlarda benim fotoğraf makinem  virüs sorunu çıkarır nedense. Eminim elime

 daha iyileri ulaşacaktır bir şekilde.

Darısı düğüne diyelim...

Blog Widget by LinkWithin