İki kardeş, bir baba , bir muhtar.  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,

Yine önyargılar.. Yine biz.. Çocuklar mı yarışıyor..Asla seyretmem. Süsler püsler, büyümüş de küçülmüş haller, ajitasyon çabaları, acıklı hikayeler, göz yaşları. Çocukların ortaya koyacağı müzik kakafoniden öteye gider mi ki.

Son üç bölümünü seyrettiğim (bu geceki tekrar) "Bir Şarkısın Sen" yarışmasından bahsediyorum. Baştan seyretmediğime üzülmedim desem yalan olur. Çok ciddiye alınmış bir organizasyon. Yukarıda saydığım olumsuzluklar asgari düzeyde. Müzikalite ise mükemmel.
İzlediğim kadarıyla çocuklar da gayet mutlu. Hayatlarının fırsatını yakalamışlar. Çok güzel eğitildikleri sergiledikleri performanstan belli.

Size özel olarak bahsetmek istediğim, beni (bunu nasıl anlatabilirim bilmiyorum) allak bullak eden, ekran karşısında Cumartesi gecesi ve bu gece saatlerce ağlatan ve çok iyi biliyorum ki aklıma her geldiğinde gözlerimin dolmasına sebep olacak dört güzel insan. O kadar güzeller ki insanla, insanlıkla ilgili zihnimize çakılan tüm olumsuzlukları çıkarıp atıp, yeniden ümitlenmemizi, hayata bağlanmamızı sağlıyorlar.

Sahnede yarışmacılardan Ceylan var. Kalın kaşlarının altında iri güzel gözleri, narin yüz hatlarıyla, her an ağlamaya hazır kırılgan haliyle, sakin, abartısız bir biçimde türküsünü söylüyor. Seyirciler arasında gözleri çocuksu bir heyecanla parlayan gururlu bir baba oturuyor. Esmer, kavruk, bıyıklı hayli genç bir adam. Ondaki bu çocuksu, saf, temiz heyecanı, ışığı, güzelliği farkedip takibe alan yönetmeni ayakta alkışlamak lazım. En azından benim bu güzel duyguları yaşamamı sağladığı için onu ben alkışlıyorum.

Ceylan türküsünü söylerken sahneye takım elbiseli, neredeyse Ceylan'ın babasına kardeş kadar benzeyen bir adam giriyor. Sunucular takdim ediyorlar geleni. Ceylan'ın köyünün muhtarı. Heyecanına rağmen kendini güzel ifade edebilen biri. Bir slayt getirmiş. Büyük ekranda harika bir resim. Ön planda ağaçlar, yeşillikler, geri planda sıra dağlar. Ceylan heyecanlı, gururlu anlatıyor. "Abimle ben sabah gün ışıyınca atlarımıza biner hayvanlarımızı bu dağın arkasına götürür, akşam hava kararınca döneriz." Muhtar, en büyük dileğinin köyünün hep ağaçlıklı ve yeşil kalması olduğunu söylüyor. Ceylanı, onu oraya nasıl getirdiğini anlatıyor. Yapımcılara teşekkür ediyor. Sunucu kolunun altındaki plaketi hatırlatıyor. Hemen takdim ediyor.

Tüm bunlar olup biterken yönetmen babayı hiç unutmuyor. Muhtar içeri girdiği sırada ayağa fırlayıp çocuksu heyecanla alkışlamasını, muhtar sunucu kızımızın elini öptükten sonra yanlışlıkla başına koyduğunda, diğer sunucunun şakacı bir üslupla yaptığı sitemi izlerken o çocuksu gülümsemenin nasıl çocuksu bir korkuya dönüştüğünü, sonra rahatlayıp tıpkı bir çocuk gibi el çırpışını, kızıyla ilgili söylenen her şeyi onaylar tavrını, köyün sorunlarını dinlerken saygıyla ciddileşmesini, hep birlikte izliyoruz.

Sonra bir sürpriz daha. Ceylan'ın ağabeyi geliyor sahneye. Takım elbiseler içinde, son derece güleç yüzlü, yağız bir delikanlı. Tabii ki heyecanlı fakat o da birkaç cümle konuşabilecek kadar cesaret sahibi. Yanık sesiyle bir uzun hava çekiyor. Elini kolunu nasıl kullanacağını göstermişler besbelli, ama o abartıyor. Yüzü sürekli gülüyor. Kızkardeşi, geride ağlıyarak izliyor.

Baba artık sunucunun da dikkatini çekecek kadar coşkulu, gururlu, mutlu. Kendini hiç saklamıyor çünkü. Havalara da girmiyor. Hislerini kontrol etme gereği de duymuyor. Coşkusu, önüne balonlar dökülmüş bir çocuğunki kadar yalın. Etrafa ışıklar saçıyor. Erol Evgin onu seyırcilere takdim ediyor. "Aslanlar gibi iki evladın babası" diyerek. Utancı da coşkusu kadar çocuksu. Ama kesinlikle ezik değil. Ayağa kalkıyor, herkese teşekkür ediyor.

Bu yazdıklarımın, pek ilgi çekeceğini zannetmiyorum. Duygularımı ifade edebildiğimi de. Hatta okuyan herkesin "eee, ne var bunda şimdi ağlayacak" dediğini duyar gibi oluyorum. Ama ağladım işte. Uzun zamandır ağlayamadığım kadar ağladım ve ferahladım.

Normal şartlarda, beni bu derece gözyaşlarına boğacak kadar güzel insan hikayelerini, sadece kendim okumak üzere bir deftere kaydeder, zaman zaman da yalnız kendim okurum. Ama bu gece bunu paylaşmak istedim. Benim izlediklerimi benzer duygularla izlemiş olabilecek sadece bir kişinin bile varlığı beni mutlu etmeye yetecek sanki. Böyle yoğunluktaki bir coşkuyu paylaşabilmek. Bir blogum olmasını en çok da bunun için istememiş miydim!...

Hep sevgiyle kalın...

