Keyifler Hoşe  

Posted by Asuman Yelen

Çok keyifliydim aslında.

Blogum şenlenmiş, evim temizlenmİş, çok uzun zamandır görmediğim, çook eski,

tüm doğum günlerimi(zi) çoğu yaz tatillerimi birlikte geçirdiğim, şimdilerde İzmir' de

yaşayan can arkadaşımı bir süre misafir edecek olmanın heyecanını yaşıyorken,

bir şey, çok canımı acıttı.

Bazı insanlar, bilerek ve isteyerek kalp kırar ve bunu yaparak beslenir, zevk duyar.

Kimileri istemeden, farkında olmadan yaparlar bunu. İnceliksiz, özensizdirler.

Ama öyle insanlar vardır ki, yere göğe koyamadığınız, anlata anlata bitiremediğiniz,

yerinde olmak istediğiniz, kutsadığınız...

İşte onların yarattığı en ufak bir hayal kırıklığına asla alışamaz,

bunun damağınızda bıraktığı acı tadı asla unutamazsınız.

Bu gece böyle bir şeydi yaşadığım. Geldi ve geçti .

Yüreğimdeki iz düşümleri ve yansımaları sabit kalmak şartıyla...


Dostlar endişelenmesin diye açıklama yapmak istedim.

İyi ki...  

Posted by Asuman Yelen



Öylece oturuyordum ekrana boş gözlerle bakarak.

Ruhum yorgun, bedenim yorgun. Bir sebepsiz sıkıntı içimde.

Ya da çok fazla sebepli bir karamsarlık hali.

Bir boşluk, yoksunluk, çözümsüzlük ...

Hep var olan, ara sıra ortaya çıkan, bildiğim, kanıksadığım, korktuğum .

Bir kızgınlık hali belki. Biraz başkalarına, en çok da kendime...

Bir türlü kurallarını öğrenemediğim hayata hepsinden de çok.

Her neyse. Sessizce gelmiş, başı hafifçe yana eğik dikkatle beni izliyordu.

Çekik kahverengi gözlerinde endişe gördüm.

Çok hırpalanmıştı bu gün oysa. Kırgındı bana. Bütün gün bir odadan öbürüne kaçıp

durmuştu elektrik süpürgesinin gürültüsünden. Düzeni bozulmuştu.

Sabah çıkarmamış, bütün gün de hiç ilgilenmemiştim.

Öyle tereddütle duruyordu, kapının aralığında, tek ayağı havada, koşmaya hazır.

Sadece kollarımı hafifçe uzatmam yetti kopup yanıma gelmesi için.

O ellerimi yalarken yüreğimin ısındığını hissettim. Kuyruğu sevinçle dansediyordu.

Saf sevgi böyle bir şeydi işte. Ölçüsüz, hesapsız, ihtiyatsız, tartıp biçmeden, korkmadan,

çekinmeden, incitmeden, iğnelemeden, açık, net, pırıl pırıl.

İyi ki vardı. İyi ki geldi yanıma.

İyi ki koştu getirdi sevgisini...

Dahi Olmak Zor Zenaat  

Posted by Asuman Yelen in ,


Zaman zaman küçük şeyleri yakalar, onlarla mutlu olur, yaşamımıza kattıkları sürpriz

için sevinir, zaman zaman bloglarımıza da taşır "küçük büyük mutluluklar" benzeri

başlıklarla önemlerini vurgularız.

Bugün benim başlığım da, benzer durumlardan yola çıkarak, " yaşamımı zehir eden

ufak-büyük aksilikler" olmalıydı. Ama çok uzun diye vazgeçtim.

