31 Aralıkta bir küçük nefes  

Posted by Asuman Yelen in ,


Sen beni ebedi kıldın. Ve işte senin zevkin, neş' en böyledir. Sen bu narin, dayanıksız kadehi tekrar ve tekrar boşaltır ve durmadan taze hayatla doldurursun.



Sen bu kamıştan minimini flütü dere tepe dolaştırdın ve onunla ebediyyen yeni nağmeler üfledin.




Senin ellerinin ölmez dokunuşu ile kalbim neş' e içinde kabına sığmaz, kendisini kaybeder ve tarif edilmez sesler çıkarır.




Senin ucu bucağı olmayan hediyelerin bana yalnız bu küçük ellerimle gelir. Devirler, asırlar geçer ve sen hâlâ bu hediyeleri yağdırırsın. Yine de ellerimde onları alacak yer vardır.


Rabindranah TAGORE




İkibindokuzun bu son sabahında, çok sevdiğim ve blogumu eserleriyle doldurmaya niyetli ve kararlı olduğum sevgisi babam kanalıyla genlerime yerleşmiş büyük şair TAGORE' un başucu kitaplarımdan biri olan GİTANJALİ (Nefesler) isimli eserinin en sevdiğim ilk parçasını yazmak ve yılı tanrıya minneti anlatan bu parçayla kapatmak istedim. Kendime küçük bir hediye...


Tüm blogger dostlarımın yeni yılını kutluyorum...



Hep sevgiyle kalalım...

Giden yıllara ve gelen yıla dair (7)  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,




Çok anlamlı bir hediye




30 Aralık. Bir Çarşamba öğleden sonrası. Odamın içi perdelerini sonuna kadar çektiğim geniş penceremden içeri dolan güneşin ışıklarıyla sımsıcak. Bu yazıyı yazmakta olduğum şu anda, bir yandan da dinlediğim türkünün nağmeleriyle yüreğim sımsıcak. Hacer Buluş kendine has gırtlak nağmeleriyle türküsünü okuyor.

"Süt içtim dilim yandı (amanın amanın)

Döküldü kilim yandı (yar sana hayranım)


Ben kilimde değilem (amanın amanın)

Bahçemde gülüm yandı (kız sana kurbanım)"


Yüreğim sımsıcak. Tebessümüm sımsıcak. Gözümden akan yaşlar sımsıcak. Beynime üşüşen anılar sımsıcak.

Sokaktan, oyundan dönüyoruz nefes nefese. Taş avlularda ayak seslerimiz. Mutfaktan gelen mis gibi yemek kokusu. Annemin rutin telaşı. Mutfakla holdeki tahta masa arasında bileziklerini şıkırdatarak terliklerini tıkırdatarak ve genellikle türküsünü söyleyerek koşturuyor. Hacer Buluş' tan söylüyor çoğu zaman. Gırtlakları birbirine çok benziyor çünkü. Bazen bilmeden bazen de bilerek ve abartarak onu taklit ediyor.

"Çömüdümü dümü çömüdüm yar

Derdimden çürüdüm yar"

Birazdan babam gelecek, öğlen yemeği yiyeceğiz hep birlikte. Önce babam pijamasının altını giyecek, pantalonunu kırışmasın diye dikkatle tahta sandalyenin arkasına asacak, neşeyle yenen yemekten sonra, ya koltukta oturup gazetesini okuyacak ya da sedire uzanıp biraz kestirecek.
Saat birbuçuğa doğru birlikte tekrar çıkıp gideceğiz evden. Babam işine, bizler kaldığımız yerden devam etmek üzere, sokağa, oyuna.

Annem arkamızdan, yine bileziklerini şıkırdatarak, terliklerini tıkırdatarak önce masayı toplayacak sonra bulaşıkları yıkıyacak. Dudağında türküsüyle.

"Gel gel gubalak

Dön dön şıbalak


Şibalak şıbalak vay..."



Kimse gücenmesin bu yılbaşı, en güzel hediyeyi bana TRT Müzik Dairesi Başkanlığı verdi.
Artık sesini duyamıyacağımı sandığım bir türkücünün türkülerini çocukluk anılarımla harmanlayıp bir şekilde bana ulaştırdı. Beni çok mutlu etti.

Sanırım bu sene yeni yıla çok mutlu gireceğim. Güzel işaretler alıyorum dört bir yandan.


Hep sevgiyle kalalım....