Hafta sonu bir arkadaşım bendeydi. Epeydir görüşmediğim, çok eski bir arkadaşım. Sohbet ettik, güldük, eskilerden bahsettik. Günlük yaşantılarımızdan konuştuk. Bir ara bana başına gelen çok enteresan bir olayı anlattı. Büyük alışveriş merkezlerinden birinde, bir mağazaya girmiş. Bir giyim mağazasına. Kendisine bir şeyler bakınırken, bu arada birinin düşürdüğü birkaç giysiyi eğilip almış. Tam o sırada bir görevli gelip telaşla ürünleri elinden alıp yan gözle de elindeki poşetin içine bakmış. Neye uğradığını şaşıran arkadaşım, üzüntü ve kızgınlıkla oradan çıkıp gitmiş. Sonra, başımıza gelen bu tip olayları anlattık ardı ardına. Pazarda önündeki adamın çarpıp devirdiği sepete yaşlı satıcıya yardım olsun diye elmalarını doldurmaya çalışan arkadaşımın, sepeti devirdi diye nasıl azar işittiğini anlattım. Hep olan şeylerdir ama kırar insanı inceden. Sonra hiç kafamdan silemediğim, hatırlamaktan hiç hoşlanmadığım bir anım geldi aklıma.

Yeni çalışmaya başladığım yıllardı. Çalıştığım servise şef olarak, çok sevdiğim, adeta kendime idol seçtiğim bir hanım geldi. Serviste iki kişiydik. İlk haftanın içindeydik. Şef telefonda İngiltere’deki erkek kardeşiyle konuşuyordu. Ben de harıl harıl daktiloda bir şeyler yazıyorum. İşitmekte zorlandığını fark ettim ve durup konuşmanın bitmesini bekledim. Aynı şey, birkaç kere tekrarlandı. Sonra bir gün, rastlantı sonucu, öğle tatilinde yanına gelen bir arkadaşına "düşünebiliyor musun, telefonlarımı dinliyor. Ben ne zaman telefonla konuşsam, işi gücü bırakıp resmen beni dinliyor” diye yakındığını duydum. İçimin o anki acısını anlatamam. Duyduğum hayal kırıklığını.

Tabii ki, ben oradaydım. Karşısında onunla göz göze bütün gün birlikte. Tabii ki beni tanıdı, beni sevdi. Ben onu zaten beğeniyordum. Çok iyi iki arkadaş olduk. Akşam mesailerinde, birlikte Hüzzam, Uşşak şarkılar söyledik. Benimle her sevincimde sevindi, her üzüntümde ağladı. Tabii ben de onunla.

Ona o olaydan hiç bahsetmedim. Eminim ki önyargılarla ilgili olarak payına düşen dersi çıkarmıştır o da. Hala görüşüyoruz. Telefonlaşıyoruz. O günlerde doğan oğlu çoktan askerliğini bitirdi. Ama hala, o gün uğradığım haksızlık, içimi inceden inceye sızlatır.

O gün için tek tesellim, bu yanlış anlaşılmayı telafi edebilecek ortama, süreye ve şansa sahiptim ve çok güzel bir dostluk ve güven ortamı oluşturabildik.

Bu gün için ise, bu sanal dünyada bu şansa sahip olamamanın acısını çekmekten korkuyorum.

Hep sevgiyle kalın.

İki Ölüm  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,


Farrah ve Michael. Bir dönemin neşeli, hareketli ışık saçan iki figürü. Görmeğe alıştığımız, izlemekten zevk aldığımız iki star. İki görkemli yaşam, iki acılı süreç, iki kaçınılmaz son. Her ikisinin de toprağı bol olsun. Milyonlarca insanın tanıyıp sevdiği kişilerin ölümünün yankıları, ölenin popülaritesiyle orantılı bir şekilde önce dünyanın gündeminde, daha sonra tarihinde yerini buluyor. Bu iki sanatçı için de, görkemli anma ve cenaze törenleri yapılacak, her ikisi de (özellikle Michael) uzun yıllar hatırlardan çıkmayacaktır.

Yarım asırdan fazla süreyi arkada bırakan bizler için, ölüm, biraz daha olağan, sıradan hale gelse de, gençliğimize damgasını vurmuş olan bu iki parlak yıldız, çağrıştırdıklarıyla, yarattıkları nostalji ile kaybetmiş olduğumuz bir sürü kişiyi, anıyı, havayı, kokuyu, ezgiyi yeniden hafızalarımıza, ruhlarımıza dolduruyorlar, burnumuzun direğini sızlatıyorlar, kayıp giderlerken.

Çok yıldızlı gecelerde, başımı kaldırır göğe bakarım. Kutup yıldızı, küçük ayı, büyük ayı, yakındakiler, bir görünüp bir kaybolan uzaktakiler. Bir tanesi kayıverir ansızın, usulca. Hiç aklıma gelmez bir şey dilemek o an. Sadece tepeden tırnağa ürperirim.

“Mesaj alınmıştır” derim. O kadar.

Sergimde  

Posted by Asuman Yelen in , ,






İki adet yağlıboya tablom

























Pembe evim











Resim hocam ve

Fotoğraflarım

















Ve yine ve daima Paçoz













Hep sevgiyle kalın...


Not: Sergi 22 Haziran 2009 da sunuma açılmıştır.

Yorumsuz  

Posted by Asuman Yelen in , ,




Yıllardır gölge verir

Bir ıhlamur şurda

Ne hülyalar kurardım

Serin gölgesinde













Nasıl gülsün nasıl gülsün

Doğa sana nasıl gülsün

Hep durmadan tahrip ettin

Doğa sana nasıl gülsün


Aydın İnan














Nerde geniş dallarla

Benim ıhlamurum

Yaprakları altında

Dalardım uykuya










Hep sevgiyle kalın...

Çocuk-Melek  

Posted by Asuman Yelen in , , ,


Onlar bağırışıyor. Döğüşüyorlar, şüphe ediyor ve yeise düşüyorlar; boğuşma ve çekişmelerinin sonunu bulacağa benzemezler.

Senin hayatın, saf ve ürpermeyen bir ışık alevi gibi onların arasına katılsın ve onları susturarak sevindirsin çocuğum.

Onlar hırs ve hasetleri yüzünden zalimdirler, sözleri de kana susamış gizli hançerler gibidir.

Git onların dargın kalpleri arasında dur, çocuğum, ve tatlı gözlerin tıpkı günün mücadeleleri üzerine inen affedici akşam sessizliği gibi onlara baksın.

Sen yüzünü onlara göster ki, her şeyin manasını anlasınlar, çocuğum; kendini onlara sevdir ki, onlar da birbirlerini sevsinler.

Gel ve uçsuz bucaksız mükemmelliğin koynunda yerine otur çocuğum. Güneş doğarken kalbini yeni açan bir çiçek gibi aç ve yükselt ve gün batarken başını eğ ve sessizlik içinde günün ibadetini tamamla.