Kariyerimin neredeyse tümünü Kambiyo servislerinde, (döviz hesapları, para transferleri,

ithalat-ihracat) maddi manevi hemen hiç sorun yaşamadan tamamlamış, ailevi

konularda sorun çözücü olarak o evden bu eve (hısım, akraba, arkadaş da buna dahil)

koşturan, üç yeğenim ve birçok arkadaş çocuklarının mezuniyetlerine, Anadolu liseleri

ve üniversitelere girişlerine doğrudan katkı sağlayan biri olarak pratik yaşamın mini

minnacık sorunları karşısında elimin ayağımın birbirine dolaşıyor olması canımı fena

halde sıkmakta, kötüsü, yaşamımın düzenini, rutinini bozmakta, ilaveten, özgüvenimi

yerle yeksan etmekte.


Yetmiş milyon okurum illa da örnek isterse diye hemen aklıma gelenlerden birkaçı.

(Her gün çaydanlık yakmak, üç gözlüğü birden kaybedip, arayıp bulmak için

odalar arasında kilometrelerce yol katetmek gibi sonradan olmaları es geçiyorum.)


-Şampuan, spray, bazı kozmetik eşyalar (pudra vs) bazı ilaç kapakları (özellikle asprin şişesi)

dvd hatta kolonyalı mendil gibi şeyleri ilk kullanıma açamamam.

Küpe, bilezik, kolye, broş gibi eşyaların (hafif karmaşıksa) mekanizmalarını çözüp onları

takabilmek için uzun zamanlar harcamam. (Ve çıkarabilmek için)

Taksiyle bir yere gitmeye kalkıştığımda, gideceğim yeri asla tarif edememem.

Randevu gün ve saatlerini her seferinde unuttuğum için bir gün öncesinden

mutlaka birileri tarafından aranmak zorunda kalmam. (Bensiz olamazlar çünkü:))

Yeni alınan tüm elektronik ve beyaz eşyaları, bir bakışta çözüp tek başınayken asla

kullanmaya cesaret edememem. Bir küçücük cep telefonunun bir fonksiyonunu

çözebilmek için parktaki 5 yaşındaki (+1,-1 ) çocuklardan yardım istemem.


Ve bugüne gelecek olursak....


Sevgili dostum Sis' in herşeyiyle hazırlayıp kotarıp önüme koyduğu yeni yüzlü

bloguma, hazırladığım 10 şarkılık listeyi günlerce uğraştığım halde ekleyememiş olmam.

Eminim tek bir tık la halledilecek bir şeydir:((


Biliyorum, tüm dahiler dalgın ve dikkatsizdir.

Ama bunu bilmek, özene bezene hazırladığım listemdeki o güzelim müzikleri

(ki bunu yapmak hep hayalini kurduğum bir şeydi, 70 milyon okurumun mükemmel

yazılarımı hafif müzik eşliğinde okuması ) dinleyemediğim gerçeğini değiştirmiyor.


Bu yazıyı okuyan bir çok kişi, şimdi içinden, " pabuçlarımın dahisi, bi küçücük teknik

sorunu bile çözemiyoo" diyebilir ama ne gam, vidalardan parabollere, pi sayısından

denge prensiplerine bir çok konuya el atmış, "bana bir dayanak verin size dünyayı

yerinden oynatayım" demiş ve oynatmış biri olarak Archimedes' in adı geçtiğinde

akıllara ilk gelen, çırılçıplak sokaklarda koşturan bir adamcağız imajı değil mi?


Hep keyifli olalım....

15 Şubat 2012 Tarihinde Kar...  

Posted by Asuman Yelen in





Kar bu gün sakin, dingin, nazlı, nazik bir biçimde yeniden

yağdı İstanbul' da.


Camdan bakarken de güzeldi, dışarda dolaşırken de...

















Hiç kimseye rahatsızlık vermedi. Aksine,

huzur taşıdı yüreklere.

En azından benimkine.
















Ve Paçoz unkine.


















Paçoz la bugün tadına vardık, keyifle uzun uzun dolaştık.

Ne üşüdük, ne yorulduk.

Kısaca güzeldi...