Giden yıllara ve gelen yıla dair (6)  

Posted by Asuman Yelen in , , ,

l967 yılına hoşgeldiniz










Dün bir başka güzeldi,

bugün bir başka...








































Hangisi daha yakışıklı tartışılır.....





















İşte bir başka güzel daha.

































Sanatçılar yaşlanmıyor anlaşılan...



























İşte hiç solmayan bir güzellik daha...






























Bu resimler beni çok duygulandırdı. Erol Bey' in neden hala unutamadığını yazıyı okuduktan sonra anladım. Müthiş bir birliktelik kırk yılı aşkın süran bir evlilik ve hazin son.
Güneş hanım nurlar içinde yatsın...






l966 yılında çevrilen iki film.







Biri yerli






Biri yabancı
























1966 dan bir de tiyatro oyunu. Gen-Ar tiyatrosunda sahnelenmiş.Zihni Küçümen sahneye koymuş.












İsmi: İki El Ateş








Yukardakileri tanıyamadıysanız aşağıya bakın.








İşte onlar çok değişmiş...























Bir röportaj  

Posted by Asuman Yelen in ,


Asuman Yelen Röportajı

13 Ara 2009 19:57 tarihinde Serita Kitapevi tarafından yayınlandı [ 13 Ara 2009 21:43 güncellendi ]



Röportajı yapan: Sema ÖZBÖLER

Asuman Yelen, yıllardır mahallemizde oturan ve çok yönlü uğraşları olan bir kişi. Ben de Asuman Hanımı uzun zamandır tanıyorum ve onu tanımaktan onur duyuyorum. Birlikte resim ve fotoğraf çalıştığımızdan bu yana, onun duyarlı kişiliğini biliyorum ve ürettiği her şeyde bu duyarlılığı görüyorum. İstedim ki bu çok yönlü kişiliği siz de tanıyın.

Asuman Hanım, kendinizden bahseder misiniz?

Yirminci yüzyılın ortalarında bir yerde İstanbul’da doğdum. Üç yaşındayken , babamın memuriyeti dolayısıyla, çocukluğumun hemen hemen tamamı çeşitli Anadolu şehirlerinde geçti diyebilirim.

Bu sizin yaşamınızı nasıl etkiledi? Olumlu ya da olumsuz yanları var mıydı?

Tereddütsüz, güvenle cevaplayabilirim bu soruyu. Bana göre şahaneydi. Çocukluğum çok renkli geçti bu sayede. Bu gün ufak tefek bir şeyler yazıyorsam,bu konuda, bu çeşitli sosyal, kültürel farklılıkları yaşamış olmamın çok katkısı oldu diyebilirim.

İstanbul’a ne zaman döndünüz?

Onüç yaşında babamı aniden kaybettikten sonra, annemle akrabalarımızın yaşadığı şehre İstanbul’a döndük.sonrasında yaşantım hep bu şehirde geçti.

Peki daha sonra okul, iş hayatı?

Fatih Kız Lisesini bitirdim.Üniversite sınavlarında iyi puan almama rağmen astronomi dersinden iki yıl beklediğim için yüksek öğrenim göremedim. O dönem çok çatışmalar olduğu için annem buna adeta sevindi diyebilirim.

Daha sonra yirmi yaşında İstanbul Bankası’nda başlayan iş hayatım, kırk yaşında İş Bankası’nda sonlandı.

...................' ya ne zaman taşındınız?

İstanbul’un iki yakasında da muhtelif semtlerde kirada oturduktan sonra, 1997 yılında bu güzel mahallede yerleşik düzene geçtim.

Bu sizin seçiminiz miydi, yoksa şartlar mı öyle gerektirdi?

Kız kardeşim emekli olduktan sonra hayalini kurduğu şeyi yaptı ve illa ki hayran olduğu bu mahalleden aldı evini. Birkaç ziyaretten sonra aynı binanın sekizinci katına da ben yerleştim. Ormanın manzarası, temiz havası, sessizliği, kendine özgü farklı havası her ikimizi de büyüledi diyebiliriz.

Biraz da benim en çok söz etmek istediğim konudan, sanatla olan ilişkinizden sözedebilir miyiz?

Çocukluğumdan beri kitap okumayı çok severim. Çok fazla kitap okudum. Tür ayrımı yapmadan okudum. Okuduğum her kitabı bitirdim ve hepsini çok sevdim. Bu arada bir şeyler de yazmaya başlamıştım.Yaşama dair, felsefi ağırlıklı. Anı, izlenim.Bir yazım Ayna dergisinde derece aldı.