R.Tagore

Güz Düşünceleri  

Posted by Asuman Yelen in ,

Aferin Asu  

Posted by Asuman Yelen in ,


Çok seneler önce, Güneydoğuda, uzak, yemyeşil bir beldedeyiz. İlkokul dördüncü sınıfa gidiyorum. Bir hafta sonu okul bir piknik düzenliyor. Annem kek, börek yapıyor. Çantalar hazırlanıyor. Okulun tüm çocukları, bir dere kenarında, ağaçlar arasında toplanıyoruz. Çimenlere örtüler seriliyor. Kekler, börekler, bazlamalar, keteler konuyor. Sütler, ayranlar mika bardaklara dolduruluyor. Yiyor-içiyor, koşup-oynuyoruz. Ayaklarımızı suya sokuyoruz. Yorulana kadar oynuyor, sonra evlerimize dönüyoruz.

Birkaç gün sonra, babam işten eve döndüğünde beni yanına çağırıp koklaya koklaya yanaklarımdan, alnımdan öpüyor. Sonra cebinden çıkardığı zarfı bana uzatıyor. Mektubu çıkarıp okuyorum. Öğretmenimi çok heyecanlandırıp mutlu eden olay, benim farkına bile varmadığım bir ayrıntı. Hafta sonu pikniğinde, yöre halkı çocukları ile aynı sofraya oturup, onlarla birlikte oynayan bir tek "garip" benmişim. (Anadolu'da yöreye geçici olarak gelen memur aileleleri bu şekilde tanımlanır.) Sınıfta da aynı şeyi gözleyen öğretmenim, beni yetiştiren babamı tebrik etmiş. Beni uzun uzun övmüş, göklere çıkarmış.

Babam o gece oturup üzeri suluboya bahar dalları ile bezeli bir kart hazırlıyor. Sonra herhangi bir kağıdın kenarlarını çini mürekkebi ile süsleyip, ortasına da "Aferin Asu" yazıyor. El emeği..Sevgi ve gurur ile. .

Şİmdi de bulunduğu yerden aynı sevgi ve gururla beni izlediğine eminim.

Herkesin Babalar Günü kutlu olsun...

Gri omuzlu, geniş gözlü  

Posted by Asuman Yelen in , ,



Son zamanlarda ziyadesiyle kasvetlenen zavallı blogumu artık güldürmemin zamanı geldi de geçiyor bile. Şimdilik eski bir postla idare edelim. Bu arada kafayı toparlayalım. Yenileri de arkadan gelecek inşallah.

Beyaz dizi okurlarına şiddetle önerilir..


"Stacy 18 -19 yaşlarında, uzun gür ve parlak (siyah, kızıl ya da sarı) saçlara, dolgun göğüslere, mevzun bacaklara, iri ve uzun kirpikli (mavi, yeşil,sarı ela ve nadiren de siyah renkli) gözlere sahip, hanım hanımcık bir kızdır.Doğduğundan beri aynı küçük kasabada yalnız yaşamaktadır. Anne ve babası bir kazada ölmüştür. Kasabanın kütüphanesinde , ya da yaşlı bir doktorun veya avukatın yanında az bir maaşla çalışan, kendi halinde bir kişidir.

Günlerden bir gün, dünyanın öbür ucundan bir yerden bir mektup gelir. Uzak akrabalardan hiç tanımadığı yaşlı bir teyze ya da amca ölmüştür ve tek mirasçı kendisidir. Tropik adalardan birinde bir evi gidip teslim alması istenmektedir.

Stacy’cik bir hafta içinde evini satar, uçak biletini alır. Gideceği yere uygun şortlar ve bikiniler alır .Çok güzel çeşitli renklerde elbise, her ihtimale karşı birkaç tane gece elbisesi de satın aldıktan sonra valizlerini alır yola koyulur.Önce uçakla adanın bağlı olduğu ülkeye, sonra sırasıyla şehre,kasabaya, kasabada geceyi bir otelde geçirdikten sonra sabahleyin erkenden bir motorla adaya ulaşır.

Sevgili Stacy, bir araba kiralar ve nihayet sevgili kulübesine vasıl olur. Ama bir de bakar ki ev bakımsızlıktan harabeye dönmüştür. Verandanın parmaklıkları, sallanan iskemlenin bacakları kırık döküktür. İçeri girer. Perdeler yırtık pırtıktır. Duvarların sıvası dökülmüştür. Her yerden örümcek ağları sallanmaktadır. Ev toz toprak içindedir. Mutfak ve üst kattaki yatak odaları de aynı şekildedir.

Zavallı Stacy birkaç damla gözyaşı döktükten sonra, derhal silkinir ve üzerine daracık bir blucin, bavula nerden karıştıysa, yırtık pırtık bir penye bluz geçirir, parlak saçlarını da bir küçük eşarpla topladıktan sonra işe koyulur.

........................................................................................................................................................

Güzel Stacy, kumlara serdiği kadife havluya yorgun ama diri vücuduyla sere serpe uzanmıştır. Güneş henüz tepededir. Çok yorgundur ama,tüm işleri bitirdiği için de son derece mutludur.

Önce bütün alt katın örümceklerini temizlemiş, duvarlarını sevdiği lila rengine boyamış, diktiği aynı renkli perdeleri, silip çerçevelerini boyadığı pencerelere asmış, yerleri süpürüp, tahtaları önce fırçalayıp sonra cilalamış, sonra yukarı kata çıkan merdivenleri silip trabzanlarını tamir ederek cilalamış, sonra kendi yatak odasını havalandırıp temizleyip eşyalarını dolaplara (tabii önce temizleyip sildikten sonra) yerleştirmiş, camlarına diktiği romantik tül perdelerini asmış, sonra diğer iki yatak odasını pırıl pırıl yaptıktan sonra banyonun yerlerini lavaboyu,küveti,muslukları ilaçlı sularla ovmuş, sonra tekrar aşağıya inip en sona bıraktığı mutfağın bütün dolaplarını boşaltıp tüm tencere tabak ve bardakları yıkayıp dolapları sabunlu sularla elden geçirdikten ve yerlerini sildikten sonra duvarlarını ve raflarını yeşil yağlıboya ile boyamış, camlarına dantel perdeler asmış, bu arada açlığını fark edip kendisine, bulduğu malzemelerle çarçabuk bir portakallı ördek hazırlayıp yemiş, sonra hemen yukarı banyoya girip doldurduğu küvette biraz uzanıp yorgunluğunu atmış, tozundan toprağından arındıktan sonra, küçük kırmızı bikinisini ve üzerine havlusunu geçirmiş, az önce mutfakta hazırladığı kahveyi de, verandada önce tamir edip sonrada bir güzel boyadığı sallanan iskemlesine dikip yerleştirdiği rahat minderine oturarak yudumladıktan sonra, şimdi nihayet sıcacık güneşin altındadır.Gözlerini yumar ve yeni evde geçirdiği bu ilk günün yorgunluğunu atmağa çalışır."