Eskilerden  

Posted by Asuman Yelen

Bir Yıl Daha...  

Posted by Asuman Yelen






Birkaç gün önceydi sanırım.

Son zamanlarda sıkça olan yine tekrarlanmış, sabah saatlerinden

itibaren ikindi vaktine kadar süren elektrik kesintisi yüzünden ev buz gibi olmuştu.

Sarınmış bürünmüş minik pilli radyomu dinliyordum.

Minik pilli radyom. Son zamanlarda satın aldığım bana en iyi gelen şey.

Van depreminden sonra sürekli elimin altında bulundurduğum deprem çantasını

uzun zamandır güncellemediğimi hatırlamış, eskiyen bisküvileri paçozun

bayatlayan kuru mamalarını atıp yerine yenilerini koymuş, mataradaki suyu

yenileyip, yeni sigorta poliçemi eskiyenle değiştirmiştim.

Bir kırtasiyeciden aldığım küçük pilli el radyosu hiç içime sinmemişti

çünkü doğru dürüst hiç bir yeri almıyordu. Safi cızırtıdan ibaret bir şeydi. Son

Eminönü gezimde Doğu İş Hanı' nın önünden geçip gidecekken aniden

karar verip şu an keyifle Gigliola Cinquetti' den Dio Come te Amo' yu izlediğim

bu küçük mucize cihazı üst raflardan bir yerlerden indirterek satın almıştım.

Son kurtarıcım da bu minik şey oldu sanırım.

Bu sabah güneşli bir güne ilk defa keyifle uyandıysam onun geceler boyu

bana anlattığı dinlettiği şeylerin katkısı büyüktür.


Tekrar başladığım yere dönecek olursak, ben kanepede büzülmüş öylece otururken, bir

uğultuyla birlikte karşımdaki televizyon canlandı ve dile geldi. Kesinti bitmişti.

Ekranda bakımlı, sade makyajlı, şık giyimli kibar bir hanım birşeyler anlatıyordu.

Bir evlendirme programı izlemekte olduğuma inanamadım, ama öyleydi ve o kadının

orada olması kötü bir şaka gibiydi. Hikayesi bana çok tanıdık gelmişti. 58 yaşındaydı.

Anne ve babasını genç yaşta ve kısa aralıkla kaybetmiş, sonra bir evlilik yapmış,

mutlu mesut yaşarken eşi bir başka kadına aşık olup onu terkedince doğduğu yere

İzmir' e dönüp yalnız yaşamaya başlamış. Bu arada ardarda iki kardeşini kaybetmiş.

Yeğenlerine hami olmuş. Aralarında müthiş bir sevgi bağı oluşmuş. Dostları da onu

hiç yalnız bırakmamışlar. Yaşayıp gidiyormuş sakin, tekdüze.

Sonra bir gün başına talihsiz bir olay gelmiş. Sol ayak bileği kırılmış.

Alçıya almışlar. Doktoru bir ay evden çıkmasını yasaklamış.

Kalanını onun ağzından dinleyelim.

"Bir gün uyandığımda kendimi çok berbat hissettim. Dışarda çok güzel bir hava vardı

ben dört duvar arasında mahkum bibiydim. Birkaç dostumu aradım. Tesadüf bu ya

hepsinin haklı bir mazereti vardı. Yeğenlerimin her biri kendi işinde gücündeydi.

Çıldırmak üzereydim, ağabeyimin oğlunu aradım, 'hala, bugün gelemem

ama ilk fırsatta söz veriyorum ' deyince, ben çok kötüyüm, umarım

geç kalmış olmazsın deyip kapattım telefonu."

Sonrasında, sanırım facebook ilanını görüp ani bir kararla telefon açmış o programa...


Ben de tam o yaşlarda benzer şeyleri geçirmiş ve tam iki yıl süreyle eve kapanıp

sıkıntılarımı kendi içimde yaşamış, hatta zaman zaman kendimle bir güzel gırgır

da geçmiştim. Ama tabii ki hiç kolay değildi.