Emekli olduktan sonra daha da bir yoğunlaştım okumaya ve yazmaya. Fakat üst üste yaşadığım 3-4 senelik sıkıntılı süreçten sonra maalesef hiçbir şeye odaklanamaz hale geldim. Gazete başlığına bile bakamıyordum, değil kitap okumak… Bir boşluğa girmiştim sanki. Sonra sanatın bir başka dalı resim yetişti imdadıma. UMDER bünyesinde başladığım bu çalışmaların amacı, biraz insan içine yeniden karışmak, başka bir deyişle rehabilite olmaktı. Sizin naif yaklaşımınız ve arkadaşlarımın da katkısıyla önce yeniden mutlu olmayı, sonra da resim yapmayı öğrendim. İlerleyen zaman içinde buna fotoğraf çalışmaları da ilave oldu.

Sanat, yaşama bakışınızda değişiklik yaptı mı?

Kesinlikle. Bu yaşa kadar es geçtiğim bazı şeyleri fark etmeyi ve yaşamı daha fazla sevmeyi öğretti diyebilirim. Güzellikleri görmeyi, bakmayı, doğayı sevmeyi, her mevsimi ayrı ayrı sevip hepsinde ayrı tatlar bulmayı hatta bireysel dertlerimi geri plana atmayı öğrendim. Sanatın bana kazandırdığı huzur, çevremdeki insanlarla olan ilişkilerimde de naif olmamı sağladı diyebilirim. Onları anlamayı gerektiğinde empati kurmayı öğrendim. Hatta köpeğim Paçoz’a bile daha sabırlı yaklaşabiliyorum.

Bir blogunuz olduğunu ve burada yazmaya devam ettiğinizi biliyorum. Bende yazılarınızı , şiirlerinizi ve fotoğraflarınızı buradan takip ediyorum. Bundan da biraz bahsedebilir miyiz?

Pek sık olmamakla birlikte, arada bir şeyler yazıyordum.Artık yeğenlerimin ısrarı ve teknik yardımlarıyla bir blogum var ve oraya gönlümün istediği, düşündüğüm her şeyi düzenli şekilde yazıyorum. Bu beni çok mutlu ediyor.

Merak edenler için,blogunuzun adını paylaşablir miyiz?

Tabi ki, asunungunlugu.blogspot.com

Bu söyleşi için çok teşekkürler. Son olarak bir şiirinizi de bizimle paylaşırsanız çok mutlu olacağız.

Memnuniyetle. Son yazdığım şiir olabilir. Ben de çok teşekkür ederim.


KORKULARIM

Tüm mutlu resimlerimin
kenar süsü
Kulağımda küpe
Aklımın bir köşesinin
müdavimi
Aydınlık günlerimin
puslu örtüsü
Tebessümlerimin açılaşan köşesi
Bakışlarımın gölgesi
Ben, yaşamzede vururken dibe
Varlığı daimi
ve ziyadesiyle diri
Varlığım tümüyle esiri

Giden yıllara ve gelen yıla dair (5)  

Posted by Asuman Yelen in , , ,




2010 ' a Girerken


Çok yılbaşı eskittim.

Çocuklukta, merak ve ümit, güne dairdi. Annemin pişireceği yemek, babamın getireceği bebek yahut kitap gibi. Bayramlar biraz daha farklı olurdu belki. Yeni alınacak elbise, ayakkabı, gidilecek gezilecek yerler ya da gelecek misafirler birkaç gün öncesinden merak edilir, çok olağanüstü bir durum yoksa keyifle beklenirdi.
Yeni yıl önemliydi. Ama sadece 31 Aralık gecesi. Eş dost ahbap toplanır, mutlaka tombala oynar, bol meyve, çerez, gazoz, limonata tüketir, çocuklar yorulana kadar oynardık.

“Geleceğe dair” merak duymak, ümit beslemek ergenlikle başladı ve gençliğimizi adım adım yaşarken, duygusal yaşamımızla, okulumuzla, giderek kariyerimizle ilgili olarak ivme kazandı, boyut değiştirdi.