Biyonik bakire Stacy, hayatının bir döneminde beyaz dizi okumuş tüm kadınların çok iyi tanıdığı bir karakterdir. Bunların hepsi üç aşağı beş yukarı aynıdırlar. Çok marifetlidirler.

Uçsuz bucaksız bir çiftliği çekip çevirirler, at binerler ,uçak kullanırlar, koca bir şirketi yönetirler, amma velakin, şu karşılaştıklarında içlerini titreten, uzun boylu, adaleli bacaklı, gri omuzlu geniş gözlü, şu sinirlenince dudakları çizgiye dönüşen ve direksiyonu tutan ellerinin eklem yerleri bembeyaz kesilen yakışıklı karizmatik adamların kendilerini sevdiğini 159 sayfalık (inanmazsanız bakın, bütün beyaz diziler 159 sayfadır) romanın son on sayfası gelmeden anlayamazlar.

Ben beyaz diziyle emekli olduktan sonra tanıştım. İtiraf etmem gerekirse, hoşlanarak zaman zaman kalbim çarparak okuduklarım oldu. Tabii ciddiye almadan, eğlenerek, gırgır geçerek okuduklarm çok daha fazlaydı. Stacy’in hikayesi “alıntı” değil, beş-on beyaz diziden aklımda kalanlardan” çalıntı” olarak tanımlanabilir. Zaman zaman bu tarz , ama Türkiye’de geçen, kahramanları Türk olan ve güldürmeyi amaçlayan bir roman yazmayı düşünmüşümdür. Yazarken çok eğleneceğimden eminim. Kim bilir, belli mi olur, yaparım belki.

Görüşmek üzere...

Cenaze  

Posted by Asuman Yelen in ,




Çok eski zamanlardan bir şiir takıldı aklıma bugünlerde.. Ortaokul çağlarında bir takvim yaprağında görmüştüm galiba. Yüksek sesle okununca kulağa da hoş geldiği için olsa gerek aklımda kalmış sözleri. Bazı yerlerini tam hatırlayamadım, bazı yerleri yanlış olabilir ama ne gam. Zaten sanal dünyadayız öyle değil mi. Ben de dedim ki, doldur boşlukları yaz gitsin be asu..Şair de affediversin beni. (Galiba Coppee idi.)



Tak tak tak tak... hızlı hızlı çakıyor
Tak tak.. Doğramacı tabut yapıyor.



Doğramacı, doğramacı

Ya çam ya ceviz ağacı

Ağır, büyük bir tabut çak

İçinde GÜVEN yatacak




Ak ipek döşe içini

Hatırlatsın yiğitliği

Kurdele koy mavi mavi

Hatırlatsın dürüstlüğü.





Orada dere kenarında

Kara ağaçlar altında

Cıvıldarken guguk kuşu

Bir riyakar vurdu onu





Doğramacı, doğramacı

Ya çam, ya ceviz ağacı

Ağır büyük bir tabut çak

İçinda GÜVEN yatacak.


Asıl adı *Noktürn* olan bu şiirin gerçek sözleri ezberimde olduğu halde, özellikle değiştirdim.
Şairinden emin değildim. Öğrendiğime göre Yunanlı şair Jean Moreas'a aitmiş. (22,6,2009)






Hep sevgi ile kalalım...

Paçoz'un dersi  

Posted by Asuman Yelen in , , ,


Hoş geldiniz hocam, ilk merhaba benden olsun diyor resimdeki güleç yüz. Hoşuma gidiyor “hocam” sözü. Demek yüksek sesle dile getiriyorum ki “kesin ODTÜ lüdür diyor yeğenim. Beni ODTÜ de gezdiren uzak bir yeğen geliyor aklıma. İçtiğim çayı hatırlıyorum.
Sonra bir uzun liste. Hoş geldiniz ler,” hayırlı olsun” lar. “Bize de buyrun” lar. Çılgınlar gibi oradan oraya koşuşturuyorum. Elbiseler..yemekler.. çiçekler.. şiirler.. hikayeler.. Şiirler, hikayeler yüksek sesle okunuyor. Bazıları tekrar tekrar okunuyor. Yahu burada derya var. Bu ne yaman bir telaşe.
Bugün ne yazsam acaba.?? Akışına bırak. Doğal ol. Bak herkes ne kadar doğal. Keyifli isem keyifli şeyler.Hüzünlüysem hüzünlü şeyler yazıyorum. Herkese gururla anlatıyorum. Şu ana kadar yürekten hissetmediğim yahut yaşamadığım hiçbir şeyi yazmadım diyorum. Daha fazla yazmam gerektiği zamanlar için farklı planlar kuruyorum bir taraftan. (Bir hikaye tasarlamak gibi)
Gündelik kahve birlikteliklerimizde, bendeki coşkuyu gören kızkardeşim, heyecanımdan endişeli. Yavaş ol, bu ne heyecan diyor. Bu huyuna kızıyorum. “Temkinli oğlak no’lcak diyorum içimden. “Paçoz’u alırken de böyle hiç düşünmeden atladın. Acıdın, kıyamadın. Çektiklerini, pişmanlıklarını hatırla diyor sevgili kardeşim. Hah işte diyor, gülümsüyorum. Fena mı oldu, hiç hayal kırıklığına uğrattı mı beni?
Paçoz. Yanımda kırgın, mahsun yatan güzel arkadaşım. Ne çok ihmal ettim onu bu bir buçuk aylık süreçte. “Sus Paçoz.” “Görmüyor musun yazı yazıyorum paçoz.” “Çocuklar, biri şunu yanımdan alsın. Çok ilginç bir yazı okuyorum.”
Ve Paçoz, Hiç zorluk çıkarmadan, sabırla, sırasını bekleyerek ve hep yanımda olarak. Hırlamadan, tıslamadan, düşmanlık etmeden. Hiç kendini saklamadan, hiç arkadan iş çevirmeden, başkasının peşine takılıp, beni unutmadan, öylece hep bekleyen sadık dost.. Şimdi artık memnun. Biraz da mağrur. Neden mi. Bir kere daha kanıtlıyor kendi üstünlüğünü insanlara karşı.
Ondan özür dilemeliyim.
Hep sevgiyle kalın…