O günlerden birinde yeğenim Erdem aniden " Asu' cum gel sana bir blog açalım"

dediğinde neden bahsettiğini anlamamıştım. Bir müddet önce annesine de onun talebi

ve tarifi üzerine müzikle ilgili bir blog düzenlemişti ama çok da fikrim yoktu.

2009 yılı Ocak Ayı başlarında açılan bloga cesaret edip yazmaya başlamam için bir ay

geçmesi gerekecekti. 12 Şubat' ta giriş yazımı yazdım...

Sonrası, gerçek dünyada çift bastonla yürüyemezken önüme açılan kocaman bir

alemde uçmaya başlamıştım bile...

Uçtum...Başım dönüp sersemledim. Koştum...Sendeledim... Coştum....Duruldum...

Gördüm ki sanalı, gerçeği, dünya hep aynı dünya. Sevinciyle, üzüntüsüyle, iyi ve

kötü sürprizleriyle, hayal kırıklıkları, coşkuları, sevgileri, güzel dostları ve

dostluklarıyla ...

Bir yıl daha geçip gidivermiş işte...

Nicelerine diyelim... Sevgiyle...Keyifle...

Ve hep güzel şeyler yazmak umuduyla...


Hep sevgiyle kalalım...

Zafer ( ! )  

Posted by Asuman Yelen in




Bir defa için ey yolcu tedbirsiz ol, ve yolundan dön,

uyanık olduğun halde bir sis ağının içinde hapsolmuş

güneş gibi kal...

Fena yolun sonundaki yolunu şaşırmış kalplerin bahçesini ihmal etme,

orada, güzel suların denizde kayboldukları yerde çimenler

kendi kendilerine açmış çiçeklerle doludur...

Uzun zaman, dinlenemeden, faydasız senelerin getirdiği mükâfatın

üzerine titredin, bunlar artık dağılsın,

sana her şeyi kaybetmiş olmanın ümitsiz zaferi kalacak...






R.TAGORE

Firari' den

Çeşminaz  

Posted by Asuman Yelen in ,

Kıraç' ı bu şarkısıyla ne çok sevmiştim . 99 sonu-2000 başlarında çıkmıştı sanırım.

60 lı yılların tadında, farklı tarzı, yumuşacık sesiyle enfes bir nostalji yaşatırdı.

Uzun zamandır duymamıştım. Bu günlerde kulağıma yapışık dolaştığım minik

radyomdan biraz önce dinledim. Mest oldum yine.

10 yıl sonra dinlediğimde yine seveceğimden eminim.

Öyle bir şarkı...






Hoş Bir Mim  

Posted by Asuman Yelen in ,


Sevgili Hüznün Tadı' ndan anket tadında bir mim geldi. Çok teşekkürler arkadaşım.

zevkle yanıtlayacağım.


Anlamlı bir söz.

Hemen aklıma gelen, Baudelaire 'in bana nedense çok yakın gelen şu sözleri:

"Ben nerede değilsem, orada iyi olacakmışım gibi gelir"

Makyajda olmazsa olmazım.

20 yıl sonra yine ve yeniden eye liner ım.

Uyguladığım güzellik tüyosu.

Uzunca düşündükten sonra, yok böyle bir şeyim.

(Huzur ve uykunun çok önemli olduğunu söyleyebilirim)

En sevdiğim çiçek.

Çocukluğumdan bu yana: HANIMELİ

Nefret ettiğim bir şey.

Benimle balkonda çay içerken uzaktan gelen komşusuna en candan tebessümü ve

el kol işaretleri ile selam verirken " yine marketi yüklenmiş, çoluk çocuk obez oldular

adamcağızın çalışmaktan beli büküldü..." şeklinde tıslayan insan tipi.