Giden eski yıl ile yaklaşan yeni yıl arasındaki o sihirli birkaç gün merakın, ümidin, beklentilerin doruğa tırmandığı yüksek sesle dillendirildiği heyecanlı saatlerden sonra 31 Aralık gecesi tam on ikide, kadehlerimizi tokuşturduğumuz, ayaklara kalkıp çılgınca zıpladığımız, deliler gibi birbirimizi sarılıp öptüğümüz o coşkulu anlarda, ertesi gün çok mutlu, bambaşka bir güne kalkacağımızdan son derece emindik. O güvenle kutlamamıza sabahlara kadar devam eder, yorgun ama huzurlu uyur, ertesi gün baş ağrılarıyla bankalarımıza yıl sonu çalışmalarına dönerdik. Şu ayrıntıyı da ilave etmeliyim. Aslında tatil günü olduğu için, geç yakılan kalorifer nedeniyle bina soğuk, önceden camlar açılmadığı için de her zamankinden daha havasız olurdu. Ve masamızda bekleyen, yetişmesi gereken bir yığın iş. Tutması gereken hesaplar.
Yeni yılın ilk günü için tam bir fiyasko…

Zamanla yeni yıl kutlamaları benim için bir külfet haline geldi. İşten geç vakit çıkıldığı için yorgun argın gittiğim arkadaşlardan ya da kardeşlerden birinin evinde nezaket tebessümleri saçarak TV izlemek, eğleniyormuş gibi görünmek ya da gerçekten eğlenmekten ibaret bir ritüeldi sadece. Uzun seneler de öylece süregeldi.

Duygulara gelince, merak yerini kanıksamaya, umut yerini bezginliğe bırakmıştı. Yaş ilerledikçe kanıksamaktan öte karamsar olma hali ruhuma yerleşti. Gelecek yıldan korkar oldum. Korktukça başıma geldi, başıma geldikçe korktum. Artık ne giden yılı arıyor, ne de gelecek yılı bekliyordum. Herkesin anlamlar yüklediği, çılgınca beklediği pırıltılı milenyumu yüreğimde bir bıçakla geçirdikten sonra, umut kelimesini de sözlüğümden silip attım.

Son zamanlarda hissettiklerime gelince…

Sanırım ne zaman başladığını tam olarak bilemediğim yeni bir sürecin içinde bir oraya bir buraya savrulup durmaktayım.

Bedenim giderek artan bir ivmeyle canlılığını yitirirken yüreğim alabildiğine coşuyor. Vücudum yoksullaşırken ruhum zenginleşiyor. Çocuksu sevgilerle donanıyor, ümitle bana uzanan her ele sarılıyor, yakaladığım her dala sımsıkı tutunuyorum. Baktığım her şeyi görüyor, gördüğüm her şeyi seviyorum.

Tükenen vücudumu şahlanan ruhumla ayakta tutmaya çalışıyorum.

Bu yeni süreç beni korkutuyor.

Rehavete kapılmaktan korkuyorum.
Hayal kırıklığına uğramaktan, uğratmaktan korkuyorum.
Kabuklarımın kırılmasından, incinmekten korkuyorum.
Bedenimin ruhuma yetişememe tehlikesinden, ruhumun yıpranma ihtimalinden korkuyorum.
Yeniden : “yalan dünya her şey bomboş, hancı sarhoş, yolcu sarhoş” şarkısını söylemekten korkuyorum.

Ama yeni yıla girerken çok yeni çok farklı, çok çaresiz bir ümit yeşeriyor yüreğimde, dört elle sarılmak istediğim; ama nedense duygularımı tam olarak tarif edebilecek doğru sözcükleri bulup çıkaramıyorum bir türlü.

Tevfik Fikret bir kere daha imdadıma yetişip duygularıma birebir tercüman oluyor dizeleriyle.


……………………………....... şimdi,
Şu soğuk toprağın hayatı gibi

Solmayan bir hayata ihtiyacım var;
”Kötü ve aldatıcı, fakat hayat olsun!”
Diyorum; şimdi bütün gönlüm, fikrim
Hep şu musallat “ümit “ elinde bir oyuncak.

Yaşamak… Başka ihtiyacım yok;
Yaşamak, hem çocukça aldanarak,
Yıllarca öyle, biteviye, birçok,
Cılız, kötürüm ve ölümcül yaşamak…





Öykü Atolyesi için hazırlanmıştır.

Giden yıllara ve gelen yıla dair (4)  

Posted by Asuman Yelen in , , ,


BABA...

Baba!
her yılbaşında
sana söyleyecek
bir tek
sözüm var:
'Seni ne kadar çok seversem
o kadar
çok olsun ömründen geçen yıllar...'

Baba!
Babam, ağabeyim, kardeşim, arkadaşım!
Ne zulüm, ne ölüm, ne korku
başımı eğemez!
Yalnız senin elini öpmek için
eğilir başım.
Babam, ağabeyim, kardeşim, arkadaşım...