Bir hayat masalı  

Posted by Asuman Yelen in , , , , ,




On sekiz yaşındayken yazmıştım bu dörtlüğü. Öyle şeyler yaşamıştım ki, kendimi yüz yaşında gibi hissediyordum. Ardarda yaşadığım deneyimler, zehirli bir hormon gibi beni birdenbire öyle sağlıksız bir şekilde olgunlaştırmıştı ki, dünya anlamsız, gündelik hayat, gündelik işler, yaşıtlarım, onların, aslında sağlıklı ve doğal olan rutinleri, bana sıkıcı ve çekilmez geliyordu. Çook uzak yıldızların arasında, içinde yalnız kendimin yaşayacağı büyülü bir acılar dünyası kurmuştum. Orada yaşayıp gidiyordum.

Zaman zaman şiirler okuyordum Lamartine'in Göl'ü gibi, Bekir Sıtkı'nın Sessiz Senfoni'si gibi sevilenin ölümüne dair. Savaş ve Barış'taki Prens Andrey'in ölen karısının arkasından, ağaçlıklı yolda yürürkensöylediği tiradı okurdum yukarıdan, aşağıdaki dostlarıma. Çok severlerdi beni. Bir parça hayranlık da duyuyorlardı. Öyle ya ben parlıyordum artık, yukarılarda, parlayan yıldızların arasında.

Bazan biri sesleniyordu yukarıya cılız sesiyle. " Ne güzel şeyler söylüyorsun, seni dinlemek hoşuma gidiyor." Ben sessiz hüznümle vakur bir şekilde çeviriyordum başımı. Bazan birkaç tanesi birden geliyor ellerini uzatıyorlardı. Yıldız mabedin çok güzel. Sen de çok efsunlu ve doğru şeyler söylüyorsun. Niçin ara sıra yanımıza gelmiyorsun? Ya da yanına uğramamıza izin vermiyorsun?
BİZİM DE SANA SÖYLEYECEĞİMİZ HOŞ BİR ŞEYLERİMİZ OLABİLİR. Sen çok hüzünlü ve yalnızsın."

İşte bu beni çok sıkıyordu. Onları seviyordum. O kadar. Onlarla paylaşacak neyim olabilirdi ki. Çok sıradandılar. Biraz da gevezeydiler. Bu uzak yıldızlar, bu büyülü mabed, benim engin, acılı, karanlık ruhumu aydınlatmak, şair ruhumu beslemek için gerekliydi. Onların buna ihtiyacı yoktu ki. Aptalca şakaları, sahte nezaketleri, yalakalıklarıyla varsın birbirlerini pohpohlasınlardı. Ama kahretsin onları seviyordum da. Kırılmalarını da hiç istemiyordum. "Sevgili dostlarım. Sizi seviyorum ama lütfen bana ilişmeyin. Bana yaklaşmanız, beni anlamanız mümkün değil. Suç sizde değil. Sizler normalsiniz. Hormonlu olan benim, e mi canlarım" diyip bir de gönüllerini alıveriyordum.

Sonra nasıl oldu bilmiyorum, kendimi yeryüzünde, küçük adamların arasında buldum. Sanıyorum, sebebi, vakitsiz vücuduma giren kötü hormonların beni hasta etmesi idi. Hayatın insana öğrettiği en acı tecrübelerden biri de yalnız başına iken geçirilen hastalıklardır. Kuyruk hep dimdiktir. Yüksek perdeden benim kimseye ihtiyacım yok diye babalanırsın. Amaaa, hastalığa gelince iş değişir. Allah kimseyi o duruma düşürmesin. Küçük dostlarım bana baktılar, beni iyileştirdiler.

Seneler geçti. Acılar bitmedi. Ama artık büyümüştüm. Bu sefer kötü hormonlara izin yoktu artık. Zaten çoktan bağışıklığımı da kazanmıştım. O kadar çok şey yaşamıştım ki, tabii buna seneler de dahil, ayırmadan insanları sevmeyi, kimseleri yargılamamayı, beni kıranlara gülüp geçmeyi, hatta yaş ilerledikçe, ihtiyaç halinde, olabildiğince saçmalamayı becerebiliyordum. Üstelik şimdi bunu yapabileceğim bir de blogum olmuştu.

Bu güne gelince..Yüz yaşındayım ama, onsekizimde hissediyorum.

Yazı yazmayı, yazarken uzun cümleler kurmayı (şöyle, süslü, ağdalı cinsten) ha evet bir de bol bol parantezlerle o cümleleri iyice karmaşık hale getirmeyi seviyorum. İyi ki blogger olmuşum da genç, yaşlı, ergin, ergen bir yığın insanla selamlaşıyor, hasbihal edebiliyorum. Bazı insanlar, nezaketi hep sahtelik olarak kabul etseler de ben, gerçekten nazik bir insanım. Kavgada bile. Küfretmeden kavga etmenin de iki yüzlülük olduğunu kabul etmiyorum. Küfredeni de yargılamıyorum.

Ha, bu arada, yıldızlara bakmaktan hiç vazgeçmedim. Onlar hep parlak ve güzeldir. Mabetler ise büyülü ve çekici. Ama gerçek dünya hepsinden güzel.

Hep sevgiyle kalın...

2108  

Posted by Asuman Yelen in , ,



Nihayet karar verebildi döner kapıdan içeri girmeye. Bir saat oralarda turladıktan, birkaç kere yaklaşıp, vazgeçtikten sonra. Kaçarı yoktu. Bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün. Üstelik o yapmalıydı bunu. Kimseye devredilemeyecek kadar özel, hassas bir işti. Derin bir nefes alıp hafifçe itti kapıyı.

Her şey şaşılacak derecede aynıydı. “İnanılır gibi değil” diye düşündü. Oysa uzun zamandır uğramamıştı, daha önceleri sık sık uğradığı bu mağazaya. Daha çok yalnız, ara sıra da “o” nunla birlikte gelirlerdi. Yaklaşık yirmi yıldır müşterisiydi oranın. Birlikte az dolaşmamışlardı, o kattan bu kata, o reyondan bu reyona.