En çok sevdiğim iltifat. Çok duyduğum (uz) bir şey.

"Sizi yetiştiren anneniz-babanız nurlar içinde yatsın."

Favori kitabım.

Tartışmasız -tereddütsüz: " Büyüyen Ay, TAGORE "

Bana görünüm olarak yakın bulduğum ünlü.

Eşim benzerim yok bu alemde :))

Herkesin sevdiği ama benim sevmediğim bir ürün.

Mikrodalga fırın. Evlerine çıkan yeğenlerim başta olmak üzere sözümün geçeceği

hiçbir yakınımın kullanmasına izin vermem. Satıcı firmalar bile " kapağını açınca önünde

durmayın" derken...

Şu an en çok almak istediğim kozmetik ürün.

Guerlain marka parlatıcı ruj. Yoğunluğu ve kalıcılığı mükemmel. Senelerce kullandım. Artık

yok. Ne Türkiye' de ne de yurt dışında. Her çıkana ısmarladım biliyorum olmadığını.

(Allahtan pek modası kalmadı parlatıcıların.)

Benden de, Nur' a (Yaşamın Kıyısında), Sis' e (Kıtap evi) ve Çınar' a gitsin.

Geyiksiz Kar Olur mu...  

Posted by Asuman Yelen in


14-15 yaşlarındaydım. 1964-65 yılları...

İstanbul' a döneli 1 yıl filan olmuştu. Biraz acılı, biraz şaşkın, biraz meraklı, biraz öfkeli

bir dönemim. Fiziksel, ruhsal, çevresel yeniliklerle başetmeye çalışırken henüz

büyümeye vaktim olmamıştı. Benimle yaşıt, bir yaş büyük ve küçük üç kardeş, teyze tarafından

kuzenler, belki biraz da annelerin teşvikiyle (kardeşileri de aralarınıza alın) ailecek görüşme

dışında bir gün evlerindeki bir arkadaş toplantısına beni de davet ettiler. Delikanlılar

Galatasay Lisesinde okuyorlardı, benimle yaşıt kızkardeşleri de Atatürk Kız Lisesinde.

Oğlanlar tam fırlamaydılar o dönemde. Anlamakta güçlük çektiğim muhabbetler, çılgın

müzik, serbest tavırlar... Kezban misali bir kenarda oturuyordum. Sonra kuzen ortalıkta

dolaştırdığı anket defterini elime tutuşturdu. Standart sorular, en sevdiğiniz renk, şarkı vs.

En sonunda da son zamanlarda en beğendiğim fıkrayı yazmam isteniyordu. Özenle ve

ciddiyetle tüm sorulara ayrıntılı cevaplar verdikten sonra o günlerde çok güldüğüm

pikniğe giden kaplumbağa ailesinin macerasını yazdım. Hani yıllarca giderler ormana

ulaştıklarında anne aylar süren sofra düzenlemesinden sonra tuzu unuttuğunu farkeder.

Yavru kaplumbağa eve gidip tuzu getirmeyi önerir. Senelerce beklerler. Sonra yavru

gülerek bir ağacın arkasından çıkar. Sizi kandırdım daha yola çıkmadım diye.

Evet, bu sevimsiz çocuk fıkrasını çok da ayrıntılı biçimde fırlama Galatasaraylı ergen

kuzenin anket defterine özenle yazdım. Defterde 2 sayfadan fazla yer işgal etmiştim.

Deftere bir göz attı, buz gibi bir sessizlik... Bir terslik olduğunu anladım. Sonra bir ara

defteri alıp benden öncekilere bir bakiim dedim. Komik, çapkın cevaplar, o yaşa uygun

müstehcen (imsi) fıkralar ve hiç kimse bir sayfayı bile doldurmamış. Sırtımdan ter boşandı.

Kaçıp gitmek, o yazdıklarımı koparıp un ufak etmek istedim. Çok utanmıştım.