Nazım Hikmet RAN

Giden yıllara ve gelen yıla dair (3)  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,


ŞAKACININ BİRİ


Yeni yılın patırtısı sarmıştı her yanı: içinden binlerce araba geçen, oyuncaklarla, şekerlemelerle, kıvılcımlar saçan hırslarla umutsuzluklarla dolup taşan çamur ve kar kargaşası, bir büyük kentin en güçlü yalnızın bile kafasını allak bullak edecek kadar zorlu sayıklaması.

Bu kargaşalık, bu gürültü patırtı ortasında bir eşek, var hızıyla koşuyordu, eline bir kırbaç almış bir kaba herif canına okumaktaydı.

Eşek tam kaldırımın köşesinden dönecekken, eldivenli, cilalı, acımasızca kravatlı, yepyeni giysiler içinde tutuklu bir yakışiklı bey, zavallı hayvanın önünde saygıyla eğildi, şapkasını çıkardı: "Mutlu yıllar dilerim" dedi, sonra da bir kendini beğenmişlik içinde kim bilir hangi arkadaşlara doğru döndü, gönencinin yerinde olduğunu söylesinler istiyordu sanki.

Eşek bu yakışıklı şakacıyı görmedi, görevinin kendisini çağırdığı yere doğru, var gücüyle koşmasını sürdürdü.

Bense bu görkemli budalaya sonsuz bir öfke duydum birden, Fransa' nın bütün ruhunu kendinde yoğunlaştırmış gibi geldi bana.


Charles BAUDELAİRE
"Paris Sıkıntısı" isimli kitabından.
Çeviren: Tahsin YÜCEL

Giden yıllara ve gelen yıla dair (2)  

Posted by Asuman Yelen in ,





G E Ç M İ Ş T E N B İ R Y A P R A K



1956 yılında dünyada ve yurdumuzda neler olup bitmiş ilginizi çeker mi dostlar?
Ben hazırlarken çok eğlendim doğrusu.....







Fransa, Fas' ı serbest bırakmış.












Makarios, tutuklanarak Seychelle Adalarına sürülmüş.













İsrail 3 koldan Mısır topraklarına girmiş.


Ardından Birleşmiş Milletler Mısır' a girip İngiliz, Fransız ve İsrail ordularını püskürtmüş.




Cumhuriyetçi Eisenhower, rakibi demokrat adayı 9 milyon oy farkıyla ezerek ABD cumhurbaşkanı olmuş.



16. olimpiyat oyunlarında Türk serbest güreşçi "Mustafa Dağıstanlı" ve "Hamit Kaplan," Greko Romende "Mithat Bayrak" şampiyon olmuş.

















Güzeller güzeli Grace Kelly, Monako Prensi Rainier ile evlenmiş.


















Birleşmiş Milletler Genel SekreteriHammarskjold, İsrail ' le Arap ülkeleri arasında uzlaşma sağlamak için Ortadoğuya gitmiş.


İtalyan Transatlantiği Andrea Doria,
New York istikametinde giderken batmış. Kaza anında dans salonunda "Arrivederçi Roma" çalıyormuş.
(Bu bana çok dokundu)
















Marilyn Monroe aniden Arthur Miller' le evlendiğini açıklamış.

























Reşat Nuri Güntekin ve Ercüment Ekrem Talu ölmüş.



























Elizabeth Taylor Michael Wilding' den ayrılıp, sonradan evleneceği Michael Todd' la flört etmeğe başlamış.





















Bizim evde ve bütün evlerde margarin olarak sadece "Vita" kullanılırmış.
























Martine Carol, eşi ile çıktığı dünya turu vesilesiyle İstanbul' a uğramış.

Bu resmi özellikle sona bıraktım. O yılların İstanbul' una dikkat çekmek istedim. Ben tanıyamadım doğrusu. Beşiktaş mı acaba diyorum.













Kaynak: Görüldüğü üzere çok eskilerden bir Hayat Mecmuası.

Giden yıllara ve gelen yıla dair (1)  

Posted by Asuman Yelen in , ,


Hatırlama


Ve beklersin, bekler durursun
hayatını sonsuza büyütecek olanı;
güçlüyü, olağanüstüyü,
taşların uyanmasını,
sana dönük derinlikleri.

Belli belirsiz görünmektedir
yaldızlı, koyu renk ciltler kitaplıktan;
gezilmiş ülkelerdir düşündüğün bir bir
resimlerdir, tekrar kaybolan
kadınların giysileridir.