Hiçbir yerde oyalanmadan, doğruca muhasebe kısmına yürüdü. Taksit ödeme masasında genç bir kız oturuyordu, yeni biri. Dağınık saçlı, ifadesiz yüzlüydü. Köşeli kesilmiş siyah ojeli tırnakları vardı. Müşterisine bakmadan çalışan, baksa da görmeyen tiplerdendi. Sırasını beklerken boş gözlerle kızın mekanik bir şekilde işini yapışını izledi.

“Neydi sizin?” diye sordu asık suratlı kız, önündeki kartonu bir kenara koyarken. Korktuğu an gelmişti. ”Bir hesap kapanacak” dedi. Her zaman sohbet ettiği orta yaşlı kadının gittiğine sevinmişti. Çok fazla konuşmak istemiyordu. “Numara?” “2108” diye karşılık verdi. Sanki sesi titremişti. Kız ilk defa ilgilendi.. “Çok eski bir numara.” Bir yandan da kartonu çıkarıyordu. Kalan miktarı ödedi. ”Tamam” dedi kız. Sonraki müşteriye çevirdi ifadesiz bakışlarını. “Senet” dedi beriki. Senedi vermeyecek misiniz? Kız titizlendi, arkada uzayan kuyruğa baktı. “Açık bırakalım” dedi sabırsızca. “Tekrar alışveriş edersiniz belki.” “Hesabın sahibi ben değilim.” Kızın suratı iyice asıldı. “İyi ya, kendisi gelsin o halde.” Sesi yükselmişti. Diğeri masaya dayadı ellerini, yüzünü kıza eğdi, tıslar gibi “gelemez” dedi. “Gelemez, o öldü.” Kısa bir sessizlik. Siyah tırnaklı el bir kaleme uzandı, sert bir hareketle, kartonun köşesindeki 2108 rakamının üzerini, bir çarpı ile kapattı. Sonra telefona uzandı. “Bana 2108 in senedini getirin.”

Tüm bu işlemleri yaparken, diğeri onu izledi. Yüzü sararmamış, eli bile titrememişti. Bir teselli cümlesi, bir duyarlı bakış, hareketlerde bir farklılık, biraz anlayış... Siyah tırnaklı eller, fihristli bir dosyadan 2108 sayılı senedi çekti kopardı ve ona uzattı. Bakmadı bile. “Sıradakii…” 2108 in işi bitmişti. Sıradan, herhangi bir insan, bir gafil, yaşamındaki en önemli insanı, can yoldaşını, kim olduğunu, ne yaşadığını, neleri sevip, nelere üzüldüğünü, neler çektiğini hesaba katmadan, orada yazılı olan ismini dahi telafuz etmeden, bir rakama dönüştürüp üzerini çizivermiş, sonra da bir kağıt parçası yapıp, hoyrat eliyle koparmış, eline tutuşturuvermişti.

Bir an, kısa bir an, uzanıp, yakasına yapışmayı, boğazını sıkmayı düşündü genç kızın. Sonra vaz geçti. Omuzlarından tutup sarsmak, sarsmak, “bana baksana sen kızım, senin üzerini hoyratça karaladığın 2108 in, bir ‘prenses’ olduğunu , senin yaşındayken, çalıştığı yerde kendisinden “Orta Doğu’nun en güzel kızı” diye bahsedildiğini, yaşadığı sürece bir karıncayı dahi incitmediğini, oğluna mükemmel bir anne, bana ve kardeşime harikulade bir abla olduğunu, dostları tarafından çok sevildiğini, tek bir kalp bile kırmadığını biliyor musun,” diye haykırmak istedi. "Nesin sen? Nerde bıraktın insanlığını? Nasıl bu hale geldin?" Vazgeçti. Döndü arkasını, yürüdü gitti.

Hava kararmaya yüz tutmuştu. Serin bir Nisan günüydü. Henüz iş yerleri paydos etmediğinden, vapur tenhaydı. Dışarıda oturuyordu. Yalnızdı. Soğuktu ama o hissetmiyordu. Denize sabitlediği bakışları donuktu. Yaşamı düşündü. Sonra ölümü düşündü. İşte hepsi bu kadardı. Hayat, bir sayıdan, ölüm bir çarpıdan, insan ise mağazadaki kara tırnaklı duyarsız şekilden ibaretti. Ne bir eksik, ne bir fazla.

11 Nisan 2000

Annem  

Posted by Asuman Yelen in , ,





Yüksek topuklu ayakkabılarının üzerindeki ince bilekleri, omuzuna attığı beyaz hırkası, koluna girdiği kendisinden bir baş uzun boylu adamın omuzuna eğik (her zaman), gevşek topuzlu zarif bir baş...

Mutfaktan gelen, kolundan hiç çıkarmadığı, beş ince altın bileziğinden yayılan aşina müzik...

Her hangi bir Anadolu şehrinde, yağmurlu bir günde, ödevlerimi yaptıktan sonra , kapalı havanın da verdiği bir rehavetle dalıverdiğim uykudan kokusuyla uyandığım poğaçalar, sobada fokurdayan çay, çay bardağı şıkırtıları arasında arkadaşları ile sohbet ederken kulağıma gelen tüm kadın sesleri arasından seçtiğim, o bende hoş bir güven duygusu uyandıran sakin ve kendinden emin ses...

Sudan yıpranmış, manikürsüz, uzun parmaklı beyaz eller...

Çocuk parkında biz çocuklar mutlu mesut ebelemece, saklambaç oynarken izleyen (nedense) daima endişeli, bir çift göz...

Ve de hepsi de siyah beyaz, yüzlerce resim...

Annemden hayalimde ve elimde kalanlar...

Yıldönümünde , onu sevgi ve özlemle anıyorum.




Görüşmek üzere...

Zavallı Mehmet  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,







S a a t ı ı y o o r u u z.....











O, b i z i i s t i y o r . . .










B i z, o n u i s t i y o r u z. . .














G i t t i g i d i y o r . C o m.











Şaka yapıyoruz ama bana göre zavallı gencin durumu içler acısı. Haber doğru ise, sinir krizi geçiriyormuş. Umarım alacağı transfer ücreti tüm bunları telafi etmeğe yetecek bir miktardır.

Bu arada benim blog, blogluktan çıktı, arap saçına döndü. Bu ikinci sefer oluyor, elimin hamuruyla futbol işlerine karışıyorum. N'apiim, eve kapanıp kalınca, ben de şaşırdım.