Bu kadar zaman sonra bu anı, son zamanlarda ortalıkta dönen abuk

bir reklam dizisinden birini izlerlen birden düştü aklıma. Ne güzel unutmuşken.

Hani şu lunaparkta atlı karıncayla adrenalin patlaması yaşamak isteyen kızla ilgili...

O gün bu gün olsaydı eminim hepsi birden beni işaret ederek TİFİTİ BU YAW derlerdi.


İkinci bir yıkımı da bir tanıtım filmiyle yaşadım.

Dede torununa gitarını veriyor. "Al bunu, çal müziğini, kazan bu yarışmayı. Baban da

bu gitarla birincilik kazanmıştı. Gençliğimde ben de bu gitarla yıkmıştım ortalığı"

diyor. Geride fon müziği olarak Erkin Koray' ın ESTARABİM' i...


Yahu ben kocaman adamların ninesi olmuşum da haberim yokmuş :(((

Daha ruhum "abla" dan "teyze" ye zor transfer olmuşken...


Kar yüzündan toplantılar iptal edilip, Paçozu bile kayıp düşerim korkusuyla

çıkaramadığım bu günlerde beyaz cama iyice düştüm. Hollywood filmlerinden

sonra Gözyaşlarıyla "Ağustosta Rapsodi", müthiş bir zevkle "Arka Pencere".

Sevdiğim dizilere mazoşist bir yaklaşımla sevmediklerimi de ilave ettim.

Örneğin, "Öyle bir Geçer Zaman ki".

İlk birkaç bölümünü izlemiştim. Nasıl bu hale gelmiş geçen zaman içinde.

Erkan Petekkaya' nın ayrılmak istemesine hak vermemek mümkün değil.

Ben rastlantı sonucu intihar sahnesiyle başladım izlemeye. Çok da vâkıf değilim

olana bitene ama sırayla, biri kendini öldürdü-biri nikaha gitti, sonra, vazgeçti,

çok güzel gelinin babası damadı eşşek sudan gelene kadar dövdü. Gelin çıldırdı.

Aynı gün en iyimser tahminle, ertesi gün, ablası kocasını aldattı, anne kızılarıyla

ilgilenirken, şirkette birileri kuyusunu kazdı, bu arada bir adam öldü. Aynı gün

oğulları sevgilisinin önce evlendiğini görerek kahroldu, sonra intiharına şahit

oldu. Gece geç vakit eve perişan geldiğinde babasına olanı biteni anlattı. İşte tam

kızın evlenme haberini alıp oğlunu teselli etmeğe çalışırken "baba bitmedi" deyip de

kızın kendisini arabanın altına attığını söylediğinde Petekkaya' nın (babanın demiyorum

özellikle) bir YOK ARTIK deyişi vardı ki içinden, "ben bu diziden giderim arkadaş,

bu kadarı da pes artık" dediğinden eminim.

Sonrasında damat intihara teşebbüs eder, hastaneye kaldırılır, kız da aynı hastanede

rehabilite olmaktadır ve bir kadın, bir erkek iki doktor her yere yetişmektedir.

O dönemleri iyi bilen biri olarak, otuzlu yılların garip çantaları, az doktorlu tek hastane

keyfiyeti... Bu arada anne fakir düşer. Büyük kız çocuğunu kaybeder. Karısı babayı aldatır.

Ağabey, elti ve kızları "Cemile artık fakir" diye göbek atarlar...

Bu diziyi izlerken hep aklıma "kedi nerede-ağaca çıktı-ağaç nerde.............dağ nerde -

yandı bitti kül oldu" tekerlemesi gelmekte nedense...


Ve ewweet ...

Bir sevgililer günü daha...Ve bir reklam.

"Sadece aşktır rüyaları gerçeğe dönüştüren.

Şimdi aşk zamanı.

Şimdi PIRLANTA zamanı...."

Blog Widget by LinkWithin