Ve tanırsın birdenbire: Buydu işte.
Doğrulursun, ve durur karşında senin
kaygısı ve şekli ve duası
geçmiş bir senenin.


Rainer Maria RİLKE

Seçilmiş şiirler-Duino Ağıtları isimli kitabından alıntı yapılmıştır.
Türkçesi : A.Turan Oflazoğlu



Yeni yıla birazcık da olsa keyifle girmek pek de mümkün olmayacak bu gidişle.
Yaprak dökümü devam ediyor.
Cüneyt Gökçer çok önemli bir sanat adamıydı.
Ruhu şad olsun.

Hangi seneydi bilmiyorum.
Küçük bir araştırmayla öğrenebilirim ama bunu yapmayacağım. Anılar anılarda kaldığı kadar anlatılmalı bazan. Yoksa sanki doğallıktan uzaklaşacakmışım gibi geliyor.
Ağabeyim, eşi ve arkadaşları Sinemaya gitmişler. "Damdaki Kemancı" yı izlemişler. Yeni evliydi sanıyorum. Yetmişlerin ortalarıydı muhtemelen.
Ağabeyim gür tenor sesiyle bağıra bağıra "İf I were a rich man" diye ortalığı inletti durdu uzunca bir süre. Çocukluğundan beri akordeon, gitar çalan, eline geçen telli, nefesli, tuşlu her türlü enstrümanla kim neyi isterse hemen çalabilecek kadar kabiliyetli bir müzik insanı, tabii ki eşittir son derece duygusal bir adam olarak, severek hatta göz yaşı dökerek izlediği bu filmi uzun süre yaşamında birinci sıraya koydu.

Aradan bir miktar sene geçtikten sonra, Cüneyt Gökçer bu oyunu sahneye koyunca, sevinçle, ve ilk fırsatta gitti. Döndüğünde de hiç hayal kırıklığına uğramadan aynı zevkle seyrettiğini yeni Sütçü Tevye olarak Cüneyt Gökçer' e ' hayran olduğunu söylediğini çok iyi hatırlıyorum.
Bu kez de "Ah bir zengin olsam" diye inletti ortalığı o davudi sesiyle günlerce. Hey gidi günler...

Her ikisi de nur içinde yatsınlar...

Demirhindi  

Posted by Asuman Yelen in , , ,


Bu kelimeyi ilk defa, 1969’ un 9 Haziranında, vefatından birkaç saat kadar önce annemin çok da anlaşılmayan, çok geçmişe, biz doğmadan önceki zamanlarına ait durmadan anlattığı şeylerin arasında duyduk. Şişli Etfal hastanesindeki odada yatağının başında son bir haftada hep yaptığımız gibi sürekli geçmişe dair anlattığı şeyleri dinliyorduk. Bir sürü cihazlarla ağrılarından sıkıntılarından biraz olsun kurtarılmış olduğu için, kendini kötü hissetmiyordu sanırım. Belki de bu sayede, hafif bir sesle, çok eskilerden sürekli anlatıyor anlatıyordu. “Demirhindi” den bahsettiğinde babamın çok yakın, İstanbul’ da işe başladığı şubeden arkadaşı, bizim de hala dediğimiz bir hanım (hastanede hep yanımızdaydı) dikkatle dinlemeye başladı, sonra dönüp ağabeyime, “ demirhindi bulabilir miyiz, galiba onu istiyor, çok eskiden çok içerdik birlikte” dedi. Ağabeyim bir ok gibi fırladı gitti. İçine sinmemiş olacak ki Fikret hala da arkasından koştu. Peşlerinden baktık. Hastanenin kapısında telaşla konuşup her biri ayrı yöne uzaklaştılar. Her ikisi de bulmuştu. Hem de tam vaktinde.