Mina Urgan, Bir Dinazorun Anıları'nın bir yerinde, yaşlanmanın en avantajlı yanının, "rahatça saçmalayabilmek özgürlüğü" (kelimesi kelimesine böyle değilse de) olduğunu söyler. Ben de bu özgürlüğümü tepe tepe kullanıyorum.

Hep sevgiyle kalın.




Bilgisayar kariyerim  

Posted by Asuman Yelen in , , ,



“Ben de senin çok daha akıllı olduğunu sanıyordum teyzecim.”

Bu sözler şimdilerde 30 yaşını doldurmuş olan mühendis yeğenim Koray’a ait. Galiba 9-10 yaşlarındaydı. Sanıyorum, ilk defa kozlar eline geçmişti ve en acı bir biçimde, içi kin dolu bir sevinçle parlayan gözlerini güya şaşırmış gibi iri iri açmış, herkesin içinde, hiç utanmadan (hatta gizli bir gururla), bana, babaannesinin tabiriyle “aadaabaat teyze” sine, dedesinin ifadesiyle teyzelerin en mükemmeline hem de. Sen misin, başına vura vura matematik , ingilizce çalıştıran, sen misin, sessizce odasına çıkıp, televizyon karşısında yakalayınca tiz sesinle bağıra çağıra odasına, çalışmaya yollayan. Sen misin, o annesinden su isteyince, senin ayağın yok mu oğlum, kendin alsana diyen..

Şimdi artık sıra geldi şu, baştan beri yetmiş milyon’un :))) merak edip, ”eee neymiş” dediği olaya. Malum , “radio days“doğumlu, daha radyonun içindeki insanları çözememişken televizyonla afallayan, cep telefonu ile iyice abandone olmuş bir neslin insanı olarak, bizlerin, bilgisayar başında “çölde yolunu kaybetmiş bir penguen” e dönüşmemiz kaçınılmaz oluyor.

Sen ne cesaretle o çocuğun odasına gider, daha ne olduğunu bile bilmeden o fareyi eline alırsın. Hem de herkesin içinde. Tıpkı Koray’dan gördüğüm gibi fareyi sağa sola hareket ettiriyorum ama ekranda ne varsa bir oraya savruluyor, bir öbür tarafa. Ekrandakileri takip etmeyi bırakın görmek mümkün değil. Koray bağırıyor (benim dehşet çığlıklarımı bastırmak için) teyze imleç imleeeç. Ben panik halinde ne imleci, imleç de ne ki diyorum. Epey cebelleşmemize rağmen, utanarak itiraf ediyorum ki, o gün o imleci görmem mümkün olmadı. Ondan sonraki birkaç yıl da. Zira bilgisayara hiç yaklaşmadım. Hatta görmiyim diye Koray’ın odasına bile girmedim. Uzun bir süre sonra o meşum cihazla ilişkim, hadi Koray, bi hastane oyna da seyrediim, hadi Can, şu hayvanat bahçesini aç, ben de bakiim kıvamında sürdü gitti.

Bütün arkadaşlarım aldıktan sonra bir cesaret ben de kendi bilgisayarımı aldım. Bundan sonrasını da Can’a sormak lazım. (Sosyoloji son sınıftaki yeğenim) Zaten cihazımı alırken yanımda götürmüştüm. Satıcıya sorduğum alakasız ,abuk soruları işittiği an kulaklarının seğirdiğini hissettim. Başına gelecekleri anlamış gibiydi. O günden itibaren aylarca o ve ben kendi evlerimizde, bilgisayar başında, cep telefonlarımız kulaklarımıza yapışık bir vaziyette yaşadık. Ben sordum o cevapladı.(x1000) Telefonuna yolladığım kontürlere verdiğim paranın haddi hesabı yoktu. Bir gün aradım: “ Can, o gün yüklediğin resimleri görmek istiyorum, naapiym? Cevap: “Bilgisayarımı aç..” Ben, sözünü keserek asabi bir şekilde: “Ne münasebet o benim bilgisayarım. Karşı tarafta, gülmek, ağlamak, boğulmak arası garip bir çığlık. Meğer o esnada elma yiyormuş yavrum.

Blog fikri de tamamiyle Erdem’e ait. Küçük kardeşimin oğlu. O da seneye bilgisayar mühendisi inşallah. Sayemde olup olacağına pişman herhalde. Davudi sesli bu yeğenimle olan bilgisayar maceralarımdan, Beddua başlıklı yazımda söz etmiştim. Şimdilerde başını dersten kaldıramıyor. Pek sevmezdi çalışmayı ama benden kaçıp ehven-i şer’e sığınıyor anlaşılan.

Bugüne gelince, gururla söyleyebilirim ki, üçünün de bitiremediği hastane ve hayvanat bahçesinin her etabını bitirmiş bulunuyorum. Bitmedi. Sims’de kendime tıpatıp benzeyen bir kadın ve Paçoza tıpatıp benzeyen bir köpek yarattım. Kızımla ikinci bir hayat sürdürüyoruz özgürce orada. Bitmedi. Tenis Turnuvalarına katılıyor, Andre Agassi ’yi Venus Williams’ ı yerle yeksan ediyorum. Bugünlerde de Zuma’ya hastayım. On ikinci leveli oynuyorum ve kendi kurduğum bir düzenekle (Mouse’u kullanmak üzere kucağıma koyduğum tahta bir levha :))) elimde Mouse ile uyuyana kadar oynuyorum. Tabii bir de blogum var ve yavaş yavaş her şeyi ile kendim meşgul olmaya başlıyorum.

Kim söylemiş onlara ihtiyacım olduğunu?


Hep sevgiyle kalın.

Gözyaşı avcıları  

Posted by Asuman Yelen in , , , ,


Bir döneme damgasını vurmuş, sevilen TRT spikeri Tuna Huş, şimdilerde rahatsız. Bildiğim kadarı ile geçirdiği kalp ameliyatından bir süre sonra felç geçiriyor ve yaşam fonksiyonlarından bazılarını yitiriyor. Rahat hareket edemiyor ve konuşamıyor.