Sonra okul, iş, hastalık, taşınma derken, bu kelime çıktı gitti akıllarımızdan.
Ağabeyim, zaten sonuna yaklaşmış olduğu askerliğini bitirip dönünce, babamın çalıştığı bankada, onun başladığı Yenicami Şubesinde çalışma hayatına başladı. Daha sonra okulunu bitiren ablam da o şubeye girdi. Önce ağabeyim keşfetmiş Ali Muhiddin Hacı Bekir’ de demir hindi olduğunu. Sık sık gidip içermiş. Sonra ablamla devam ettirmişler bu alışkanlığı. Tabii her seferinde bir Fatiha ile birlikte. Bundan bize hiç bahsetmediler. Çok sonra ben Sultanhamam’ a tayin olduğumda, sık sık uğrar oldum. Emekli olduktan sonra da düzenli olarak haftada bir kere o taraflara gider, kahvemi de oradan alır, demirhindimi de içerdim. Sırayla kayıplar arttıkça “demirhindi” daha da bir anlam kazandı manevi yaşantımda. Eskiden sadace yazın buz gibi bardakla takdim edilirdi. Oracıkta kafamıza diker, bardağı iade edip paramızı öderdik. Son zamanlarda kışın da bulunabiliyor. Fazlaca da rağbet görüyor hem turistler hem de yolu oraya düşen çok kişi tarafından.

Yolu Sirkeci’ ye düşen dostların, özellikle yazın uğrayıp denemelerini öneririm. Ölmüşlerimizin ruhlarına...

Bir yılbaşı öncesi anısı  

Posted by Asuman Yelen in , , ,



Yıl 1990. Aralık ayının son haftası. Çalıştığım bankanın Sultanhamam Şubesi’ nde olağan bir yılbaşı öncesinin tekdüze telaşı içinde çalışmaktayız. Çalıştığım döviz servisi şubenin zemin katında ve bina boydan boya camla kaplı olmasına karşın, hava o kadar kapalı ki, Sultanhamam meydanına bakan servisimizde ve tüm şubede tüm gün ışıklar yanmakta. Masamdaki siyah kaplı devasa kalamozaya kurşun kalemle döviz çekleri dökümü yapmaktayım. Her ay sonu yapılmakta olan bu işlem, yıl sonunda daha da bir önemli olduğundan tüm dikkatimi işime vermiş çalışıyorum.

Aynı gün, çok samimi eski bir arkadaşımın eşinin, arkadaşımın gönderdiği bazı şeyleri bırakmak üzere uğrayacağını bildiğimden, aklıma geldikçe kapıya da göz atıyorum.
14-l4.30 sularında misafirimi görüp, karşılamak üzere servisimden çıkıyorum. Yaşça benden hayli büyük, bir başka bankada müdür olduktan sonra emekliye ayrılmış olan dostumu davet edip çay ikram etmek istiyorum ama o düşünceli davranıp, ayaküstü selam-kelam faslından sonra ayrılmak üzereyken, bize camekânla bitişik müdür beyin odasındaki müşterilerden biri arkadaşımın ismini sesleniyor. Çok eski ve iyi bir mudimiz olan bu beyefendi, eski bir tanıdığı olan arkadaşımı görünce sevinçle yanımıza geliyor. İstanbul Erkek Lisesinde birlikte okuduklarını ve bir dönem arkadaşımın bankasının da müşterisi olduğunu öğreniyorum. Pilav günlerinden bahsederlerken, müdür bey oda kapısına çıkıp arkadaşımı içeri davet ediyor. Ben arkadaşımı müdür beyle tanıştırıp masamın başına dönüyorum.

Yoğun işlere gömülüp sessizce çalıştığımız servisimize, aradaki kapı kapalı olduğundan, içeriden de hiç ses gelmiyor. Bir yandan dökümü yapmaya devam ederken ara sıra odaya da göz atıyorum, arkadaşım ne alemde görmek istiyorum. Hararetli bir sohbet olduğu belli, çaylar kahveler içiliyor. Kahkahalar atılıyor.

Yaklaşık 1-1,5 saat sonra, koltuğu tam karşıma isabet ettiği için yüzü bana dönük olan yaşlı müşterimizin bana dikkatle baktığını hissediyorum. Daha doğrusu tuhaf bir hisle başımı kaldırıp onun gözleriyle karşılaşıyorum. Biraz bekleyip başkaca bir şey yapmadığını görünce tekrar işime dönüyorum. Ama büyük bir sıkıntı var üzerimde. Gözlerimi tekrar kaldırınca yüzünde aynı ifadeyle (aynı ifadesizlikle diyebiliriz) ısrarla bakmaya devam ettiğini görüp iyice tedirgin oluyorum. Gözlerimi ayırmadan (nedense) arkadaşlarıma durumu anlatıyorum. Onlar da şaşkın bir açıklama bulmaya çalışırken birden müdür beyin telaşla yerinden kalktığını, önce uzun zamandır elinde öylece tuttuğunu sonradan hatırladığım çay bardağını alıp, kendisini geriye doğru yatırdığını, arkadaşımın da yanlarına gelip titreyen elleriyle kravatını gevşetmeye çalıştığını dehşetle izliyoruz.

Sonrası film şeridi gibi geliyor. Koşarak gelen bankanın hemşiresi, çağrılan ambulans, anında gelen oğlunun telaşı, koşuşturması ve arkadaşımın sapsarı yüzü. Bankanın içinde yoğunlaşan uğultu, kapısında biriken kalabalık. Bütün Sultanhamam esnafıyla, iş adamıyla, kapımızın önünde. Cankurtaranın karanlıkta gözleri alan ışığı ve tüyler ürperten siren sesi.

Şu an, yazarken bile yüreğimin sıkışmasına ellerimin titremesine engel olamadığım bu olay, tanık olduğum en habersiz ama bir o kadar da haberli ölüm olayı idi. Sonrasında, o siyah kalamozanın kapağını her kaldırışımda, o sabit ve donuk bakışların sayfaların arasından gözlerime dikildiğini hissedip ürperdim. Emekli olana kadar.

Cevabı olmayan sorular  

Posted by Asuman Yelen in

Neden;




-“Ne zamandır görünmüyor” dediğim sanatçı, sunucu, takımından herhangi bir kişi, ne zamandır seyretmiyorum dediğim her hangi bir film, anında ekranda karşıma çıkar; ya da aklımdan geçirdiğim herhangi bir tanıdık anında telefonu çaldırır da, neden deli gibi Altınoluk’ tan almak istediğim evi her gün sayıkladığım halde, bir imkan doğmaz?


-Ne zaman evden çıkarken aynada kendimi beğenmiş olsam, neden dış kapı merdivenlerinde tökezlenir, ne zaman kalabalıklarda vitrin camına yan yan bakıp görüntüm hoşuma gitse, neden anında ayağım burkulur ya da bir şeye takılır sendelerim? Birazcık kibir benim de hakkım değil mi?


-Her sabah çayı demledikten sonra çaydanlığı ocağın küçük gözüne alacak kadar akıllıyım da, neden büyük ocağı söndürmeyi akıl edemem bir türlü? Hatta (bazen) küçük gözü yakmayı da unutmuş olurum?



-Çok gerekli bir şey için oflaya poflaya gittiğim marketten, neden elim kolum poşetlerle dolu ama o gerekli şeyi unutmuş olarak dönerim?



-“Komedi dükkanı” nın en komik bölümlerini tek başıma gülmekten çatlayarak seyrettiğim halde, neden “ çok komik bak çok güleceksin” diyerek Can’ ı zorla ekran karşısına oturttuğumda en berbat bölümlerine denk gelip, Can’ ın “bu mudur” bakışlarına maruz kalırım?


-Doktor merdiven çıkmayı ve inmeyi yasak ettiği halde, neden cereyanlar kesildiğidiğinde, saati geldi diye, bir küçük fincan kahve içebilmek için tam sekiz kat aşağı kız kardeşime trabzana tutuna tutuna inmeyi göze alırım? ( Evde kahve, cezve ve fincan da varken üstelik.)


-Dostlarıma fazla kilolarımdan şikayet ettiğimde, “yok ayol, sen de taktın kafayı kiloya, gaaayet iyisin" dedikleri halde, neden rejim yapıp birkaç kilo vermişken rastladığımda, dehşetle “Asumaaan? Sen kilo mu aldın, yoksa bu kıyafet mi seni şişman gösteriyor” derler?


-Aptalca ve sık sık “ ben yengeç burcuyum, ben alınganım” muhabbetini yapan ben, bunu kullanarak en alakasız zamanlarda aleyhime çevirip “ sen zaten kendin söylersin sen alınganın tekisin “ diye prim yapan insanlarla çok sık karşılaştığım halde, neden dersimi alıp bu muhabbetten vazgeçmem?


-Ne zaman, ben çok güzel tavla oynarım. İlkokul üçteyken Adıyaman Valisini yenmiştim diyerek tavlanın başına otursam neden mutlaka yenilirim ya da neden vali amucamın bana muhtemelen mahsuscuktan yenildiğini bir türlü kabul etmek istemem?


-Pazartesi’ den Cuma’ ya her sabah en erken onda “yalar saat” hüviyetinde elimi kolumu yalayarak uyandıran Paçoz, neden Cumartesi ve Pazar günleri “havlar saat” hüviyetine bürünüp, sabahın yedisinde benimle birlikte bütün komşuları uyandırır?


Blog Widget by LinkWithin