Düzeleceğini umduğumuz bu rahatsızlığın, Tuna Bey’i sarsmadığını söylemek, hepimiz için, gerçekten çok uzak bir yaklaşım olur. Belli bir yaşın üstündekiler, onun haberleri ne kadar yumuşak bir sesle ve akıcı bir şekilde sunduğunu hatırlayacaklardır. Özellikle “konuşamıyor” olmanın, onun ruhunda ne derin yaralar açtığını tahmin etmek hiç de zor değil. Bütün bunlara karşın, o, kameralar karşısında metanetini koruyor, güler yüzle karşılamaya çalışıyor her soruyu. Aynı vakur yaklaşımı eşinde de görüyoruz ve onun bu yaklaşımının Tuna Bey'e ne kadar yarar sağladığı da ortada.

Bu ikili ile yapılan, dehşetle izlediğim, daha doğrusu izlemeye tahammül edemeyip çevirdiğim bir söyleşi, Ülkemiz medyasında, işlerin ne iğrenç (bu kelimeyi çekinmeden kullanıyorum) boyutlara vardığını gösteriyor.

Ekranda görünmeyen muhabir, Tuna Huş’un eşine nasıl olduğunu, neler hissettiğini soruyor. O, her zamanki gibi son derece metin, önce sakin bir şekilde hastalık sürecini anlatıyor. Başta burnunun dibine kadar giren kamera, hayal kırıklığı içinde geri çekiliyor. Muhabir, ısrarla “ kim bilir ne kadar üzülmüş, ne zorluklar yaşamışsınızdır” tarzında bir deneme daha yapıyor. Kamera ümitle uzanıyor. Ama hanımefendi güler yüzünü hiç bozmuyor. Her şeyi çok doğal karşıladıklarını, “niçin biz” diye hiç sormadıklarını, eşinin de, iyileşme azmini hiç kaybetmediğini anlatıyor. Tuna bey de karısının her cümlesini tek söyleyebildiği “evet” ler ile ve başını sallayarak onaylıyor. Yüzünde sakin, mütevekkil hatta biraz da muzip bir ifade var. Muhabirin sabrı taşıyor. Kamera, insafsızca Tuna Bey’e dönüyor. Soru geliyor: “Siz Tuna Bey, ameliyattan sonra ayıldığınızda, bir şeyler söylemek isteyip, konuşamadığınızı anlayınca neler hissettiniz? Paniklediniz herhalde, çok üzüldünüz mü? Ne kadar zordu kim bilir.. Dehşetle Tuna huş’u izliyorum. Yüz sararıyor, gözler korkuyla büyüyor. O anı mı hatırlıyor, bu andan mı korkuyor anlamaya çalışıyorum. Bu arada kamera yaklaşıyor…yaklaşıyor... Ekranda sadece korku ile büyümüş bir çift göz var şimdi. Muhabir ümitle bekliyor. Kamera ümitle bekliyor. Bir kısım izleyici, ümitle bekliyor. Akacak.. Geliyor..

Beklenen yaşlar geldi mi o zavallı gözlerden bilmiyorum, zira tahammül edemedim, kapadım. Ama ben, emin olun, hem üzüntüden, hem sinirden ağladım.

İnsaf yahu..

Hep sevgiyle kalın.

Yol arkadaşım  

Posted by Asuman Yelen in , , , , ,




Bir küçücük paçoz'cuk vaaarmıış.











Annesi oonuu çook çok seveermiiş.












Amaa, Paçoz büyümüş ve
çok yaramaz bir kız olmuş.

Çocukların topunu çalıp çalıp
kaçarmış.














Sonra hep birlikte oynamaya başlamışlar.

Çok iyi dost olmuşlar.









Paçozun, bir de erkek arkadaşı varmış.
Adı Siyar'mış. Hep birlikte dolaşırlarmış.





Bir sabah, Paçozcuk her sabah yaptığı gibi yine camdan bak
mağa başlamış. Bir de ne görsün?

Siyar yok!

Taşınmışlar:((((((((










Zavallıcık, yemeden içmeden kesilmiş.












Siyar'ın hasretinden


yataklara düşmüş..







Bir daha Siyar'ı hiç görmemiş.





N'olur bana öyle şaşkın ve acılı bakma
kuzucuğum, dayanamam


Sen de öğren artık ve kabullen.

Ayrılık da sevdaya dahil....





Hep sevgiyle kalın.

Not:Fotograflar tarafımdan çekilmiştir.

Korolar Çarpışıyor  

Posted by Asuman Yelen in , , ,


Çok uzun zamandır, televizyonda bu kadar güzel bir yarışma programı izlememiştim.

Çalıştıranlar güzel. Yarışanlar güzel. Amaç güzel. Şarkılar güzel. Koreogrofiler güzel. Dostluk, arkadaşlık güzel.

Kavga yok.Acıklı hikaye, gözyaşı yok. Sohbet, fıkra, kahkaha var.

Çok güzel çok sesli müzik uyarlamaları var. Danslar uyumlu. Belli ki herkes ciddiyetle, özenle üzerine düşeni yapıyor.

Ekran önündeki ve arkasındaki herkesi içtenlikle kutluyorum.

Emeği geçen herkesin ellerine sağlık.

Böyle kaliteli yapımların sayılarının artmasını diliyorum.

Hep sevgiyle kalalım.



Sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.

Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,

Cesaretsizliğimizin anlaşılması,

Korkularımızın paylaşılması…

Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.

Kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız..
.
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında .

Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.

İstiridyeler, deniz minareleri, midyeler.

Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.

Sahi koruyor mu bu çatlamamış sert kabuk?

Kimse incitemiyor mu, duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?

Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize.?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor gerçek

kimliğimizi,

Duyularımızı bastırıyor, elele tutuşmamızı engelliyor mu?

Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.

Ne çıkar ateş böceği sansalar beni…


Belki en hoyrat yürek bile, ateş böceğinin,
o uçucu, masum,sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz.
Güçlü kapıların arkasına kilitlesem kendimi, korkaklığımı, sevgi isteğimi…
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem, bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup, bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.

Oysa bir görebilsek bunu, kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak
İncinsek yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek o kabuğu
Denesek
Risk alsak
Yanılsak
Farketmez
Tekrar tekrar bıkmadan denesek ve kucaklaşsak yeniden,
tıpkı eskisi gibi.


Ne olduğunu anlayamadığımız o onbeş yıldan öncesi gibi.
O zaman farkedeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
Kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az paylaşmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta kara bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri.
Kırın o sert ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi….

Rabindranath Tagore
çeviri :Bülent Ecevit

*Fotoğraflar bana aittir.

Blog Widget by LinkWithin